Sadık Yalsızuçanlar önceki üç kitabında (Deli Tomarı, Allah’ın Adamları, Ali’nin Parçaları) meczupların can yakıcı yaşantılarını öykülerinin odağına koydu. İçlerinde ironik bakışla anlatılan öyküler de vardı. İyi ki vardı bu öyküler. Diğerlerinin yakıcı etkisini biraz olsun hafifletiyordu; sancıyı dindiriyor, ruha ferahlık veriyordu.
Yalsızuçanlar Deli Tomarı’dan sonra kapalı, alegorik anlatıma son verdi. Çok katmanlı anlama yaslanan şiirsel dilden uzaklaştı. Otobiyografik öykülerinde kullandığı üsluba yakın bir üslupla yazıyor şimdi. Bu tercihin bilinçli ve isabetli olduğunu düşünüyorum. Çünkü öykünün malzemesi ile üslup arasında uyum olmalı. Mesela, tasavvufi bir konu imgesel dile çok açıktır. Mecazlar alemini öyküye taşımak sembolik bir dili de gereklik kılar. İnsanın içsel yolculuğu gündelik dille anlatılamaz. Bu hallerin öyküleri daha rafine bir dille anlatılabilirdi ancak. Malzeme ve üslup ilişkisini şöyle açıklayabiliriz: Ahşap işlenen bir tezgâhta metal işlenmez. Doğallıkla tezgâhımızı malzemeye göre düzenlemek, alet ve edevatımızı malzememize göre seçmek zorundayız.
Yalsızuçanlar’ın bu yazımızda inceleyeceğimiz Ters Lale adlı son öykü kitabına gelince, bu kitapta da yazarın önceki üç kitabında kullandığı üsluba benzer bir üslupla karşılaşıyoruz. Diğerlerindeki gibi konu odaklı, akıcı anlatımın zevkine kapılı veriyoruz. Öncelikle kitaba da adını veren Ters Lale adlı öyküden başlamak istiyorum. Kitap yayımlandığında ismi merakımı celp etmişti. Yalsızuçanlar’a sorduğumda Selimiye Camii’nin müezzin mahfelinin sütunlarından birine işlenen ters lalenin hikâyesinden kaynaklandığını söylemişti. Lale irfani geleneğimizde Allah’ı temsil eder. Zira bir tek dalda bir lale çiçeği bulunur, bu da Allah’ın tekliğini, vahdeti temsil eder. Ayrıca lale, hilal ve Allah kelimeleri aynı harflerle (lâmelif, lam ve he) yazılırlar. Doğallıkla bu üç kelimenin ebcet hesabındaki değeri altmış altıdır. Selimiye Camii, mimar Sinan’ın ustalık eseridir. Kubbesinin büyüklüğü ile dikkat çeker. Kusursuz bir mimari yapıya sahiptir. Hikâye o dur ki caminin tezyininde kullanılan çini süslemelerde Allah’ın doksan dokuz ismini temsilen doksan dokuz lale motifi belirlenmiş lakin süsleme bittiğinde lale motiflerinden birinin eksik olduğu fark edilmiştir. O eksikliği gidermek için müezzin mahfilinin sütunlarından birine ters lale kazınmıştır. Mimar Sinan bu duruma ziyadesiyle sevinmiş, mükemmel olanın yalnız yüce yaratan olmasından dolayı bu eksikliği insanın ürettiği sanattaki noksanlığa yormuştur. Yazar Ters Lale, Ters Lale’nin Çözülemeyen Bir Sırrı ve Ters Lale’nin Bir Sırrı Daha adlı üçlemesinde şair Lale Müldür’ün dizelerine de yer vermiştir. Bu bağlamda bu üç öykü kitaptaki diğer öykülerden üslup ve kurgu açısından farklılıklar göstermektedir. Handiyse dokunduğu her şeyi öyküye dönüştüren yazar bu üçlemesinde çok katmanlı alegorik anlatımıyla eski metinlerinden aşina olduğumuz üslubuna dönerek okurunu özlediği o bitimsiz tatla buluşturmuştur. Metinde konu Lale Müldür ve şiir olunca dil de şiirin doğasına paralel bir kıvama giriyor. Tıpkı bir rüya atmosferinde olduğu gibi iç içe mekanlar, bir âna sığan farklı zamanlar, kişiler, geçmişe ait bir konuşmanın fısıltıyla çoğalarak gök kubbede yankısını sürdürmesi, sonra bir yazarın kaleminden geçmişte yaşanmış bir hikâyenin kendini tekrar yazdırması… Geçmişin, şimdinin, olanın, olacak olanın iç içe geçtiği kurgu büyülü bir dille anlatılıyor.
Kitapta toplam otuz dokuz öyküye yer verilmiş. Kısa öykülerin yanı sıra küçürek öykülere de rastlıyoruz. Kitap öykü sayısı kadar konu zenginliğiyle de öne çıkıyor. Meczuplar, mülteciler, Dersim faciası, çevre kirliliği, sahipsiz hayvanlar, kadına şiddet, geçmişin izleri, insanın insanla imtihanı öykülerde konu olarak öne çıkıyor.
Şimdi başa dönüp, kitabın ilk öyküsü Yazılamayan Hikâye adlı öyküden bahsederek ilerleyeyim. Bir çöp toplayıcısının öyküsünü yazmak için masasına oturan yazarın takıntılarından ötürü bir türlü bitiremediği hikâyenin öyküsü anlatılır. Bireyin ruh hali, ev hali, eşyalarla olan ilişkisi, düşünme biçimi birinci tekil şahıs ağzından anlatılıyor. Anlatıcı karakter bir yandan kendini didiklerken bir yandan da öykünün oluş safhasını, karakter yaratma sürecini de anlatıyor. Bu öykünün konu ve üslup açısından bir benzerine yazarın Ali’nin Parçaları adlı kitabında Takıntı adlı öyküsünde rastlıyoruz. Öyküde takıntılarından ötürü bir türlü namazını eda edemeyen karakterin hali akıcı bir dille anlatılıyordu. Bu iki metinde de yazar, insanın eşya ile olan ilişkisini, sahici bir dille ve olanca yalınlığıyla göz önüne seriyor. Kısa cümleler, net ifadelerle karakterin içine ışık tutuluyor. Metinde ritim hiç düşmüyor; bu da okuma kolaylığı sağlıyor. Yalsızuçanlar kolay anlatıyor. Yapılan iş ne denli zor olsa da işi kolay kılmanın yollarını bilmek gerekiyor. Şimdilerde yazarların belki de en çok meşgul olmaları gereken konuların başında yazma eylemini kolay kılmanın yöntemlerini bulmaya çalışmaları olmalı. Burada basitlikteki kolaycılıktan bahsetmiyorum; aksine sadeliği ve yalınlığı yakalamış olmanın kazandırdığı pratikliği savunuyorum.
Yalsızuçanlar, yaşadığı gibi yazanlardan. Metinlerindeki etkinin tesiri de işlediği konuları hayatın içinden seçmesinden kaynaklanıyor. Şimdilerde hikâyenin özünden ziyade kurmacanın bizatihi kendisini okuduğumuzu düşünüyorum. Hal böyle olunca tavşanın suyunun suyunun suyu misali doyurucu olmayan, doyursa da beslemeyen metinler çıkıyor ortaya. Patolojik bir estetik kaygı estetiği öldürüyor; böyle metinlerde hikâye buharlaşıyor, yerini zihinsel karmaşaya bırakıyor.
Hayat olanca hızıyla ve durmaksızın akıp geçerken öykücünün görevi ağına takılan malzemeleri yeniden doğasına uygun biçimde işlemek olmalı. Bu bağlamda öykücüyü bir avcıya da benzetebiliriz. Elbette hayat dediğimiz bu katı gerçeklik hiç de steril değil. Haliyle hayattan kopuk steril metinler gerçeği yansıtmaktan uzak oldukları gibi anlam dünyamızda da bir yere oturmuyorlar. Yalsızuçanlar metinlerini bu dengeyi de çok iyi koruyarak inşa ediyor. Sözü kitaptaki Her Şey Yok Oldu Bak adlı öyküye getirmek istiyorum. Öyküde eşinin ölümünden sonra geçim sıkıntısıyla boğuşan iki çocuklu bir anne çareyi ikinci evlilikte bulur. Ne ki kocası çocukları kabul etmez. Anne iki sabiyi bir çuvala koyup çöpe atar. Durumu fark eden bir köpeğin huzursuz havlamaları çocukları çöp kamyonuna atılmaktan son anda kurtarır. Müzeyyen adlı dul öykü karakteri iki çocuğu sahiplenir. Yaşlı kadının ömrü çocukları büyütmeye yetmez. Bu sefer de yetimhane günleri başlar. Öykü karakteri iki kız kardeş yetişkinliklerinde de gün görmezler. Abla öykü karakteri sorumsuz bir adamla evlenmek zorunda kalır. Küçük kardeşini de yanına alır. Bu sefer de enişte tacizi başlar. Tüyler ürpertici bu travmatik durum şimdilerde hemen her gün haber bültenlerinin konusu haline geldi. Ekranlar haberin hikâyesini de üretmeye hatta yorumunu bile yapmaya başladı. İnsanın acıları da tüketimin nesnesi haline geldi. Yalsızuçanlar bu acı yaşantıları edebiyata taşırken yorumdan uzak empatik bir dille yazıyor. Çuvalın içinde çöpe atılan karakterin anne için yargılamadan uzak kullandığı şu cümleler dramatik gerilimi hafifletmeye yetiyor: “Bunu tabii yıllarca düşündüm, annemin nasıl böyle bir şey yapabildiğini anlamak için, bir türlü anlayamadım. İnsan iki küçük yavrusuna nasıl böyle bir şey yapar? Çaresizdi demek ki…” Yazarın bir diğer başarısı ise yazdığı kadın karakterleri çok iyi tahlil edebiliyor olmasıdır. Çoğu erkek yazarda pek rastlanan bir durum değildir. Hatta şimdilerde kadın yazarlar bile eril dil kullanıyor. Kadınsı duyarlığa sahip olmayan kadın karakterler üretiyorlar.
Yalsızuçanlar’ın özel yaşamında hassas olduğu konulardan biri de insanlara gösterdiği merhamet ve sevgiyi hayvanlara da göstermesidir. Hep edebiyatın sağaltıcı yanından bahsederiz. İçinde bir yaprağın kıpırdamadığı, bir kuşun ötmediği canlılık emaresi bulunmayan bir metin nasıl sağaltıcı olabilir? Sait Faik’in hikâyelerinin etkileyiciliğini de buna bağlıyorum. O da hayatın içinde olan bir yazardı. Konu hayvanlara gelip dayanmışken yazarın Ali’nin Parçaları’nda da yer verdiği sokaklarımızın masum sakinleri, köpeklere dair öyküler sadra şifa kabilinden okunası metinlerdi. Ters Lale’de de bu minvalde yazılmış metinlere rastlamak beni oldukça sevindirdi. Dünyanın yaşanılabilir olmaktan çıkmış olması hiç şüphesiz modernizmin dayattığı bireysel yaşam algısının bir sonucudur. Ötekini anlamamak sadece insanla insan arasındaki bir iletişimsizliği değil aynı zamanda insanla hayvan, insanla toplum arasındaki iletişim kopukluğunu da beraberinde getirdi. Oysa insan, adının anlamında saklı olan ünsiyet kurma becerisiyle donatılmış bir varlık olarak bu becerisini modern zamanlarda iyice törpüledi. İşte Yalsızuçanlar Evimize Gidelim ve Nemli, Yapış Yapış, Boğucu Birkaç Gün adlı öykülerinde sözün anlamını yitirdiği bu çağda kadim geleneğimizin ürettiği yöntemlerle yukarda bahsettiğim iletişimsizliğin, merhametsizliğin tıkanan damarını açmaya çalışıyor. “Dergâhımıza gelene, ekmeğini suyunu verin; dinini, inancını sormayın. Allah’ın can bağışlamaya değer bulduğu her varlık, soframızda rızıklanmaya layıktır” düsturunu benimseyen bir öğretinin çocuklarının durduğu yeri, can yakıcı betimlemelerle gözler önüne sererken özün üzerinde biriken tozu kaldıracak sorular soruyor: “Hani nereye dönülse O’nun yüzü oradaydı. Hani varlık birdi. Hani varlığın dışına halk, içine hak deniyordu? Bu sözleri o kadar çok duyuyoruz ki! Peki neden kendisini göremiyoruz? Niye davranışa dönüşmüyor? Kelimeler eylemler değil miydi? Eylemi olmadıkça sözün anlamı var mıdır?” Öyküdeki anlatıcı karakterin görmeye tahammül edemediği şeyleri yine anlatıcı karakterin ağzından döküldüğü gibi sıralarsam öykü hakkında epey ip ucu vermiş olurum: “Doğanın barbarca kirletilmesine… Aç susuz halde parkta yatan bir köpeğin üzerine kaynar su dökülmesine… Tecavüz edilen kedinin bağırsaklarının parçalanmasına, üç gün sonra acı içinde ölmesine… Issız bir yolda göz göze gelen iki insanın selamlaşmamasına… Bileziklerini almak için oğlunun, annesinin bileğini kesmesine… Adamın çocuğa tecavüz edip sonra öldürmesine, ardından çukura gömüp üzerine beton dökmesine… Yüz yaşındaki Amerikalı bir zengin zalimin, Haitili dokuz yaşındaki bir çocuğun kanını alıp onu öldürmesine… Tsunamide ailesini yitiren çocuğun kaçırılıp bir Avrupa ülkesinde sürekli taciz edilmesine… Yıllarca sokakta yaşayan adamın, bir gece parkta naylona sarılmış bir halde donarak ölmesine…”
Kitaptaki öykülerin en uzunu olan Yâr Yüreğim Yar adlı öykü, Sinem öykü karakteri ağzından anlatılan olaylı ve can yakıcı bir hayat hikâyesi. Öteden beri rüya kavramıyla yakından ilgilenen yazar bu öyküde de öykü kişisinin tekâmül sürecini çocukluğundan beri gördüğü rüyaları yorumlayarak açıklıyor. Sinem öykü karakterinin kırklı yaşlarında tanıştığı bir mürşid-i kamilden sonra hayatının bütünüyle değişmesi, anlam kapılarının açılması anlatılıyor. Yine bu öyküde de kadın karakterlerin ruhsal yapıları, davranışları, hassasiyetleri yazarın o doyumsuz incelikli diliyle anlatılıyor. Modern zamanların insan ruhunda açtığı yara, modern zamanların yöntemiyle kapatılamıyor. Modern zamanlar unutturuyor sadece, kabullenmeyi öğretiyor. Oysa yara kanamaya devam ediyor.
Kitabı kapattığımda kalbimde derin bir sızı hissettim. Sızlaması gereken yer de orasıydı. Çok sızladı, çok…
Ters Lale 2021’de Profil Kitap’tan çıktı. Zevkle okudum.










