Melih Bayram Dede

DERGİBİ’NİN ÖYKÜSÜ

Ocak 1999’da yayınlanmaya başlanan Dergibi’nin öyküsünü kurucusu Melih Bayram Dede şöyle anlatıyor:

Takvimlerin 1998 yılı Aralık ayının son haftasını gösterdiği günlerde, internette bir edebiyat sitesi, benim tanımımla “Dergi gibi bir şey” çıkarmayı planlıyor ve bu “dergi gibi” şeye isim arıyordum. Bu konuyu, Mehmet Şeker’e açtığımda, şöyle dediğimi hatırlıyorum: “İnternette dergi gibi bir şey çıkarmayı düşünüyorum. Ama öncelikle bir isim bulmamız gerek!”.

Böyle bir girişten sonra Mehmet Şeker’den cevap geldi:

“Adı Dergibi olsun!”

Bu çok güzel bir isimdi. Hemen kabul ettim.

Şimdi zaman zaman düşündüğümde, “Dergibi” adının ne kadar isabetli bir karar olduğunu tekrar anlıyorum.

İşte Dergibi böyle doğdu. Türkiye internetinde ilklerden oluşu nedeniyle büyük ilgi gördü. Basında, özellikle de gazetelerin kültür sayfalarında haber oldu. Televizyonların internet programlarında yer verildi.

İlk etapta basılı dergilerde ürün yayınlayan dostlarımız, internette yayınlanan bir dergiye ürün vermekte çekingen davrandılar. İnternet onlara göre, yeni ve yabancıydı. Bir görüşe göre de, “suya yazılan yazı”dan farksızdı. Bu ve bunun gibi nedenlerden ötürü gereksiz de olsa, “İnternette edebiyat olur mu?” tartışmalarına şahit olduk. Zaman zaman bu tartışmalara Dergibi’den biz de katıldık.

Daha sonraları, internette edebiyata soğuk bakanların da, ürünlerini internette yayınlanan ve Dergibi’yi model alarak oluşturulan sitelerde yayınladıklarını gördük, mutlu olduk.

Aradan geçen yıllarda ise, büyük mesafe katedildi. Yeni edebiyat siteleri açıldı. Bunların kimi e-dergi, kimi ise edebiyat arşivi niteliğindeydi. Dergi formatında siteler kadar arşiv niteliğinde sitelere de ihtiyaç var kuşkusuz. Yine de biz şiir ve şair özgeçmişi arşivleyen sitelerden çok, yeni ürünler yayınlayan “dergi” formatında yayın yapan sitelerin sayısının artmasını tercih ediyoruz. Böylelikle, edebiyatta bir okul görevi gören basılı dergilerin misyonuna sahip sitelerin varolması sağlanabilir.

Ürün yayınlayan bir site olan Dergibi, yeni bir döneme girdi. Dergibi’nin bundan sonraki gelişimini/öyküsünü yaşayarak, birlikte göreceğiz.

EDİTÖRLER

Ali Ömer akbulut: aliomerak@gmail.com
Cahid Efgan Akgül: cahidefgan@gmail.com
Yunus Nadir Eraslan: yunusnadir@gmail.com

Bize Yazın

Çok Okunanlar

  • All Post
  • Adem Ağacı
  • Alıntı
  • Anlatı
  • Ara-lık
  • Beyaz haber
  • Buhara'dan Gelen Adam
  • Çay Molası
  • Çevgan
  • Çeviri şiir
  • Çocuk
  • Çöl Vaazları
  • Değini
  • Deneme
  • Dergi
  • Eleştiri
  • Genel
  • Gezi-Anı
  • Göz-lük
  • Günlük
  • Haber
  • Haiku
  • Hayatı Hakikiyye Sahneleri
  • Kitap
  • Kısa Kısa Söyleşi
  • Kusurlu Yazılar
  • Mavi Kalem
  • Mürekkep Lekesi
  • Öykü
  • Öykü Mahzeni
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Söz Misali
  • Üryan Soruşturma
  • Üryan Söylenişler
  • Yazıyorum Öyleyse Varım
Edit Template

Bilgi, Karakter ve Medeniyet Arasında Sıkışan Eğitim Sistemi

Modern eğitim tartışmaları uzun zamandır teknik meselelerin gölgesinde yürütülüyor. Sınav sistemleri, müfredat değişiklikleri, yeni modeller ve yönetmelikler çoğu zaman tartışmanın merkezine yerleşiyor fakat asıl mesele gözden kaçıyor: Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Çünkü eğitim, bilgi aktaran sıradan bir mekanizmanın ötesinde, insan tasavvuru inşa eden bir medeniyet alanıdır. Bir toplumun okul anlayışı, aslında onun insan anlayışının aynasıdır.

Bugün eğitim sisteminde yaşanan kırılmaların önemli bir kısmı da buradan kaynaklanmaktadır. Uzun yıllar boyunca sorgulanmadan kabul edilen “öğrenci merkezli eğitim” yaklaşımı, teoride özgürlükçü ve çağdaş bir model olarak sunuldu ancak pratiğe bakıldığında bu yaklaşımın çoğu zaman öğretmeni geri plana iten, disiplini zayıflatan ve eğitimi ortak ciddiyet zemininden uzaklaştıran sonuçlar doğurduğu görülmektedir. Öğrenciyi merkeze yerleştirmek adına sorumluluk fikrinin aşındığı, emeğin ve sabrın ikinci plana itildiği bir eğitim anlayışı ortaya çıktı. Hâlbuki hakiki eğitim, bireyin yalnızca arzularını büyüten bir süreçten ibaret sayılamaz; nefsini terbiye eden, iradesini kuvvetlendiren ve insanı olgunlaştıran bir terbiyeyi ifade eder.

İslam düşüncesinde ilim, salt enformasyon birikimi anlamına gelmez. İlim; hikmetle birleştiğinde değer kazanır. Bu nedenle eğitim, sadece zihni dolduran bir faaliyet olmaktan öte, kalbi ve karakteri de inşa eden bir terbiyedir. Bugün ise birçok okulda bilgi çoğalırken anlam derinliği azalmakta; öğrenci düşünmeyi değil, yetişmeyi öğrenmektedir. Sürekli hızlanan sistem, insanın tefekkür kapasitesini zayıflatmaktadır. Oysa medeniyet kuran toplumlar, hızlı bilgi tüketenlerden ziyade derin düşünebilen insanlar yetiştiren toplumlardır.

Reformların Gölgesinde Yorgun Düşen Eğitim

Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir kesintisiz bir değişim hâli yaşamaktadır. Kredili sistemden merkezi sınav modellerine, 4+4+4 düzeninden yeni müfredat anlayışlarına kadar birçok uygulama büyük iddialarla yürürlüğe girdi fakat önemli bir kısmı sahada kalıcı karşılık üretemedi çünkü eğitim, siyasi dönemlerin hızına göre yön değiştirebilecek bir alan sayılmaz. Her yeni yönetimin kendi sistemini kurma isteği, eğitimde sürekliliği zayıflatmakta; öğretmeni, öğrenciyi ve veliyi sürekli belirsizlik içinde bırakmaktadır.

Bugün uygulamaya konulan modellerde de benzer bir sorun görülmektedir. Özellikle etkinlik merkezli yaklaşımın aşırı biçimde öne çıkarılması, bazı alanlarda düşünsel derinliği geri plana itmektedir. Öğrenci çok sayıda etkinlik yapmakta fakat kavramlar arasında güçlü zihinsel bağlar kurmakta zorlanmaktadır. Bilgi parçalanmakta, düşünce dağılmakta ve öğrenme yüzeysel bir ezber döngüsüne dönüşmektedir.

Oysa klasik eğitim gelenekleri, insan zihnini sistemli düşünmeye alıştıran güçlü bir disipline sahipti. Medrese geleneğinde de modern dünyanın güçlü akademik kurumlarında da asıl mesele, zihni eğitmekti çünkü dağınık bilgi, hikmet üretme kapasitesinden uzak kalır. Eğitim ancak anlam bütünlüğü kurabildiğinde insanı inşa eder.

Sorunun bir başka boyutu ise eğitim yönetiminde ortaya çıkan liyakat krizidir. Eğitim kurumları, kişisel sadakat ilişkileriyle varlığını sürdürebilecek yapılar olmaktan ziyade; ehliyet, adalet ve birikimle ayakta duran kurumlardır ancak bugün birçok eğitimci, sahadan uzak karar mekanizmalarının gerçek problemleri göremediğini düşünmektedir. Oysa hakikat çoğu zaman raporlarda görünür hâle gelmez; öğretmenin yorgun bakışında, öğrencinin dikkat dağınıklığında ve okul koridorlarının sessizliğinde kendini hissettirir.

Öğretmenin İtibarı ve Okulun Dağılan Ruhu

Bir toplumun öğretmene bakışı, geleceğe dair zihinsel ve ahlaki yönelimini de açığa çıkarır. Öğretmenin saygınlığının aşındığı bir zeminde, eğitimin taşıdığı ruh da doğal olarak incelir, zayıflar. Bugün öğretmenlik mesleği yalnızca ekonomik sıkışmışlıklar içinde değildir; aynı zamanda görünmeyen bir manevi yıpranma hattında da ilerlemektedir. Geçim kaygısının gölgesinde çalışan, bürokratik baskının sürekliliği altında nefes alan ve toplumsal itibar alanı giderek daralan bir öğretmenin, eğitim idealini diri tutması her geçen gün daha zor bir hâl almaktadır.

Oysa kadim İslam medeniyetinde muallim, yalnızca ders aktaran bir kişi olarak konumlanmazdı. Muallim; ahlakı taşıyan, davranışıyla örnek olan ve şahsiyet inşa eden bir rehberdi. Talebe ile hoca arasındaki ilişki, salt akademik bir aktarımın ötesine geçer; zamanın ruhunu aşan bir irfan bağına dönüşürdü. Bugün eğitim sisteminin kaybettiği en temel unsurlardan biri, bu irfan damarının zayıflamasıdır.

Öğretmen yetiştirme politikaları da benzer bir yüzeysellik riski taşımaktadır. Eğitim niteliği; gösterişli projeler, geçici kampanyalar ya da hızlı çözümlerle yükselmez. Asıl mesele, karakteri güçlü insan yetiştirme iradesidir. Buna paralel olarak okul yöneticiliğinin cazibesini yitirmesi, kurumsal yapıyı da zayıflatmaktadır. Yetkinin sınırlı, sorumluluğun ağır ve görevlerin süreklilik hissinden uzaklaştığı bir yönetim modeli, eğitim kurumlarında kalıcı bir istikrar üretmekte zorlanmaktadır.

Ölçme ve değerlendirme sistemi de giderek gerçek başarıyı kavramaktan uzaklaşmaktadır. Notların yukarı çekildiği, buna karşın düşünme kapasitesinin gerilediği bir tablo belirginleşmektedir. Okullardaki yüksek ortalamalar ile merkezi sınav sonuçları arasındaki açılma, sistemin kendi içinde ciddi bir gerilim taşıdığını göstermektedir. Başarıyı yalnızca sayısal göstergelere indirgeyen yaklaşım, zamanla öğrenme arzusunu ve çalışkan öğrencinin iç motivasyonunu da aşındırmaktadır.

Üniversite Takıntısı, İmam Hatipler ve Kimlik Meselesi

Modern eğitim sisteminin en belirgin yanılgılarından biri, başarıyı tek bir kalıba sıkıştırmasıdır. Üniversite diploması, neredeyse mutlak başarı ölçüsüne dönüşmüştür. Oysa hayat, tek tip insan üretmeye uygun bir alan değildir. Her birey farklı kabiliyetlerle yaratılmıştır; kimisi düşünce üretir, kimisi sanatla derinleşir, kimisi emek ve zanaatla varlık gösterir.

Bu dar bakış, mesleki eğitimin de itibar kaybına uğramasına yol açmıştır. “Meslek lisesi memleket meselesi” ifadesi sıkça dile getirilse de uygulamada mesleki eğitim çoğu zaman ikincil bir alan gibi algılanmaktadır. Akademik başarıda zorlanan öğrencilerin zorunlu bir yönlendirmeyle meslek liselerine aktarılması ise çözüm üretmekten ziyade yapısal sorunu derinleştirmektedir.

Tarihsel olarak bakıldığında “ahilik” geleneği yalnızca meslek öğretimi sunmazdı; aynı zamanda ahlak, disiplin ve toplumsal aidiyet inşa ederdi. Usta-çırak ilişkisi, teknik becerinin yanında karakter terbiyesi de üretirdi. Bugün kaybolan yalnızca atölye kültürü değildir; emeğe yüklenen anlamın zayıflamasıdır.

Benzer bir değerlendirme ihtiyacı imam hatip okulları için de ortaya çıkmaktadır çünkü imam hatipler sıradan bir okul türü olmanın ötesinde, tarihsel hafızası, toplumsal karşılığı ve medeniyet iddiası taşıyan kurumlardır. Bu okulların kuruluş fikri; din ile dünyayı, ilim ile ahlakı, bilgi ile hikmeti aynı zeminde buluşturabilecek insan yetiştirme idealine dayanıyordu ancak günümüzde bazı imam hatiplerde akademik kalite ile manevi ve fikrî derinlik açısından belirgin zayıflamalar öne çıkmaktadır.

Bu sorunun temel sebeplerinden biri, niceliksel genişlemenin niteliksel derinliğin önüne geçmesidir. Çok sayıda okul açılması tek başına güçlü bir eğitim iklimi üretmemektedir. Bazı kurumlarda öğrencilerin ne sağlam bir akademik donanıma ne de derinlikli bir düşünce ve ahlak perspektifine ulaşabildiği görülmektedir. Dinî bilgi çoğu zaman ezber düzeyinde kalmakta; tefekkür, hikmet ve entelektüel derinliği besleyen bir atmosfer yeterince oluşmamaktadır. Oysa kadim İslam medeniyetinin ilim anlayışı, yalnızca bilgi aktarmayı değil; insanı ahlaken ve zihnen olgunlaştırmayı esas alır.

Özellikle uluslararası imam hatip liseleri çok daha stratejik bir perspektifle ele alınmak zorundadır. Bu kurumlar, Türkiye’nin son yüzyıldaki en önemli eğitim ve medeniyet projeleri arasında yer alır. Bugün dünyanın 100’e yakın farklı ülkesinden gelen öğrenciler Türkiye’de eğitim görmekte; burada yalnızca diploma edinmekle kalmayıp kültürel bağ, aidiyet ve dostluk ilişkisi de kazanmaktadır. Önümüzdeki 20-30 yıl içinde bu öğrencilerin önemli bir kısmı kendi ülkelerinde rehber, asker, iş adamı, akademisyen, bürokrat, siyasetçi, kanaat önderi veya entelektüel olarak etkin roller üstlenecektir. Bu yönüyle uluslararası imam hatiplerde yetişen her öğrenci, Türkiye’nin yalnızca mezunu değil; aynı zamanda gönül elçisi ve kültürel temsilcisi niteliği taşımaktadır.

Buna rağmen mevcut tablo çeşitli kaygıları da beraberinde getirmektedir. Sayısal büyüme ile nitelikli eğitim arasında uyum tam olarak kurulamamıştır. Bazı okullarda müfredat eksiklikleri, ders materyallerinin yetersizliği, planlama dağınıklığı, çok dilli eğitimde yaşanan zorluklar ve uzun vadeli akademik vizyon eksikliği dikkat çekmektedir. En kritik meselelerden biri de bu kurumlarda yetişmesi hedeflenen insan modeline dair bütünlüklü bir eğitim felsefesinin yeterince netleşmemiş olmasıdır. Bu durum, zaman zaman ciddi bir yönsüzlük hissi doğurmaktadır.

Oysa bu okullar yalnızca din eğitimi sunan yapılar olarak değerlendirilemez. Uluslararası imam hatipler; klasik İslam ilim geleneği ile modern akademik düşünceyi, ahlaki terbiyeyle entelektüel üretimi, yerel aidiyetle küresel ufku bir araya getirebilecek güçlü bir potansiyel taşımaktadır. Bu potansiyelin açığa çıkabilmesi için nicelikten ziyade niteliği merkeze alan yeni bir yaklaşım gereklidir.

Öğretmen seçiminden müfredat tasarımına kadar birçok alan yeniden düşünülmelidir. Bu kurumlarda görev alacak eğitimcilerin yalnızca branş bilgisiyle yetinmemesi; temsil gücü, kültürel birikim, yabancı dil yeterliliği ve medeniyet perspektifi açısından da donanımlı olması gerekir. Öğrenciyi yalnızca sınavlara hazırlayan bir yapı yerine; düşünmeye, okumaya, tartışmaya ve anlam üretmeye yönlendiren güçlü bir eğitim dili kurulmalıdır.

Çünkü imam hatiplerin geleceği yalnızca bir okul tartışması değildir. Bu mesele aynı zamanda Türkiye’nin medeniyet tasavvurunun, kültürel etkisinin ve İslam dünyasıyla kuracağı uzun vadeli ilişkinin de merkezinde yer alır.

Proje okulları etrafında süren tartışmalar da eğitimde fırsat eşitliği meselesini yeniden görünür kılmaktadır. Belirli okulların sembolik başarı merkezlerine dönüşmesi, diğer kurumlarda aidiyet duygusunun zayıflamasına yol açmaktadır. Eğitim politikalarının amacı birkaç vitrini parlatmak yerine, bütün sistemi aynı anda güçlendirecek bir denge kurmak olmalıdır.

Dijital Çağda Kaybolan Dikkat ve Anlam Arayışı

Çağımızın en belirgin kırılmalarından biri, dikkat sürelerinin giderek daralması ve zihinsel sürekliliğin parçalanmasıdır. Dijital kültür, insan zihnini sürekli uyarılan fakat nadiren derinleşebilen bir algı düzenine sürüklemektedir. Sosyal medya akışları, kısa video döngüleri ve ekran merkezli yaşam biçimi; düşüncenin ritmini hızlandırırken, tefekkürün doğal akışını zayıflatmaktadır. Sürekli uyaran altında kalan bir zihin, süreklilik taşıyan bir düşünce hattı kurmakta zorlanır; böylece bilgi artar, fakat anlam katmanları incelir.

Bu durum yalnızca akademik başarıyla sınırlı bir mesele olarak kalmamakta, insanın iç dünyasında çok daha sessiz ve derin kırılmalar üretmektedir. Gençler bugün yoğun rekabet baskısı, geleceğe dair belirsizlik, yalnızlık duygusu ve anlam arayışının ağırlığı arasında sıkışmış bir ruh hâli içinde yaşamaktadır. Eğitim yapısı ise çoğu zaman öğrenciyi ölçülebilir performans göstergeleri üzerinden tanımlamakta; ruhsal dengeyi, duygusal dayanıklılığı ve manevi derinliği arka plana itmektedir.

Oysa insan, salt zihinsel kapasiteyle açıklanabilecek bir varlık değildir. Kalp, ruh ve anlam ihtiyacı, varoluşun kurucu unsurları arasında yer alır. İnsan olmanın özü, yalnızca öğrenme yeteneğiyle sınırlı kalmaz; öğrenilenin iç dünyada karşılık bulması, anlam katmanlarına yerleşmesi ve ahlaki bir bütünlük içinde yeniden inşa edilmesiyle tamamlanır. Modern dünyanın en görünür açmazlarından biri, insanı teknik başarıyla tanımlarken onun iç dünyasında sessiz boşluklar ve derin bir yabancılaşma üretmesidir. Bu nedenle eğitim, meslek kazandırmaya indirgenmiş dar bir hazırlık alanı olarak ele alınamaz; insanın kendisini, hayatı ve varoluşu idrak ettiği geniş bir anlam yolculuğu olarak düşünülmelidir.

Kültür ve sanat alanındaki zayıflama da bu anlam kaybının en görünür yansımalarından biridir. Musiki, edebiyat, estetik duyarlık ve geleneksel sanatlarla bağın zayıflaması, yalnızca bilgi eksikliği üretmez; aynı zamanda hafıza sürekliliğini ve aidiyet bilincini de aşındırır. Kültür, geçmişten devralınan durağan bir miras olmaktan ziyade, kimliği sürekli yeniden üreten canlı bir anlam dokusudur. İnsan bu dokudan uzaklaştıkça hem kendisini hem de yaşadığı toplumu anlamlandırma imkânı daralır.

Türk musikisi, klasik edebiyat, mimari estetik ve geleneksel sanatlar eğitim hayatının doğal bir parçası hâline gelmeden güçlü bir kültürel aidiyet inşa etmek zorlaşır. Benzer biçimde sosyal ve sportif faaliyetler de yalnızca tamamlayıcı etkinlikler olarak görülmemelidir; bunlar şahsiyet gelişiminin, karakter inşasının ve toplumsal uyumun temel bileşenleri arasında yer alır.

Eğitimin Özünü Yeniden Hatırlamak

Eğitimin en derin ve en kalıcı zemini, çoğu zaman görünmez bir şekilde işleyen aile yapısıdır. Çocuğun karakter haritası, önce ev içindeki ilişkilerde şekillenir; sevgiyle kurulan temas, merhametle örülen dil, sorumlulukla beslenen düzen ve ölçü duygusuyla yerleşen davranış biçimleri, hayatın ilk yıllarında sessizce inşa edilir. Okul ise bu zemini ya besleyen bir iklim hâline gelir ya da zaman zaman onu zayıflatan bir etki alanına dönüşür. Bu sebeple sağlam bir karakter inşası yalnızca akademik yapılarla açıklanabilecek bir süreçten ibaret görülemez; kökleri hayatın gündelik akışında, ilişkilerin ahlaki dokusunda ve evin görünmeyen terbiyesinde yer alır.

Değerler eğitimi bu bağlamda, müfredatın içine eklenmiş birkaç başlık ya da dönemsel bir program alanı şeklinde daraltılamaz. Değer ancak yaşanan bir atmosferde karşılık bulur. Çocuk ahlaki kavramları soyut tanımlardan önce, canlı örnekler üzerinden öğrenir. Adaletin nasıl tecelli ettiğini görmek, merhametin nasıl hissedildiğini deneyimlemek ve doğruluğun nasıl bir hayat ürettiğine şahit olmak ister. Bu şahitlik, eğitimin en kalıcı öğrenme biçimini oluşturur.

Bugün eğitim sisteminin en temel ihtiyacı, yeniden “terbiye” fikri etrafında düşünmektir. Terbiye, yalnızca bilgi aktarımıyla sınırlı bir süreç olarak görülemez; insanın iç dünyasını derinleştiren, davranışlarını anlamla buluşturan ve kişiliğini olgunlaştıran bir inşa biçimidir. İslam düşüncesinde “insan-ı kâmil” tasavvuru da bu ufku işaret eder: bilgiyi hikmete dönüştüren, ahlakı davranışa yansıtan ve varoluşunu sorumluluk bilinciyle bütünleştiren insan modeli.

Öte yandan eğitim yapısı, giderek artan proje, rapor ve evrak yükü arasında asli yönünü kaybetme riski taşımaktadır. Öğretmenin zihinsel ve duygusal enerjisi, öğrenciden çok bürokratik süreçlere yönelmekte; bu durum eğitim ilişkisinin canlılığını zayıflatmaktadır. Oysa eğitimin gerçek gücü, kâğıt üzerinde üretilen belgelerde değil, öğretmen ile öğrenci arasında kurulan doğrudan ve canlı etkileşimde ortaya çıkar.

Ders saatlerinin artırılması ya da takvimin yoğunlaştırılması gibi nicelik temelli yaklaşımlar, tek başına kalıcı bir iyileşme üretmez. Eğitim, özünde bir anlam kurma sürecidir; insan zihni yalnızca anlamlı bütünlükler içinde öğrenmeyi içselleştirir. Parçalanmış bilgi yığınları kalıcı bir düşünce üretmek yerine, geçici bir hatırlama düzeyi oluşturur.

Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, yeni sloganlar ya da geçici düzenlemelerden öte; daha sahici, daha derinlikli ve daha tutarlı bir eğitim tasavvurudur. Bilgiyi hikmetle, başarıyı ahlakla, özgürlüğü sorumlulukla buluşturan bir yaklaşım… İnsanı yalnızca sınavlara hazırlayan bir yapı yerine, onu hayatın anlamına hazırlayan bir eğitim ufku…

Çünkü eğitim, yalnızca meslek kazandıran bir süreç olarak ele alınamaz. Eğitim, insanın kendini, toplumu ve yaratılış hikmetini idrak etme yolculuğunda ona istikamet kazandıran bir irfan alanıdır.

Yazıyı Paylaş:

Mustafa GÜLALİ

Yazar

Dergibi editörü.

İbrahim | 24 Güzel söz; kökü yerde, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer.

Öykü Mahzeni

  • All Posts
  • Öykü Mahzeni
Küçürek Öyküler IV

21 Mayıs 2026/

“Şimdi Soralım” dedi Yalçın Koç:“Eflatun kimdir?”Cevap verelim:“Anadolu mayası itibariyle Eflatun, Musa’nın kelam ilmini, malumat dairesinde kısmen alarak, Grek teolojisinin zemininde...

Üryan Söylenişler

  • All Posts
  • Üryan Söylenişler
İki. Ağyar Gider Yâr Kalır

3 Mayıs 2021/

“Aldı benüm gönlümi n’oldugum bilimezem Yavı kıldum ben beni isteyüp bulımazam” Yunus Emre Bahar yitikçiler çarşısıdır. Baharda öten her bülbül,...

Röportaj

  • All Posts
  • Röportaj

Kusurlu Yazılar

  • All Posts
  • Kusurlu Yazılar
Hasan Yılmaz

18 Ekim 2017/

Dün şair Hasan Yılmaz‘la beraberdim. Uzun süredir görüşme planları yapıyorduk ve bir türlü bir araya gelemiyorduk. En sonunda “artık emekli...

Edit Template