Evinin yanına yeni bir ev yapıyor.
Eskisini yıkmış. Yıkmamış, sökmüş.
Taştan ve ahşaptan kullanılabilir ne varsa almış, yeni evde kullanmış.
Eski evi yapılırken de dedelerinden biri böyle yapmış.
Ondan önceki evinde de…
Taşın ve ahşabın yaşayan ailesi, kendi ailesinden daha canlı.
Görkemli, oyma işçilikli dış kapıyı salon kapısı olarak içeri çekmiş.
Kahve içelim mi?
İçelim.
Vitrinde yaşlı bir kahve değirmeni, memnun gülümsüyor.
Ben ne kahveler öğüttüm.
Duvarda, üzerinde üzüm salkımı işlemeli bir lahit parçası, ben ustalar…
Bilkentli arkadaşımın aklında yapısöküm, yapıbozum, Derrida… Bir milyon yapaylık, iğretilik içinden çıkıp geliyor gözleri, toprakla sevişerek.
Işıl ışıl.
Evi ustalar yapmıyor, kendi evinin ustası.
Ondan önceki de, ondan önceki de, ondan önceki de…
Kulağının arkasındaki kalemle, yelek cebindeki deftere adımızı ve adresimizi yazıyor.
Birazdan sofrada kabak çiçeği dolmasını yerken Bilkentli arkadaşım, yanında Derrida’yı hayal ediyor; nasıl yapıldığını öğrendiğinde.
Narin olacaksın.
Sabırlı olacaksın.
Doğal olacaksın.
Kısık ateşte sabırla pişireceksin.
Takmayacaksın.
Dağıtmayacaksın.
Çorba olmayanı çorba yapmayacaksın.
Yılanı torbaya koymayacaksın.
Bir kahve daha içelim mi?
İçelim.