Seni seyrediyorum. Sense seni seyretmemi seyrediyorsun. Sen kadın değilsin, neden böyle yapıyorsun? Ben köpeğe benziyorum, sen kediye. Üstelik kadın değilsin, nasıl kediye benzeyebiliyorsun? “Aslında şeyler yok” diyorsun, “onlar bizim tasavvurlarımızdır.” Ama bak bu koltukta oturabiliyorum, şu sigara kutusunu açıyor içinden bir tane alıp yakabiliyorum. Canımı yakıyorsun, bırak! Ben, canımı yakmaya değer bulduğum için senin peşine düştüm, biliyorsun. Bu çiçek nasıl açacağını, şu güneş nasıl doğacağını biliyor mu? Ben, bana neler olacağını nerden bileyim? Bana neler oluyor böyle? Kelimelerin arasındaki bu ilişkiye sürekli şaşırıyorum.
Sevgilinin Mutlak Tanıklığı
Sevgilinin evi var ama yeri yok. Sevgilinin sevgilisi de gölgesiz. İçi dışı nur O’nun. Kullukevleri için sevgilinin evi diyorlar. Yıkılınca O’nun evi mi yıkılıyor? Sevgili görünmüyor. Görünmez bir varlığı seviyorsun. Sevgilinin sevgilisi yüzlerce yıl önce yaşamış, onu da görmedin ama ona inanıyorsun. Deli misin sen? Anlıyorum beni de görmeden sevmiştin. Tanıdıkça daha çok sevdin. Sende büyük sevgilinin kokusu tütüyor. Sevgilinin sevgilisini de çok seviyordun. Dün bedenini toprağa bıraktık. Eve döndüm. Sevgiline seni neden aldığını sordum. “Bazen” dedi, “onu benden daha çok seviyordun. Oysa ben seni ondan daha çok seviyorum. Ben, sevdiğimi öldürürüm. Öldürdüğümün diyeti bana zorunlu olur. Diyeti ise, bizzat benim.”
Ne Dışarda Bırakıldım Ne İçeri Kapatıldım
C, bedene, L usa aitti ama ikisi M’ye bağlıydı.
M, meydandı, masanın üst yüzeyi gibi.
C ve L sağ ve solda duruyordu.
Böylece bir sarkaç oluşmuştu.
Hangi yana eğilsem onunla nitelendiriliyordum.
L’den C’ye doğru indim. Oradan M’ye geçme umudu taşıyordum.
Henüz geçemedim.
Ama umudumu koruyorum.
Bir gün C ve L’yi M’de birleştireceğim, inanıyorum.
Siz siz olun direkt M’ye ulaşabileceğinizi düşünmeyin.
Bu, düşünerek gerçekleşebilen bir şey değil zaten.
Duyarak olabiliyor.
Duyularınızın açılması için çaba gösterin.
Bu digital değişime bel bağlamayın.
O da gelip geçidir.
Bir gün herkes M’ye yönelmesi gerektiğini fark edecektir.
O günü görebilecek miyim, bilmiyorum.
Civanperçemli Kentte Kubkub Yılı
Binaltıyüzon yılı haziranının üçüncü günü, İstanbul’dan Çad’a Vaday Sultanlığının külliyesini inşa etmek üzere mimar ve askerlerden oluşan ikiyüz kişilik bir topluluk geldi. Türk mimar, ekibiyle birlikte bölgede bol miktarda bulunan kili pişirerek yapı için gerekli özel tuğlaları üretti. Sultanın çalışma odaları, kabul salonu, üst düzey yöneticiler için ofis ve lojmanlar kısa sürede yapıldı, külliye tamamlandı. İki yüzyıl sonra, binsekizyüzbeş yılı yazında kavurucu sıcaklara kıtlık eşlik etti. Yöre halkı çaresizce, Vara kentini terk ederek yetmiş kilometre güneye inerek Abeşe şehrinin bulunduğu bölgeye taşındı. Bir yıl sonra Atik Mescidi inşa edildi. Kent, mescidin çevresine toplandı, büyüdü, gelişti. Ertesi yıl işleri biten mimar, usta, işçi ve askerler dönmeye başladı. Sekiz asker, çetin çölü tekrar geçmek istemeyip burada kaldı. Abeşe sultanının kendilerine tahsis ettiği arazide tarım yapmaya başladı. Bir sonraki yıl, kentte Tük Bahçesi adı verilen bir bölge oluştu. Askerler Abeşeli kadınlarla evlendiler; çocukları oldu. Bindokuzyüzoniki yılında Remzi adında bir tüccar geldi kente, Türk bahçesi mahallesine yerleşti; askerlerin ürettiği sebze ve meyveleri işleyerek satmaya başladı. O da evlendi, çocuklarının bir kısmı Encemine kentine taşınıp babasının başlattığı üretimi büyütüp geliştirdi. Beş oğlu olmuştu Remzi’nin. En büyük oğlu Yusuf, Encemine’ye civanperçemli kent diyordu. Aslında civanperçemi yoktu buralarda. Ama ilk geldiğinde uçsuz bucaksız çölden geçerken diline civanperçemi sözcüğü düşmüştü. Bunu uzun zaman yaptı. Civanperçemli şehirdi Abeşe ona göre. Civanperçemi yaralara iyi geliyor diye düşünmüştü. Fransızlar, Türk Bahçesi mahallesini hiç sevmedi. Yıllar içinde buradaki Türkay topluluğunun izlerini silmeye çalıştı, başarılı olamadılar. Yöre halkının dilini değiştirdiler ilkin. Okullarda kendi dillerini öğrettiler. Böylece kendileri gibi düşüneceklerini ve hissedeceklerini sandılar. Bunu sağlayamadılar ama onları kendi duygularıyla baş başa bırakmamış oldular. Bindokuzyüz yılında Sultan Rabih’in başını keserek öldürdüler; kesikbaşı Çad’ın işgal altındaki bütün kentlerinde dolaştırıp halka gösterdiler, Paris’e götürdüler. Rabih’in oğlu da Fransızlara karşı direnirken bindokuzyüzdokuz yılında öldürüldü. İki yıl daha sürdü direniş, sonunda bütün ülke işgal edildi. On yıla yakın süren direniş Fransızları öfkelendirmişti. İşgal tamamlanınca, bunun öcünü almak istediler. Ülkede yaşayan dörtyüzü aşkın Müslüman bilgini, bindokuzyüzonyedi yılının onbeş kasımında Abeşe’de toplayıp Kubkub ile keserek öldürdüler. Abeşeliler, satıra kubkub diyordu. Onu, kurbanda hayvan kesiminden sonra kemikleri, etleri bölmek için kullanıyordu. Bilginlerin kesik bedenleri büyük bir çukura gömüldü. Acıdan geriye Türk Bahçesi ve Türkaylar kaldı. Yusuf’un üç torunu oldu: İki kız bir erkek. Erkek olanın adını, babası Yusuf koydu. Ona, yedinci yaş gününde, dedesinin Walia’daki evinde karısıyla civanperçemi çayı içerken çekilmiş fotoğrafını çerçeveleterek armağan etti.
Siyahî Bir Yapısöküm Örneği
Burkina Faso, yirmi altı haziran iki bin yirmi altı günü, Fransa’yla diplomatik ilişkilerini bitirdiğini açıkladı.












