Muzaffer telefon edecekmiş, kabine girdi. Siyah, kaba çantasını bıraktı yanıma. Doğrusu ya, alışık olmadığım eşyâ ile birlikte görünmek hiç hoşuma gitmez. İki kabinin arasına, az önümde kalan çantayla alâkalı değilmişim gibi durdum. Biraz caddeden gelip geçenlere, biraz Muzaffer’e bakıyordum. Henüz numarayı düşürememişti. Belki de meşgul çalıyordu. Caddenin aşağılarında ufak bir kaza oldu. Ne bir fren, ne korna sesi duymuştum. Yalnız, trafik polisiyle birlikte, sanki vazifeliymiş gibi oraya koşturan bir dolu insan.. Önemli birşey yoktu herhalde. Kalabalık çabuk dağıldı. İçlerinden biri, çirkince bir kız takıldı gözüme. Belki kazanın kalabalığından bile değildi. Belki sadece o sırada oradan geçiyordu. Acele adımlarla yürüyor, her fırsatta yanından geçen birine bakıyordu. …Ve bu biri genellikle genç bir erkek oluyordu.
“İyi günler efendim!?”
Ses uzaktı. Muzaffer, nihayet aradığını bulmuş, konuşuyordu işte. Yüzünü görebildiğim ânlarda nasıl gülümsediğini farkedebiliyordum. Ne kadar da masum görünüyordu koca adam. Kimbilir, yine nerelerden taşıyıp getirdiği ince sözler sıralıyordu. Boşta kalan eli, bir, yüzüne doğru çıkıyor, saçlarını düzeltiyor; bir, aşağı düşüp ceplerini karıştırıyordu. Şaşkın bir hâli yoktu ama. Duyabildiğim kadarıyla konuşmalarından ve dudaklarının tedirginlikten uzak hareketlerinden anlıyordum, düzgün konuştuğunu. Birazdan kapıyı araladı. Ahizeyi elinden bırakmadan kafasını uzattı.
“Sevdâ’ya bir jeton..” dedi.
Ceplerimi yokladım. İki büyük jeton bulup verdim. Aynı ânda, diğer yandaki kabinin kapısı gıcırdadı. Bu kabinler arasında, kapısı sağlam olan yoktur zâten. Ya açılıp kapanmazlar, ya hiç yokturlar ya da böyle gıcırdarlar hep. Dönüp o yana baktım. Çirkin kızdı bu. Telefon ediyordu. Bana arkası dönüktü de, yüzünü göremiyordum. Doğrusu, böyle yakından ama yine de arkadan bakılınca hiç de fenâ görünmüyordu. Klâsik bir elbise giyinmişti; ne demekse? Romantik bir hâli vardı. İçim ısındı birden.
Yukarıdan, gördüğü her insanla konuşan, herkesi tanıyormuş edâsıyla yaşlı bir adam geliyordu. Az önce görmüştüm onu; Muzaffer, Sevdâ’ya bir jeton istediğinde. Çok yaşlıydı. Bir hastalığı var gibi değildi gerçi. İki elinde de birer baston taşıyordu. O güne kadar hep, insanların bastonları taşıdığını, ancak arasıra yere şöyle bir dokundurduklarını düşünmüştüm. Bu sefer durum farklıydı. Bastonların uç kısımları, delta gibi üç ayağa ayrılmıştı. Tutulacak yerleri de iki uçluydu. Adam, bu tuhaf şeyleri sıkıca tutuyor; birini kaldırıp, hemen yirmi santim kadar ileri koyuyor; o taraftaki ayağıyla, bastonun hareketinden daha yavaş olmak üzere bir kısa adım atıyordu. Bu seriyi diğer ayağıyla tamamladığında ise son bulunduğu yerden yirmi santim ileride oluyordu. Aramızda yarım metre kadar kalmıştı ki, önüne kırık bir kaldırım taşı çıktı. Büyükçe bir tümsekle karşılaşmış karıncalara benziyordu şimdi. Kaldırım kırığına bakarken, “Etrafından mı dolaşsam, üstünden mi geçsem?” diye düşündüğünü anlardınız.
Muzaffer’e bir göz attım. Kâh konuşuyor, kâh dinleyip gülümsüyordu. Ne kadar da gevezeymiş meğer; ya karşıdaki ya da Muzaffer..
Diğer tarafta çirkin kız, yüzünü, biraz daha görebileceğim gibi çevirmişti. O gülümsemiyordu ama. Sanki, ayrılık öncesi bir son konuşmadaymış gibiydi. Daha bir ısındım kıza.
“İyi yapamıyorlar şu kaldırımları!” diye sızlandı yaşlı adam.
İster istemez başımı çevirip, ilgileniyormuş göründüm. Kaldırım kırığının tam üstündeydi. Bir yirmi santim daha ilerlediğinde kurtulacaktı. Bir de her adımdan sonra birkaç dakika dinlenmese..
“Yaşlısı var, genci var, değil mi?” dedi sinirle. “Belediyecilik bu mu?”
“Ya!..” diye cevap verdim.
Bu “ya” onu çok sevindirmişti.
“İnsan, hiç düşünmez mi… ” diye başladı bir söze. Baktım, arkası gelecek gibi, başka şeylerle ilgilenmeye koyuldum. Arabalara, karşı kaldırımda yürüyenlere baktım biraz. Bu arada, bir ara Muzaffer, telâşlı gölgesiyle önümden iki kere geçti. İlkinde aşağıya doğru ve ikincisinde, elinde yeni jetonlarla tekrar kabine.. Çirkin kızla da bakıştık birkaç kere. Kız da gülümsemeye başladı bu sefer. Hattâ -sebebi benmişim gibi geliyor bana-, telefonu kapatıp dışarı çıktı. Beklemeye koyuldu. Boş kabinin önünde niye bekler ki bir insan? Devamlı meşgul çıkan bir numarayı tekrar aramak için mi? Bunu belirten bir cevap verebilse rahatlayacaktı kız. Ama kim soracaktı soruyu?
Yaşlı adam ilerlemiş, beni geçmek üzereydi. Son sözlerini duyabildim.
“…engelli koşardım gençliğimde. Yaa!”
Gülebilirdim, gülmedim.
Muzaffer konuşuyor, kız bana bakıyordu. Ellerim boş kalmasın diye bir sigara yaktım. Sanki az önce çay içmişim gibi iyi geldi sigara. Derin birkaç nefes çektim. Rahatladım. Ne zamandır ilgilenmediğim siyah, kaba çantaya bir göz attım. Ne de olsa, çalınmamalıydı.
Yoldan bir arazöz geçti sonra. Akşama yakın, sıcak bir vakitti. Serinledik hep beraber. Kız serinledi, yaşlı adam, ben serinledik. Belki Muzaffer bile serinlemişti. Yine de, az sonra ter içinde çıktı kabinden.
“Kardeşim…” dedi, devamını getirmedi.
Hep böyle yapardı zaten. Alışmıştım. Biraz sonra, bir sebeple nasıl olsa anlatacaktı herşeyi. Üstelemedim. Çantasını yerden aldı, yürüdük. Kızın önünden geçerken,
“Ne güzel şey!” diye fısıladım.
“Yaa!” dedi, hiç bakmadan.
Daha çok gülümsedi kız. Yıllardır tanışıyormuşuz gibi baktı. Yaşlı adamın yanından geçtik, hızla. Kavşakta kırmızı ışığa rastladığımızda Muzaffer daha fazla dayanamadı. Yavaşça bir omzuma dokundu. İçlendi.
“Sevdâ güzel şey!..” dedi.

%d blogcu bunu beğendi: