Bizler; bir kısım insanlar hasta, sakat ve yaşlı bir hayatı yaşıyormuşuz gibi hissediyoruz çoğu zaman. Gecenin karanlığı gündüzlerimize de karışıyor. Yeni bir güne daha kavuştuğumuz için şükredeceğimiz yerde, ‘yaşanacak bir gün daha’ deyip kahrediyoruz. Arkadaşlıkların pamuk ipliğine bağlı, dostluklarınsa ‘Görürsen selam söyle!’ mesabesinde olduğunu düşünüyoruz. Ve diyoruzki birbirimize, ‘Terazinin kefesi tepetaklak!’ Kosova’da, Bosna’da patlayan her bomba yüreğimizde patlıyor. Kuru ekmeğe muhtaç bıraktığımız Afrikalı küçümen, göğüsünde süt kalmamış bir ana kadar açız biz. ‘İç lisanımızı anlatmaya mecali yok tedavüldeki kelimelerin’ diyoruz ve susuyoruz çoğu zaman. ‘Söyleyenler bilmez, bilenler söylemez’ diyor içimizden biri. Söyleyemiyoruz ve bilmiyoruz ne istediğimizi. Sevgisizlik ve samimiyetsizlik çetesinin içimizde kol gezdiğini hissediyoruz. Kalpten kalbe giden yolda pasaportlar hileli, şifreler çözümsüz. Şükür nedir bilmeyiz biz. Bir lokma, bir hırkayla asla yetinmeyiz! Markalarımızı seviyoruz, etiketlerimiz bir muska gibi hep üstümüzde. Bizler delikanlı, genç, orta yaşlı ve ihtiyar insanlarız. Varoşlarda, yalılarda ve fildişi kulelerde yaşarız. Yani ki biz, her meslekten ve her yaştanız. İç lisanımızı kimseler anlamaz bizim. Anlatacak oluruz, kelimeler içi boş baloncuğa dönüşüverir. Acıdan morlaşan şiirler, katmerleşen hikayeler birikir içimizde. Her birimiz ayrı duraklardayız ve dilden değil, halden anlayan birilerini bekleşir dururuz boynu bükük, yüreği burkuk… Biz, bir kısım insanlarız ve hepimiz mutsuzuz aslında.