“Şimdi Soralım”
dedi Yalçın Koç:
“Eflatun kimdir?”
Cevap verelim:
“Anadolu mayası itibariyle Eflatun, Musa’nın kelam ilmini, malumat dairesinde kısmen alarak, Grek teolojisinin zemininde ve rasyonalite esasında aktaran ve anlatan bir Grek-Latin-Kilise diyarı düşünürüdür.”
“Ya diğerleri?”
“Asıl özgürlüğün önünde zor fark edilen birer engel olanlar…”
“Dışarıda arayanlar yani?”
“Dışarıda bir şey kalmayınca kendisi olacağını bilmeyenler.”
“Çok acı.”
“Acı evet… Oysa göz görülmezi görebilelim diye verilmiş, ayak erilmeze erelim diye…”
Çatalkaram Çingenem
“Dün gece bir mânâ gördüm. Azizim elimden tutmuştu, beni bir merdivenden çıkarıyordu.
Dördüncü basamağa gelince…”
“Görmesen daha iyiymiş. Işık çoğu zaman insanı gizden yoksun kılar”
“Senin sülûkun var mı?”
“Güzel ahlak olmayınca sülûkun ne anlamı var?”
“Ben günde beş bin esmâ çekiyorum.”
“Edyânı bırak, Deyyânı bul!”
Borcun Son Vadesinin Yol Açtığı Bir Bilinç Yitimi ya da Şiraz’lı Hâfız’ı Seçen Son Söz
Hoca Şemseddin Muhammed, bin üç yüz doksan yılı yedinci ayının ikinci çarşambası,
Şiraz’ın Hafıziyye semtindeki evinde, gecenin ikinci yarısında son kez alnını koyduğu
seccâdesinin üzerindeydi. “Lütfen yardım et, yardım et bana; ayrılığımıza son ver artık…”
diye inledi. Ellerini kaldırmaya mecali yoktu. Gözlerinden süzülen damlalar aksakalına inerek
yere damlıyordu. “Dinimi alıp götürdüler, sıra gönlüme geldi, onu da aldılar… Şimdi cânıma
kastedecekler. Senden dilediğim öpücüğün kefareti olarak cânımı istiyorlar. Lütfen yardımını eriştir…
Bu kâfir yürekliler kanımı içiyorlar, gecem gündüzüm karıştı, kendimden
geçtim artık, yanıyorum, lütfen lütfen yardım yar…”
Sefil Emrâh’ın Gümrâh Ruhu
Burası dilberin gerdanı.
Orada büyükçe bir ben var.
O ben, O’nun beni.
O, tek çünkü.
Emrâh sefildi, ruhu gümrâhtı. O dilberin benini cennet sarayından bakarken görmüş, gözleri kamaşmıştı. Onu anlatınca dinleyenlerin dimağı kamaştı. O, salınıp bahçeye girdiğinde çiçekler selama durmuştu. Mor menevşe baş selamı vermiş, gül utancından kızarmıştı. Sefil Emrâh, bahçenin kapısını açınca cennete düştüğünü sandı. Onunla başbaşa görüştü. Yanağından gül aldı. Sonra baktı ki, bahçenin kapısı da gülden. Yanında kendisi gibi sefil bülbül ötüyor. Ben kötü kulum, dedi, günahımı bağışla. Benim hangi günahım, Senin rahmetinden büyük olabilir ki!
Kendisinin Ötesinden Konuşan İçin Lütfi Filiz’den Kullanışlı Bir Çözüm Önerisi
Ağacın dalları, ağaca şirk oluşturmaz.
Dilin Seyrüseferi
Burası, Grek-Latin-Kilise Diyârı. Ben Eflatun. Asıl özgürlüğün önünde güçlükle ayırdına varılan bir engel oluşturuyorum. Fikriyatımla bir tutukevi oluşturdum. Fikriyatımın esası, özgürlük sağlayacak bir dönüşüm değil. Bunu en iyi Yalçın Koç bilir. Sağladığımın bir dönüşüm olmadığını aksine dönüşümü kapatan bir akılcılık olduğunu sadece O fark edebildi. Ona göre aslî kimlik, mayalama sonucunda oluşuyordu; sadece kendi içi itibariyle açılarak gelişiyordu. Bilimlerin tasnifiyle başlayan o büyük aldanmanın üzerinde yüzyıllar boyu uyuşarak yatan ardıllarıma yaptığım bu büyük ihanetin öyküsünü yazmak O’na nasib oldu. Şimdi fizikle metafiziğin ayrı olduğuna inananlar düşünsün!
Bizzat Kendisinde Bulunan
“Dünya gölgedir, diyorsun. Onu terk mi edelim?”
“Hayır, ben öyle demiyorum.”
“Ama bize hep öyle söylediler.”
“Ben yeni bir şey söylüyorum!”
“Ne diyorsun?”
“Dünya gölgedir, ona arkanı dön, diyorum.”
“Dönünce ne olacak?”
“Seni hiç terk etmeyecek.”
Her şeyin Kenarında Sanılan Edebiyat
“Efendim ben edebiyatın, her şeyin kenarında olduğunu sanıyorum.”
“Sanınızda fena halde yanılıyor olabilirsiniz. Edebiyat dilsiz kulaksız söze dönüştüğünde, dilsizler haberini kulaksızın dinleyebileceğini, dilsiz kulaksız sözü ise ancak canın anlayabileceğini bildiriyor…”
“Ya ben anlayamıyorum ya siz anlatamıyorsunuz.”
“Edebiyat zaten anlatılamazın anlatılamazlığını anlatmak için belirir.”
Yaklaşan Kurban Bayramınızı
Adam öldü. Cenaze namazı kılınırken cemaatten bir delikanlının aklından neden ölü için namaz kılındığı sorusu geçti. Yanındaki meczubun iç duyuları açıktı. Delikanlının gönlünden geçeni okudu. Selamdan sonra, nasıl bilirdiniz faslına geçilirken eğildi, kulağına, “o, varlığını teslim etti, bu yüzden kılıyoruz” dedi. Delikanlının aklı iyice karıştı. Meczup uzaklaşırken, kendi kendine, “varlığını Hakka vermeyenin namazı olur mu?” diyordu; “kendine varlık vererek Hakkın varlığını gasp etmiş olanın…”
Tahta At veya İmgelemin Çelişkisi
Ölüm sözcüklere girip harflerin arasında karınca gibi gezdikçe Adam kendisini doğadan koparan bir eyleme doğru sürüklendi. Açıyor bilgisayarı, eli istemsizce word dosyasına gidiyor, boş, beyaz bir sayfa sanıyor onu tuşlara dokunmaya başladı. Önce dün geceki düşü geldi hatırına, oradan başlarsam neden çocukluğumda sopayı bacaklarımın arasına alıp at diye koşturduğumu anlamlandırabilirim diye düşündü. Sonra vazgeçti. Artık altmışyedi yaşında. Bacaklarının arasında sopa alıp sokakta at diye koşturamazdı. Bu kez altı yaşındaki torunu geldi aklına, yarın dedi onunla parka giderken o değnekten ata binebilirim. Kimse yadırgamaz.
Hüseynik’ten Çıktım Şeher Yoluna
Bugün sarmanın üçüncü yavrusu da öldü. Göğsü morarmıştı. Emdiği süt soluk borusuna kaçmış olabilir, dedi arkadaşı. Telefonu kapattıktan sonra, karısına, “dün Gazze’de onyedi çocuk öldü, adamın derdine bak sen!” diye dedikodu yaptı. Her şeyi işitir olmak keyfe keder veriyordu. Üzüldü. Dışarı çıktı. Dolaştı biraz. Yürürken içinde beliren sesin, “hepsi sensin hepsi sensin hepsi sen…” dediğini fark etti.
Birde Toplanan Yük
Duvarın yıkıldığı bindokuzyüzseksendokuz kasımından onbir ay sonra gittiği Berlin’in Grunewald-Dahlem semtinde müteahhitlik yapan Şereflikoçhisar’ın Yukarıkepenez köyünden Mustafa Kılıç’a Michelin yıldızlı bir lokantada yemek yerken, “abi burası ne kadar tertipli-düzenli, temiz ve ferah bir yer… İlk buraya mı gelmiştiniz?” diye sorunca, “evet gözüm” dedi, “bindokuzyüzaltmışikide gelince iki sene Reemtsma Sigara Fabrikasında çalışmıştım. Burası hakikaten mutena bir semttir ama yabancısı çok!”
“Yabancı derken?”
“Alamanı yani, Alamanı çok.”












