Erhan Genç’in Kimsenin Atlamadığı Balkonlar adlı son öykü kitabı Eylül 2021’de Dergâh Yayınlarından çıktı. Genç’i 2017’den bu yana dergilerden takip ediyorum. 2018’de yayımladığı Şimdilik Havadisler Bunlar adlı öykü kitabından sonra sıkı takip ettiğim isimler arasına girdi. Diyebilirim ki Kimsenin Atlamadığı Balkonlar’da yer alan çoğu öyküsünü de dergilerden okudum. Ayrıca Dergâh dergisinin 358. sayısında (Aralık – 2019) yayımlanan Bir Eylül Cemresinin Hazin Sonu adlı öyküsü Edebiyat Ortamı Öykü Yıllığı 2020’de ve yine Dergâh’ın 369. sayısında yayımlanan (Kasım 2020) Kanat Sesi adlı öyküsü de Edebiyat Ortamı Öykü Yıllığı 2020’de yer aldı.
Yazar öykülerinde “modern insan” ana izleğinden yola çıkarak onun sorunlarını, alışkanlıklarını, öğrenme biçimini, yalnızlığını, çıkmazlarını, sıkışmışlığını konu ediniyor. Dil kullanımındaki doğallık ve rahatlık dikkatlerden kaçmıyor. Öncelikle bir öykünün kalitesini, konusuna hâkim anlatıcılar belirler. Yazar çoğu öyküsünü tanrısal bakış açısı denilen üçüncü tekil anlatıcı diliyle anlatıyor. Kurgu, her şeye hâkim bir ses eşliğinde işliyor. Şimdiki zaman içerisine sıkıştırılmış, peş peşe olaylar ve hareketler zinciri gözlem gücü yüksek bir anlatıcının dilinde su gibi akıyor.
Kitapta toplam on iki öyküye yer verilmiş. Kule Plaza adlı ilk öykü Panoptik Plaza adıyla Post Öykü dergisinin 38. sayısında (Ocak-Şubat 2021) yayımlandı. Yazarlar önceden yayımladıkları öyküleri kitaplarına alırken ekleme ve çıkarmalar yapıyorlar. Bu durumu öykünün isminin değiştirilmemesi şartıyla normal karşılıyorum. Hatta kitabın sonraki baskılarında bile ana iskelete dokunmadan metne küçük dokunuşlar yapılabilir; konuyu ya da olayı güçlendirecek yeni ifadeler eklenebilir. Baş döndürücü bir değişimin yaşandığı, her şeyin acımasızca eskitildiği şu çağda bahsettiğim bu küçük düzeltileri bir değiştirme işi olarak da görmemeliyiz. Konuya dönecek olursam Panoptik Plaza adını öykünün temasına çok daha uygun bulmuştum.
Peki, nedir bu panoptik? Wikipedi’den “panoptikon” maddesine baktığımızda konunun daha da aydınlandığını göreceğiz: “İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir. Tasarımın konsepti gözetlemeye izin verir. Şöyle ki; bütünü (pan-) gözlemlemek (-opticon) anlamına gelen bu tasarım birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu. Her hücre bu halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı.”
Yazar bu öyküde, bütünüyle şeffaflaşan, handiyse bireyin her ânının izlenebilir olduğu bu çağda Bentham’ın hapishane modeline benzer bir planla inşa edilmiş iş merkezinde çalışan bir kadın kahramanın mesaisini anlatıyor. İnsanların güven problemi yaşadığı bir dünyada gözetlemenin tek çare olduğunu dayatan sistemin, insanın ruhunda açtığı derin yaraya bebeğini bakıcıya bırakan bir iş kadınının tedirginliğini ve gerilimini anlatarak dokunuyor. İş merkezinin ortasındaki kulede her ânı müdürleri tarafından gözetlenen çalışanlardan Buse öykü karakteri bu durumdan çok rahatsız olsa da benzer bir eylemi kendisi çocuğu için yapmak zorunda kalıyor. Evine yerleştirdiği kamera sistemini cep telefonu uygulamasından açarak bir yandan çalışırken bir yandan da bakıcısının ve çocuğunun evdeki yaşamını gözetlemek zorunda kalıyor. Yazar böylesi çelişkili bir durumu, kadın ruhunun inceliklerine, hassasiyetlerine inerek kabul edilebilir bir ölçüde dengelemeyi başarıyor.
Yeri gelmişken öykülerin çoğunda durağan karakterlere rastlıyoruz. Genç’in karakterlerinin çoğu günlerini ekran başında geçiriyor. Neredeyse iki yıldan bu yana yaşamakta olduğumuz salgının dayattığı zorunluluklardan biri de insanı dört duvar arasına hapsetmek oldu. Bu zorunluluk beraberinde başka zorunlulukları da doğurdu. İnsanlar zamanlarının büyük bölümünü ekranların önünde geçirmeye başladılar. Telefonla konuşmaktan ziyade telefona bakmak bir alışkanlık haline geldi. Ekrana düşen bildirimlerdeki simge ve sembollerin hayatımızda bir karşılığı var artık. Modern insan emojilerle iletişim kuruyor. Yazar şimdilerde ekran dili olarak tanımladığımız bu görüntülerin insan davranışlarına yansıyan yönünü öykülerinde başarıyla kullanıyor. Ara yüz, ctrl+z, ctrl+a, delete gibi bilgisayar terimlerinin ekran önünde oturan durağan bireyin yeni davranış kalıpları olduğunu görüyoruz.
Bir Eylül Cemresinin Hazin Sonu öyküsü belediye başkanlığına yazılan dilekçenin ekidir aslında. Öykü bir dilekçeyle açılır ve dilekçenin iki eki vardır. Öykü, dilekçenin birinci eki olmasına karşın aynı zamanda bir savunma niteliğindedir. İkinci ek ise öyküde anlatılan mekânı görünür kılmak açısından öykünün bir parçası olarak düşünülmüş daire planıdır. Kitaba isim verilirken genellikle kitaptaki öykülerden birinin adı seçilir. Erhan Genç kitabına bu öyküde yer alan bir cümleyi ad olarak seçmiş. Öyküde merhum Sezai Karakoç’un Balkon şiiri bir alt metin olarak karşımıza çıkıyor: “Bana sormayın böyle nereye / Koşa koşa gidiyorum / Alnından öpmeye gidiyorum / Evleri balkonsuz yapan mimarların” Bir rüya anlatısı ile açılan öyküde, minarelerdeki şerefeleri müezzinlerin bir balkon gibi kullanıldıklarını görüyoruz. Yazar bu absürt durumu bir rüya atmosferi içinde sunarak kabul edilebilir bir kıvama getiriyor. Genç, öykünün yazınsal ilkelerinden sapmadan alt gelir grubu için inşa edilen balkonsuz binalara eleştirel bir gözle bakıyor. Balkon şiirine gönderme yaparak şu cümleleri kuruyor: “Ayaklarımın altındaki şehrin yüzlerce binasında binlerce balkon takılıyor gözüme. Neredeyse her dairenin, ufak da olsa bir balkona sahip olduğu dikkatimi çekiyor. Kimi müteahhitlerin en kötü giriş katlarından sonra evlere metrekare kazandırmak için çıkmalar yaptığını ve bu çıkmalara da birer ikişer balkonlar kondurduklarını fark ediyorum. Balkonsuzluğun ezikliğini hissediyorum. ‘Alt gelir grubu’nun ne demek olduğunu şimdi anlıyorum. İçimden bu şehirdeki TOKİ’leri kutu gibi ve balkonsuz yapan mimarların alnından öpmek geçiyor.”
Modern öyküde kullanılan bu tür göndermeler sanat yapıtları arsında bir geçirgenlik olduğunu gösteriyor. Her yapıt kendinden öncekinin bir süreğidir. Öykü de gönderme yapılan bir şiir olsa da her iki metnin alt metninde ortak bakışların olduğunu görmek mümkün.
Bir kurmaca metninin bizi heyecanlandıran özelliklerinden biri de oyunsu bir haz vermesidir. Dram denen kavramın aslı da oyundur. Hayatın kendisi de oyundur aslında. Yanılsama olmasaydı gerçeklikten bahsedemezdik, oyundan da… Yazar kimi metinlerinde kurmacayı şaşırtma etkisi üzerinden sürdürürken kiminde oyun içinde oyun kurarak anlatıyor öykülerini.
Bisiklet, Koltuk ve Olcay adlı öykü ikinci tekil şahıs anlatıcı ağzından anlatılıyor. Bir kaza sonucu sakatlanan öykü karakteri Adalya üzerinden anlatılan ve ayrılıkla son bulan bir aşk öyküsü bu. Öykünün şaşkınlık uyandıran etkisine gelince, Adalya karakterinin bir kedi olduğunu anladığımızda ortaya çıkıyor.
Başta da söylediğim gibi Kanat Sesi adlı öykü 2021 öykü yıllığında yer alan öykülerdendi. Yazar bu öyküde modern aileye odaklanıyor. Kalbinde ve kafasında bitirdiği bir ilişkiyi kör topal sürdürmeye çalışan Kenan ile bozulan ilişkilerini psikolog yardımıyla onarmaya çalışan Selma’nın yaşadığı gerilimli süreci anlatan bir öykü okuyoruz. İlginç olan şu ki öykü karakteri Selma’nın destek aldığı psikolog bir kadın, lakin Kenan’ın içini döktüğü kişi onu Selma’dan daha iyi anlayan Duru yardımcı karakteri oluyor. Kanat Sesi konusu ve yardımcı karakterlerin konumu gereği üretecekleri çatışmalardan dolayı çok daha uzun bir öykü olabilecekken belki de yazarın birtakım kaygılarından ötürü kısa tuttuğunu düşündüğüm bir metin olarak aklımda kaldı.
Yine kitapta kurgu ve anlatım açısından çok güçlü bulduğum öykülerden biri de Kimse Yüzüne Bakmıyor Mavi Boncukların adlı öykü oldu. Sevde öykü karakterinin başından geçen ilginç bir mülakat hadisesi anlatılıyor. İş başvurusu yaptıkları şirketin ön elemesinden geçen adaylar grup mülakat yöntemiyle elemeye tabi tutulurlar. Şirkete iş başvurusunda bulunan iki yüz altmış altı adayın sosyal medya profilleri incelenerek içlerinde en az lekeli olan sekiz kişi mülakata çağrılır. Bu sekiz kişi de toplu mülakatta bire indirilecektir. Elemeyi ise bilgisayarın onlara verdiği yönergeler doğrultusunda adayların kendileri yapacaktır. Öykü, son zamanlarda barındırdığı olumsuz unsurlara rağmen egemen sistemin oyun kurucularını alttan alta eleştiren Güney Kore yapımı Scout Game adlı Netflix dizisinin alt metniyle benzerlikler taşısa da “leke” imgesi üzerinden egoya projeksiyon tutması öyküyü orijinal kılıyor.
Yazar öykülerinde işlediği konuları tümüyle bizim dünyamızda karşılığı olanlardan seçiyor. Bu da öykülerin akılda kalmasını sağlıyor. Kitabı bu yazıyı kaleme almadan çok önce okudum. Buna rağmen metinlerdeki karakterler, kullanılan malzemeler, anlatım biçimleri aklımdan çıkmadı, çıkacağını da düşünmüyorum.
Mühendisten Temiz adlı öyküde devlet memuru olan öykü karakterinin ek iş olarak internet üzerinden araba satma stratejisi konu ediliyor. Öykü karakteri ekrana yazdığı tanıtım metni ile gerçekler arasında bir vicdan muhasebesine giriyor.
Yazar Hayat Bandersnatch öyküsünde etkileşimli sinemanın ilk örneği olan Bandersnatch filmine sadece başlıkla değil öykünün kurgusuyla da bir gönderme yapıyor. Yapımcı filmin bazı bölümlerinde seyirciye seçenek sunarak filmi seyircinin yönlendirmesine izin veriyor. Mesela, bir aktörün dinlemesi gereken müziği ya da giymesi gereken kıyafeti seçme hakkı tanıyor seyirciye. Seyirci kumanda ile seçeneklerden birini onayladığında filmin akışı algoritmanın önerdiği yöne doğru evriliyor. Öyküde de tıpkı bu deneyime benzer bir olay anlatılıyor. Öykü karakterinin bozulan çamaşır makinesinin tamiri için aradığı servis telefonunda, onu karşılayan telesekreterin yönlendirmesi karşısında yaşadığı durum ironik bir dille anlatılıyor.
Genç’in Sokak Lambalarının Altından Geçtikçe adlı öyküsü, öykü metni üretiminde karakter yaratma sürecini anlatıyor. Başlangıçta yazarın zihninde tasarladığı karakter, bir zaman sonra yazarı yönlendirmeye başlıyor. Çoğu öykü ve roman okuyucusu anlatıcının veya baş karakterin yazarın bizatihi kendisi olduğunu düşünür. Oysa metnin ilerleyen bölümlerinde yazarın zihninde tasarladığı karakterle yaratılan karakter arasında sürpriz farklılıklar oluşmaya başlar. Yazar olayın akışına göre ipi gevşetmek, baştaki o sıkı kontrolü bırakmak zorunda kalır. Bu metinde de senaryo yazarının yarattığı karakterin yazarı yönlendirmesi yine ironik bir dille anlatılıyor.Kimsenin Atlamadığı Balkonlar için söylenecek son cümle şu olmalı: Öyküler bitse de gizemi, şaşkınlığı, etkisi bitmiyor.












