Gerçeğin Gerçeği
Emek durağında metro bekliyordu kadın. Dört-beş yaşlarındaki kız çocuğunun elinden tutmuş yürüyen adam önünden geçerken durdu, “siz de mi gerçeğin gerçeküstü olduğunu düşünüyorsunuz?” diye sordu. Kadın afalladı. Dönüp arkasına baktı. Adamın gözleri şehlaydı, kendine baktığından emin olamadı.
“Size diyorum” dedi adam.
“Anlayamadım” dedi kadın.
“Haklısınız” diye sürdürdü adam, “bu muazzam bütünün parçalarıyız ama kendimizi parça oluşa hapsedersek doğamıza ihanet etmiş oluruz…”
Kadın ne diyeceğini bilemedi. Küçük kız mahçup gözlerle kendine bakıyordu.
“Adın ne senin?”
“Çiçek” dedi kız daha da utanarak.
“Baban gibi olmalısın” dedi kadın, “kurnazlığı terk et ki, sana da ezel zekâsı verilsin.”
Adam, “kızım değil, torunum o” dedi.
Çiçeğin Apaçıklığı
“Çünkü” dedi bankta oturan adam, “çiçeğin neye yaradığı sorusunun meşruiyeti yoktur.”
Önünden hızla geçen delikanlı durağa gelince gül satan çocuktan bir tane alıp sevgilisine verdi.
“Unutma oğlum” diye kendi kendine söylendi bankta oturan adam, “sevgilerin gafletlerindir.”
Delikanlı, çiçeğin apaçıklığını değil, onun sevgilisini nasıl etkileyeceğini düşünüyordu.
Bankta oturan adam, “dışarıda arama” dedi, “dışarıda bir şey kalmayınca sen oldun.”
Delikanlı çiçeğin kabuğunun karmaşasından başka bir şey düşünmüyordu.
“Doğarken kaybetmişsin, ölünce bulacaksın” dedi bankta oturan adam.
Sesini kalabalığın uğultusunda kendisi bile işitmiyordu.
Oluşun İlk Görünür Koşulu
Yazar, sevgilisiyle Kale Kafe’de her zamanki yerinde oturuyordu.
Sevgilisi güldü.
Yazar, “noldu” diye sordu.
“Annemin sözünü hatırladım” dedi.
Yazar meraklandı.
“Karıncalı ağaç” dedi Sevgilisi.
“Yani?”
“Şimdi öyle görünüyorsun.”
“Vazgeçmeyeceksin değil mi?”
“Biliyor musun, olur olmaz zamanda kedinin çığlıklarını işitiyorum.”
“Hastasın sen!”
“Merhametsiz olmaktan iyidir.”
“Evlenmemekte ne kadar isabet ettiğimizi görüyor musun?”
“Tabi… Senin muhteşem düşünürün ne diyordu: Mutlu olaylar, mutlu evlilikler gibi istisnaî durumlardır.”
“Yalan mı?”
“Ha bir şey diyordu değil mi: “Tepkisel insan Tanrı’yı öldürür, çünkü artık O’nun merhametine tahammül edemez.”
“Şu, yazdığın hikâyenin sonunu biliyor musun?”
“Niye sordun?”
“Biliyorsan yazma bence. Neydi adı?”
“Oluştan çıkmak…”
“O ne ya? İlginç olmak için böyle…”
“Bunu sürdürmeyelim istersen.”
“Nasıl başlıyordu? Hah, hatırladım: Oluştan çıkmak en ulu keramettir… Sen henüz oluşun kapısındayken nasıl böyle büyük laflar edebiliyorsun?”
Yazar, cep telefonunu, sigarasını-çakmağını, kabanını aldı; sevgilisine doldurulması imkânsız bir boşluğun içinden baktı, kapıya yöneldi, kapıda son bir kez dönüp bakmaksızın çıkıp gitti.
Genç kadın, öykünün ilk cümlesini düşünerek öfkelendi, onun şöyle olması gerektiğini öngördü: “Sevgilisi, Yazar’la Kale Kafe’de her zamanki yerinde oturuyordu.”
Köhne Şarap
Adam, gecenin son çeyreğinde uyandı, arındı, alnını yere koydu, ellerini açarak, “Allahım seni istiyorum” diye yakardı.
Gözleri kapalıydı. Birden iç gözü açıldı, kendi çehresi belirdi.
Adam,
“Allahım, ben seni istiyorum, sense cennetini gösteriyorsun” dedi.
Gözleri kapalıyken bir yazı belirdi karşısında, “sensiz bir âleme ulaştın mı hiç?”
“Hayır” dedi.
Yazı silindi, bir şarap kadehi belirdi.
Uzanıp aldı, kana kana içti.
Tekrar ışıktan bir yazı belirdi: “Köhne şarap, bilgelerin kelâmıdır.”
Gözlerini açtı, deliler gibi seviniyordu.
Söz olsun için değil, gerçekten delirmişti.
O’na doğru ilerleyen kişi çıldırıyordu.
Orası aşk uçurumuydu.
Atlayacaktı.
Dibi Olmayan Derinlik
Varlık yaprağını çevirdi adam. Henüz bir cümle okumuştu ki, kitap bitti. Hiçbir şey anlamamıştı. Bildiği dillerden değildi. Bilmediği dillere de benzemiyordu. Dil değildi. Başka bir şeydi. Görüntü de değildi. Ses de. Kavranabilir bir şey değildi. Kavram veya olgu da değildi. Görünmeyene perde olan bilgi hiç değildi. Adam, kırk gün kırk gece okuduğu cümleyi düşündü. Bir şey canlanmıyordu gözünde. Beyninde bir soyutlama oluşmuyordu. Zihninde bir imge belirmiyordu. Gönlünde bir şeyler oluyordu. Ne olduğunu anlayamıyordu. Düşte gibiydi. Kırk günün sonunda düşünde dört-beş yaşlarında bir çocuk gördü.
Ona sordu. Çocuk, “cümleyi hatırlıyor musun?” dedi.
“Evet hatırlıyorum.”
“Neydi?”
“Âşıkların kanı, mavi ve siyahtır…”
Çocuk gülümsedi.
“Neden gülüyorsun?”
“Yanlış hatırlıyorsun” dedi Çocuk, “okuduğun cümle şöyleydi: Âlem, görkemli bir yalandır.”
Gözden yitti Çocuk.
Adam, kendisiyle baş başa kaldı.
Bir yalan olan âlem vardı bir de kendisi.
Âleme baktı, içini gördü.
İçindeydi.
Dışına çıkmaya çalıştı, ölüm duvarına tosladı.
Bekledi bekledi, sonunda ölünce gönlü dirildi.











