Modern bireyde zaman algısı dağınık. Zaman çoğu kez kronolojik değil psikolojik akarken bellek hatırlatan değil özneyi sıkıştıran bir mekanizmaya dönüşür. Gelecek “belki” olarak oradadır. Geçmiş şimdiye sızar. Şimdi, geçmişle geleceğin ağırlığı altında ezilir.
Mehmet Kahraman, Hayat Aslında Belki kitabında tam da böyle bellek temelli bir anlatı dünyası kurar. Anı parçacıklarıyla kurulu bir bilinç durmadan akar. Eylemden ziyade iç monoloğun olmması öyküleri bilinç merkezli bir hale getirir. Karakter kurulumuna baktığımızda klasik manada dönüşüm yaşamayan hatta bu dönüşümsüzlüğün ağırlığı altındaki öykü kişileri okur olarak bizi rahatlatmaz. Aksine bizi belkinin ihtimaller eşiğinde bırakarak antikatarsis üretir. Hayat Aslında Belki’de isim, “aralık” dursa da güçlü bir poetik önerme taşır. Öykülerde hayatın kesinliklerinden ve şablonlarından azade ertelemeler, unutuşlar, hatırlayışlar, askıda kalmalar, kararsızlıklar, pişmanlıklar, başka türlü olabilirdi düşüncesi gibi “belki”nin ontolojisine dair alt başlıklar var. Kitap, “olmakta olan”dan çok “olmuş olan”ı ve “olabilirdi”yi kuran, kimliği sabitlemeyen öyküler toplamı. Buradaki “belki” epistemolojik bir kararsızlıktan çok ontolojik açıklığı imler. Öykülerin gerilimi olaylardan değil ihtimallerden doğar. Öykü nüvelerinde kaçış izleği göze çarpar; rutinden, kimlikten, kesinlikten, alışılagelmiş benlikten, iletişim kurmaktan, evden kaçış. Kitap “belki”leri, kaçırılmış hayatları, keşkeleri, acabaları, söylenmemiş söylense de tesir etmemiş sözleri nazara verirken yaşanmamış olanı yok saymaz; onu varlığın başka bir düzlemine taşır.
Kendi olmak isteyen öznenin kendiliğiyle mevcut sistem arasında sıkışmasını okuduğumuz “Kendime Uyandığım Bir Sabah” öyküsünde en vurucu cümle ilk cümle: “Beni tanımamışlar.” Öyküde baba, iktidarın içselleşmiş hali. Sistemin evdeki temsilcisi bir nevi. “Herkes yapıyor. İsmini yazdırırız,” diyen babasına benzemek istemeyen öykü kişisi sisteme entegre olmazsa dışarıda kalacak, olursa kendini kaybedecek. Okura sürekli soru sorduran bu metinde final güçlü: “Adım söyleniyor,” diyor öykü kişisi. Ki bu az şey değil. Metin boyunca karakterin adı yoktu, varoluşu askıdaydı, kimliği tartışmalıydı. Ama şimdi ismiyle çağrılıyor. Peki bunun anlamı ne? Sistem (mikro düzlemde belki sistemin temsilcisi baba) onu içine mi aldı, yoksa olduğu haliyle kabullendi mi? Yazar burada okurdan aktif bir okuma eylemi talep eder ve susku payı verir. Zaten Mehmet Kahraman öykülerinde dil bağırmaz, sadece okurun içine sızar. Kendine tam oturmayan akıştaki öykü kişisi için öykünün sonuna görünmez bir belki bırakır yazar.
Gündeliğin içindeki ontolojik çoğulluğu açan Kahraman, öykülerinde gündelik sapmalar üzerinden öznenin kimliğinden kaçış çizgileri üretir. Tamamlanmış konuşmalar yoktur, sabit bir özne, sabit bir hayat, sabit bir sonuç yoktur. Yalnızca sürekli kayan, değişen, çoğalan bir oluş vardır. Bu yüzden bu metinler, yaşanan hayatın değil, yaşanmış iyi hatıralarla yaşanabilecek iyi hayatların edebiyatıdır.
Metinlerde zamansal ve uzamsal olarak teklik yok, anlatı çoğul çalışıyor. Aynı anda birçok ihtimal, birçok versiyon, birçok zaman kol kola ilerler. Bir şeyleri kaçırmak öykü kişilerinin dünyasında eksikliğe tekabül etmez. Başka bir varlık kipi olarak karşımıza çıkar. Bu metinlerde kaçırılan şey kayıp değil, başka hatta varlığını sürdüren bir ihtimaldir. Öykü kişilerinin derdi olanı anlatmak değil, çoğalan ihtimalleri zihinde prova etmek ve güzel anılar biriktirmek. Metinlerde anlatılan, gerçekleşmiş olayların toplamı değil, gerçekleşmemiş olanın ısrarcı varlığıdır. Bu yüzden öyküler klasik anlamda bir hikâye anlatımından çok, bir oluş alanı kurar. Bu alan gerçekle mümkün olan arasındaki sınırın eridiği düzlem hâline gelir; burada yaşanmamış olan, yokluk değil, varlığın başka yönüdür. Bazı öykülerde bir oluş bile yoktur. Hareket ve akış azdır. Eylem düşüncenin içinde çözülür, bir şeyler ertelenir, hareket askıya alınır. İçinden geçeni söyleyememe hali kronikleşir. Modern öznenin handikaplarından biri de bu değil mi zaten? Modern insan soruna çapa atar, o sorun her neyse adlı adınca ortaya çıkarır ama çözüm üretmekte zorlanır.
“Duvarsız Odalar” öyküsünün merkezinde anlatıcı babayla oğlu arasında kurulamayan dil var. Oğulun itiraz eden sıkışmış sesiyle babanın izah eden sesi öykü boyunca çarpışıp durur. Baba en başta dış dünyada çözemediği meseleleri parçalı benliğiyle çözmeyi zihninde prova eder. Yeri gelmişken bu öykünün Kahraman’ın Kendimiz Hakkında Bazı Yalanlar kitabındaki “Ayaküstü On Dakika” isimle öyküsüyle anlatı dünyası ve dil kurulumu itibariyle iletişim halinde olduğunu söyleyelim. Oğlu eve gelecek de baba onu karşısına alıp adlı adınca konuşacak da… Tüm gece baba balkonda oturmuş bu konuşmayı prova etse de sabah ezanı okunduğunda oğul hâlâ gelmemiştir. Son cümle dokunaklıdır, adam eşine oğlunu kastederek, “Gelince haber ver,” der, “ona söyleyeceklerim var.” Öykü bittiğinde iletişim kanalları hâlâ açılmamıştır. Tarık Buğra’nın “Oğlumuz” öyküsüne selam duran bu metin boyunca babanın oğulla ilişkilenme biçimini, iletişimsizliğini, aralarındaki dilin çöküşünü babanın zihninden okuruz. Cümleler hayli tanıdık: “Hayat böyledir. Çalışman lazım. Her zaman fırsat vardır.” Hayatı açıklarken duyguyu ıskalayan bir ton. Oğul bu izahları duymak istemez: “Nasihat! Yine öğüt vermeye başladın,” der. Oğulun bu çıkışı tek babaya değil tüm geleneksel bilgi aktarımınadır. Çünkü nasihat deneyimi aktarır. Geç modern özne olan oğul başkasının deneyimine (o başkası babası da olsa) ikna olmaz, kendi deneyimini kendi üretmek ister. “Beni anlamıyorsun, sadece yönlendiriyorsun,” derken baba nezdinde tüm otorite diline reddiyedir bu cümleler. Sınav tarihi yaklaştıkça babanın oğluyla ilgili kaygıları artar, baba aradığı oğula zımnen ulaşamaz. Oğul hem sorgulayan bir varlık kipinde hem amaçsızca oyun oynayan bir savruklukta. Baktığımızda baba kötü bir baba değil, oğul da kötü bir evlat değil. Modern ailenin handikabı bu galiba. Baba o arkaik otoriteyi kur(a)madığı halde yeni iletişim dilini de yakalayamadığının, yumuşak ve fakat etkisiz bu ebeveynlik modelinden bir hayır görmediğinin öyle farkında ki, “Modern anne baba olmak da böyle bir şey işte,” der. Bu öykünün omurgasında hatıralar var. Aslında Misafir öyküsünü dışarda tutarsak (orada daha çok hatırlayamama var) kitabın genelinde hatırlama hâkim. Baba oğlunun bilgisayar oyunu tutkusunu sorguladığı noktada ona satranç öğrettiği günleri hatırlar. Rastgele seçilmediğini düşündüğüm bu oyunda baba öğretir çocuk kaybeder, bazen de bilerek yenilir. Yoğun alegorik bir katman var burada, iki ayrı bilinç yan yana akarken baba der ki, “Yenilmek de gerekir. Oyunun hakkını vermek önemli.” Bu öyküde hayat yaşanmaz; başka türlü olabilirmiş gibi titreşir ve bu titreşimle metnin asıl gerilimi ortaya çıkar. Öykü yüzeyde baba-oğul meselesine eğilmiş gibi görünse de derinde modern ailede dilin çöküşüne, otoritenin yokluğuna, geç modern öznenin sorgulamalarına ve içine düştüğü boşluklara dair okura çok şey söylüyor. Evet baba tahakküm kurmuyor, sadece çerçeveleyerek anlamlandırıyor. Evet baba seviyor, ama iletişim sevgiyle kurulmaz dille kurulur. Peki ya modern ailede dil de çökmüşse insan en yakınıyla nasıl bir ilişki kipi kurabilir?
“Pankek Tarifi” gündelik bir sahneyi varoluş krizine çevirmekte mahir bir öykü. İlk bakışta bir mutfak sahnesi gibi kurulur. Ölçüler, malzemeler, tarif dili… Ancak tarif, burada bir sabitleme aracı değil, tam tersine bir çözülme mekaniği olarak çalışır. Tarifin amacı, tekrar edilebilir bir sonuç üretmekken, metin bunu sürekli bozar. Çünkü tarif edilen şey yalnızca pankek değildir; o anın, o ruh hâlinin yeniden kurulmasıdır. Dolayısıyla tarif, (annenin tarifini) tekrarın değil, (annenin pankekinden) farkın üretimidir. Tekrar, aslında hiçbir zaman tekrar değildir. Her tekrar, bir sapmadır. Her sapma, yeni bir ihtimal üretir. Öyküde zaman kipi olarak gelecek baskın. Hayal, canlandırma, kurgu, o anki gerçek. Hepsi bir arada işler. Bir babayla kızının pankek yapması gibi ilk bakışta sıradan görünen bir durumu ele alsa da asıl mesele derindir. Annesiz kalmış bir an içinde işlevsiz kalan bir babanın dünyası, kendi yetersizliğiyle yüzleşmesi, sonra kabullenmesi, günün sonunda o hatırayı paketleyip hafıza çekmecelerine bırakmayı öncelemesi.
Öykü şu cümleyle açılıyor: “Yumurta ve şekeri uygun bir karıştırma kabına alarak iyice çırpalım.” Bu tarif dilinde kesinlik, kontrol ve ölçü ne kadar baskınsa babanın iç dünyasında da muğlaklık ve panik o kadar yoğun. Öykü kişileri annesinden gördüğü gibi davranan, annenin temsilcisi, babayı düzelten, ölçüleri önemseyen yedi yaşındaki kızla baba. Baba üzerinden bir erkeklik krizi de okuyabiliriz Annesiz bir dünyada çocuğu yönetmekte ve duygularını toparlamakta zorlanan baba.
Öykü boyunca birkaç mekân arasında gider geliriz; babanın zihni, mutfak, hastane, düğün yeri. Baba pankek yaparken bir krizi yönetmek zorunda. Pankek yapımı, anne yokluğu, hastanedeki hasta çocuk, gelecek kaygısı, kızını memnun etme çabası gibi mikro gerilimler. Hep şu cümleye bağlanan soru imi yalnızca pankekle ilgili değildir. Aynı zamanda babalıkla ilgilidir: “Doğru yapıyor muyum?” Metnin panik ritmi ve iç konuşmaları sürekli “acaba” üretir. Kendini sorgulayan, kaygılı ve iyi bir pankek çıkarma konusunda ısrarcı olan babanın zihninde. “Baba annem ne zaman gelecek?” eksikliği açığa vuran, babanın çabasına gölge düşüren bu cümle zımnen şunu söyler: “Pankek yapabilirsin baba. Ama pankekten daha önemli bir şey var. Annem ne zaman gelecek?”
O anki krizi hayalinde bir anıya dönüştürür anlatıcı. Bir öznenin o anki eksikliğini, babalık krizini, yetersizlik anlatısını ve annenin bakım emeğinin görünmezliğini gözler önüne seren bir metin. Bu öykü yalnızca “anne yokken baba-kız günü” anlatısı değil; tek bir sabahtan tüm ömrün panoraması. Bellek temelli bir anlatı. Baba hem o anda, hem geçmişte, hem gelecekte. Metnin başında babanın anlık paniğine, ölçü-kıvam tutar mı kaygısına, kızıyla iletişim kurmada zorlanmasına tanık olurken öykü ilerledikçe metnin babayı geleceğe sıçrattığını görürüz. Baba kızının yirmi dört yaş halini görür, düğün günüdür, üstünde gelinlik, kuşağı bağlanacak. Zamansal bir eşik var burada. Geçmişte bakım isteyen kız gelecekte kendi hayatını inşa edecek, öyle mi? Babayı sertçe vuran soru şu: Ben onun hayatında ne kadar kalacağım? Bu noktada mesele artık pankek değil. Mesele babalık bile değil. Peki ne? Geçip giden anların kaybolduktan sonra değer kazanması. Baba kızıyla geçirdiği bugünün geçeceğinin ve asla geri getirilmeyeceğinin öyle farkında ki. Baba artık rahatlıyor. Sevginin beceriden azade bir duygu olduğunu, iyi babalık eşittir kusursuzluk değil, bunu anlıyor. Başlarda yetersiz gibi görünen baba, sonda tanıklık eden bir bilince dönüşüyor. Bir zaman parçacığını kızıyla adlı adınca yaşamış, o pankeği ortaya çıkarmış, o anı fark etmiş ve geleceğe taşımış bir bilince.
Anlatıcının zihninde ileride bellek üzerinden bugün yaşanmakta olan pankek gününe hangi cümlelerle hat kuracağı bile beliriyor: “Yaşadıkça anlatacaklarımız birikiyor. Gelecekteki bir günde de şu andan bahsedeceğiz. Sıcak bir sonbahar akşamında balkonda oturacağız. Çay katıp karşıma oturacak. Kuşağını bağlarken pankek yaptığımız günü hatırladım, diyeceğim ona. Annen ve kardeşin hastanedeydi. İkimiz mutfağı birbirine katmıştık. Hayatımın en özel anlarından biriydi. İlk kez seninle baş başa bir şeyler yapmıştık. Zordu ama güzeldi de.” (s.37) Böylece şu an içinde yaşarken sıradan görünen bu zaman parçacığını ilerde anlamlı bir anıya dönüştürerek öykü kendi kendini yeniden yazıyor. Ne diyordu Soren Kierkegaard, “Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır.”











