Temsil ettiği Türkçülük düşüncesinden dolayı sanat elitleri tarafından eserleri görmezden gelinen Nihal Atsız Bey’i hiç şüphesiz ilim ve fikir adamlığının yanı sıra, onu daha çok destansı anlatımın birer şahikası olan romanlarıyla tanırız. Onun sanatında şiir belki de en ön sırada dursa da nesirdeki başarısı şairliğini gölgede bırakmıştır. Nesirlerindeki coşku dolu destansı anlatımın arka planında şairliğinin de büyük rolü vardır. Çoğu şiirlerinin arka planında kahramanlık temalı hikâyeler yer alır. Nihal Atsız Bey’in fikirleri sanatında mündemiçtir. Onun düşüncelerini sanatından söküp attığımızda handiyse söylenebilecek tek cümle dahi bulunamaz. Onun Ruh Adam adlı romanı gerek karakter yaratma gerek kurgu açısından modern anlatının tüm izleklerini içinde barındırır. Romanda fikri, çilesi ve aşkıyla öne çıkan Selim Pusat karakteri belki de Atsız’ın ta kendisidir.
Bu yazımızda Nihal Atsız Bey’in gençliğinde kaleme aldığı altı hikâyeden bahsederek onun sanatında çok az yer verdiği hikâye türünde işlediği konu ve temaları incelemeye çalışacağım. Ötüken Neşriyatın Edebi Eserler dizisinden çıkan hikâyeler adlı bu kitapta Ahmet Bican Ercilasun Hoca’nın “Atsız’ın Hikâyeleri” başlıklı yazıya da yer verilmiş. Bu yazı Nihal Atsız Bey’in hikâyelerinin dışında sanat anlayışına da ışık tutan kapsamlı bir inceleme yazısı olması hasebiyle yazarı tanımak açısından önemli bir yere sahiptir. Kitabın birinci baskısında yer almayan Hasan Dayı adlı hikâye Cumhuriyet gazetesinin 4 Ağustos 1925 tarihli 444. sayısında “İstiklal Harbi” konulu bir edebi müsabaka düzenlediğini ilan etmesi dolayısıyla yarışma için kaleme alınmış ve gazetenin 12 Aralık 1925 tarihli 573. sayısında yayımlanmıştır. Bu hikâye yirmili yaşlarında 4 Mart 1925 tarihinde 3. sınıf talebesiyken Askeri Tıbbiye’den atılan Atsız Bey’in, o yıllarda kaleme aldığı ilk nesir denemesidir.
Hasan Dayı hikâyesi bir kahramanlık öyküsüdür. Atsız’ın şiirlerinde sıklıkla işlenen bu konu bu hikâyede de etkileyici bir dille anlatılır. Hasan Dayı hikâye karakteri tayfalarla birlikte sekiz kişilik yolcusunu alarak bir gece vakti küçük yelkenlisiyle Karadeniz’in azgın sularına açılır. Gemide biri yetişkin biri on yaşında olan iki oğlu da vardır. Kurtuluş savaşı için önemli bir görevi ifa etmek üzre yola çıkarlar. Gemide ona emanet edilen iki zabitle birlikte iki de makineli tüfeği Anadolu’ya geçirmek görevini üstlenmiştir. Ne ki sabaha karşı düşman gemisiyle karşılaşırlar. Gemi uzaktayken Hasan Dayı iki tayfa, iki zabitle makineli tüfekleri sandala indirir. Zabitler Hasan Dayı’nın küçük oğlunu da sandala almak isterler. Hasan Dayı bu teklifi sandalın yeterinden fazla yükü olduğundan ötürü kabul etmez. Burada trajik bir durumla karşılaşırız. Hasan Dayı iki olumlu tercih karşısında ancak birini tercih etmek durumunda kalır. Zira vatanın kurtarılması çocuklarından daha önemlidir. Tayfalar güçlü olduğu için sandal gözden çabuk uzaklaşır. Yunan gemisinin attığı gülle yelkenlinin baş tarafına isabet eder. Gemi hızla sulara gömülmektedir. Şu paragraf kahramanlık destanının canlı bir fotoğrafıdır adeta: “İşte bu esnada birisi, suyun içinden tekneye tutundu, tırmanarak üzerine çıktı. Projektör onu aydınlatıyordu: Beyaz sakallı bir ihtiyardı. Gitgide kaybolan teknenin üzerine yumruklarını sıkarak Yunan gemisine karşı anlaşılmaz bir şeyler haykırdı ve sıkı sıkı tuttuğu Türk bayrağını şiddetle salladı, salladı…” Şimdi bu ciğerleri dağlayan paragrafın peşi sıra şu dizeleri eklemek elzemdir. Zira Nihal Atsız Bey’in sanatında savunduğu kahramanlık erdemi kişiliğinde de mündemiçtir: “Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir, / Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir. / Bunun için ölüme bir atılış gerekir. / Atıldıktan sonra bir daha dönmemektir…”
Kitabın Dönüş adlı ikinci hikâyesinde okuru sürpriz bir son beklemektedir. Dört yıllık savaşın sonunda askerler köylerine dönmektedir. Köylüler evlatlarını karşılamak için kasabaya inerler. Kasabaya inenler arasında ihtiyar baba ve küçük kız torunu da vardır. Uzun bekleyişlerin ardından gelenler arasında oğlunu göremeyen ihtiyar baba çaresiz küçük kız torununun elinden tutarak köyün yolunu tutar. Ne ki mevsimlerden kıştır ve hiddetli bir tipiye tutulurlar. İhtiyar baba küçük torunuyla köye yakın bir yerde duran Ulu Çınar’ın kovuğuna sığınmak isterler; ne ki Ulu Çınar fırtınaya dayanamaz ve devrilir. Bir gün sonraki kafile ile gelen oğlu, köyün yakınlarında devrilen çınarın yanında babasıyla küçük kızının donmuş cesediyle karşılaşır. Hikâyede yer alan “Ulu Çınar” özel isim olarak geçer. Çınar ağacı asırlarca yaşayabilen uzun ömürlü ve dayanıklı bir ağaçtır; bu münasebetle devleti temsil eder. Bu hikâyedeki çınar ağacının çıkan fırtınadan ötürü yıkılışını uzun ömürlü bir imparatorluğun sonu olarak da okuyabiliriz. Şimdiki zaman kipiyle yazılan metin işlenmemiş mükemmel bir hikâye taslağı gibi durmaktadır.
Şehitler Duası adlı hikâyede babasını Çanakkale Savaşı’nda, ağabeyini Sakarya Meydan Muharebe’sinde şehit veren bir kızın hikâyesi anlatılır. Kız yatılı okulda okumaktadır. Dersleri iyi değildir. Ders yılı sonunda başarısız olursa okuldan ilişiğinin kesilmesi kesindir; zira kız sınıf tekrarına düşmüştür. Kader bu ya imtihan sonuçları başarısız olan kız okuldan atılır. Geceyi sokakta geçirmek zorunda kalır. Devlet şehit yavrusuna sahip çıkamamıştır. Öte yandan hocalar da kızın şehit evladı, annesin bakıma muhtaç yatalak hasta olmasını bilmelerine rağmen acımasızdırlar. Kitaptaki çoğu öyküde ay hem bir laytmotif hem de kişileştirilmiş bir cansız varlık olarak karşımıza çıkar. Kız rüyasında Ay ile yaptığı konuşmada yazar hikâyenin alt metnini Ay’a söyletir: “Aziz ve sevgili kızım… Sen çok tecrübesiz ve çok bilgisizsin. Mektepte okuduğun şeylerin hiçbir işe yaramadığını hayatta göreceksin. Sana şimdiye kadar kimse hürmet göstermedi. Hâlbuki sen hürmete layıksın. Sen şehit kızı ve şehit kardeşisin. Baban ve kardeşinin yaşatmak için öldükleri insanların sana büyük bir borcu vardır. Bunu düşündün mü?” Hikâyenin finali çok çarpıcı ve bir o kadar da manidardır. Gece yağmurun altında sırılsıklam olan kız, bir sarhoşun koluna girerek gözden kaybolur bu esnada korkunç fırtına ve sağanakla birlikte gök gürültüsü ve yıldırımlar düşmeye başlar. Anlatıcı bu olayı şöyle yorumlar: “Bu fırtına mı? Hayır!.. Bu iki şehidin ve sayısız şehitlerin isyanıdır… Şehitler ağlıyor… Biz yağmur sanıyoruz… Şehitler haykırıyor… Fırtına zannediyoruz. Ve şehitlerin duasına da yıldırım adını veriyoruz.”
Savaş teması Atsız Bey’in hemen her romanında bütün sarsıcılığı ve haşmetiyle işlenen temalardandır. Ruh Adam romanında savaşın adeta felsefesi yapılır. Onda savaş, kahramanlık ve ölüm vazgeçilmez tema ve yüce bir değer olarak karşımıza çıkar. Ruh Adam romanında Selim Pusat karakteri ile Ayşe karakteri arasında geçen diyaloglardan birinde Selim Pusat savaşın şiirin üstünde bir estetik değere sahip olduğu konusunda şöyle söyleyecektir: “Şiir ince sanatlardan birisi olduğu için şiirin güzelliğini kızların güzelliğine benzettin. Harp sanatı ince sanatların başında gelir. En güzel örneklerini de imha savaşlarında bulabilirsin.”
İki Onbaşı adlı hikâye yazarın Galiçya Savaşı’nı tüm yıkıcılığı ve ürkünçlüğüyle anlattığı bir hikâyedir. Bir top güllesinin açtığı çukura düşen Lehli onbaşı ile bir Türk onbaşısının hikâyesi… Ağır yaralıdırlar. Az önce birbirlerini öldürmek için çarpışan bu iki asker şimdi birbirlerini yaşatmak için çırpınırlar. Düşmanlık bitmiş, dost olmuşlardır. Birinin gözlerinde sarışın Marya’nın aksi, ötekininkinde ceylan bakışlı Ayşe’nin hayali vardır. Hikâyenin finalinde iki asker el ele ölümü karşılarlar.
Her Çağın Masalı: Bozdoğan’la Sarı Yılan hikâyesi hem teknik hem de kurgu olarak diğer hikâyelerden farklılıklar gösterir. Atsız Bey’in hemen tüm eserlerinde yücelttiği, korkusuz yüce ruhlu kahraman Bozdoğan hikâye karakteri tarafından temsil edilir. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki doğan laytmotifi de şiirleri dahil birçok eserinde geçmektedir. Sinsi ve kalleş karakter ise yılan tarafından temsil edilir. Hasan Dayı hikâye karakteriyle Bozdoğan hikâye karakteri handiyse özdeştir. İki karakter de ölümü göze alan yüce bir kahramandır. Bu hikâye aynı zamanda bu iki karakter nezdinde ince eleştiriler de barındırır. Erdemi olmayan, hayatlarında risk almayan korkak ve sinsi karakterli insanlar sürekli yılan gibi sığınacak bir yer ararlar. Onlar için en güvenli sığınak -siper mi demeliyim- sahip oldukları makam ve mevkileridir. Tıpkı yılanın bir kayanın gediğine sığındığı gibi onlar da makamlarını sığınak olarak kullanır dürüst ve erdemli kahramanları hiç beklemedikleri bir anda sokuverirler. Bozdoğan’la Sarı Yılan’ın dağa çıkma yarışında -bu yarış da sembolik anlamlar taşır- erdemsiz bir yükselişi Sarı Yılan’ın dilinden şöyle açıklar: “Uçup dövüşüp nolacak? İşte şimdi biri ölecek. Daima heyecan, daima tehlike neden? Ben kendi dünyamda pek rahat yaşıyorum. Düşmanımı gizlice zehirler, öldürürüm. Maksat yükselmek ise dağa kadar yükseldim ve Bozdoğan’ı geçtim.” Oysa Bozdoğan yarışta birçok badireler atlatmış; kargalarla – her devrin beleşçileri olmalı- aksungurla, kartalla mertçe dövüşerek ve yücelerden inerek bitirmiştir yarışı. Hikâyenin final paragrafı pek vurucudur. Kartalla yaptığı dövüşte ölümcül yaralar alan Bozdoğan Sarı Yılan’a şöyle seslenir: “Sürünerek çıkmak yükselmek demek değildir. Sen yukarılara çıksan bile yine alçaksın. Sen yılan gibi yükseldin. Ben doğan gibi düşüyorum.”
Tema olarak bambaşka bir yapıda olan Erkek Kız hikâyesi kısa betimlemelerle erkek ve kadın ruhunun gizemlerini deşifre eder. Metne tiyatral bir anlatı hakimdir. İkinci bölümün ilk paragrafı seyirlik bir oyunun sahnesini betimleyen cümlelerle doludur: “Gece… Etrafta ağaçların dallarını okşayan sinsi rüzgâr… Ötede beride ötüşen kuşlar ve böcekler… Gökte ay ışığı… Ve… Yan yana erkekle kız… Eğer mevsim bahar ve vakit gece olursa… Eğer sinsi rüzgâr yapraklarla fısıldaşırsa… Eğer kuşlar ve böcekler öterken gökte ay parlarsa… Ve bu dekorun ortasında bir genç erkekle bir genç kız yan yana bulunursa… Onlar ne konuşur?” Geceleyin bir tenhada Ay’ın, rüzgârın, ağaçların, kuşların ve böceklerin şahitliğinde gerilimli bir konuşmaya başlarlar. Erkek inatçı ve atılgan, kız ise gururlu ve fettandır. Erkek kıza karşı duygularını açıkça ifade etse de kız kaçamak cevaplarla erkeği peşinden sürüklemeyi yeğler. Oysa kız da erkeği çok sevmektedir. Kızın erkeğe olan meylini anlatıcı, “Ay” hikâye karakterine söyletir. Doğallıkla bu hikâyede de Ay, bir karakter olarak karşımıza çıkar. Her buluşmada erkek eli boş döner. Kız sevgisini bir türlü itiraf etmez. Bir keresinde ona nişanlı olduğunu söyler. Kız yalan söylemektedir. Oysa kız da erkeği çok sevmektedir. Erkek yenilgiyi kabullenir ve kıza kardeş olmayı teklif eder. Bu teklif karşısında kızın sesi sertleşir: “Söylediğin kadar sevseydin hiç kardeşliğe razı olur muydun?..” der. Bir bayram günü kızla erkeğin son buluşmasında erkeğin cüretkarlığı, kızın fettanlığı son raddesindedir. Erkek kızı doya doya öptükten sonra sorar: “Yine benim olmayacak mısın? Nişanlına böyle mi gideceksin?” der. Kız bu sorular karşısında kendisini yendiğini düşündüğü erkeğe kin bağlar. Kız hiçbir erkekle hayatını birleştirmemeye ant içer adeta. Zamanla erkek evlenir ve kızı unutur; kız ise erkeği hâlâ sevmektedir.
Destansı anlatımla lirik anlatımın iç içe geçtiği bu metinler Atsız Bey’in ilk kalem denemeleri olmasına rağmen gelecekte ne denli güçlü romanlar yazacağını da müjdelemiştir. Bu hikâyelerde oturmuş bir üsluptan söz edemesek de malzeme ve söylem açısından hikâyelerinin de davası ve karakteri gibi sağlam olduğunu söylemeliyim. Ruhu şâd olsun.










