Tarikata girdiğimin ilk haftasıydı. Arkadaşlarım üzerimdeki kıyafetin bir dervişe yakışmadığını açıkça söylediler. Kendime hayretle baktığımı hatırlıyorum. “Şeyhin karşısına bu kıyafetle mi çıkacaksın? Daha ilk görüşünde mübareğin senden yüz çevirmesini mi istiyorsun? Sen salon erkeği değilsin, sakın aklından çıkarma; derviş oldun sen derviş Davut Efendi!” Şaşırmıştım, utanmıştım hatta pişman olmuştum.

Oysa özel biriyle görüşeceğimi bildiğimden ceketimi kuru temizlemeye vermiş, iki gün süveterimin üstünde dedemim yeleğiyle dolaşmıştım. Biri beyaz biri Ecevit mavisi iki gömleğim vardı. Beyaz ötekine nazaran daha yeniydi. Gömleğin koltuk altı ve yaka içi sararmıştı. Olsundu, takvimlerdeki pratik bilgiler içeren yaprakları toplar zarflarda konularına göre tasnif ederdim hep. Temizlikten bahsedenleri “TEMİZLİK” yazan zarfta, tamir işlerinden bahsedenleri “TAMİR” yazan zarfta biriktirirdim. Belki elli kadar zarfım vardı. En müşkül zamanlarda beni dardan kurtaran bilgi zarflarımdı bunlar. Sadece pratik bilgiler değil “SAĞLIK”, “GÜZEL SÖZLER”, “OYUN”, “ŞAKA”, “TEKERLEME”, “MANİ” ne ararsan vardı, derde devadan gayrı. Üzerinde “TEMİZLİK” yazan zarfı açtım. Ter sarısı nasıl beyazlatılırdı? Temizlikle ilgili ne çok yaprak biriktirmişim. Bitkisel yağ lekesi, makine yağı lekesi, boya lekesi, salça lekesi, çimen lekesi, mürekkep lekesi, ruj lekesi… Tanrım ne çok leke varmış bu dünyada. Kumaş cinsine göre leke çıkarma yöntemleri ana başlığında ter lekesine ait bir alt başlığa rastladım. Tarife harfiyen uydum. Önce lekeli bölgeyi beyaz sabunla çitileyip üç saat kadar suda beklettim. İki su duruladıktan sonra bir leğen yarısı suya yarım çay bardağı çamaşır suyu ekleyip üç saat daha beklettim. Sonra bol suyla duruladım. Sıkmadan asılacak diyordu. Ben de öyle yaptım. Kar gibi bir gömleğim olmuştu. O günden beri tüm gömleklerimi hafif nemli alırım ipten. Öyle ütülerim.

Mübareğin beyaz rengi çok sevdiğini tüm gömleklerinin beyaz ve yakasız olduğunu duymuştum.

İkindi namazını evde pijamayla kılmış, akşamdan ütülediğim gri pantolonumun üzerine beyaz gömleğimi, onun üzerine lacivert ceketimi giymiştim. Ceketimin sağ yakası için “Muhammed” hattı işlenmiş gümüş yüzük kaşını söktürüp plakanın arkasına gümüş kaynağıyla iğne raptettirmiştim. Sağ yakamın üzerinde kimsede olmayan bir rozetim olmuştu.

Akşamdan siyah Nuri Leflef boyasıyla boyadığım ayakkabıları öğleye doğru badem yağıyla yumuşatıp siyah cilayla parlatmıştım.

Bana bir cübbe uzattılar. Bari bununla örtün dediler. Giyindim. Cübbe beni örtmedi.

Mübarek karşıdan göründü. Etrafı kalabalıktı. Benim etrafımda… Herkes elini öpmek, duasını almak, nazarına mazhar olmak için fırsat kolluyordu. Her zaman olduğu gibi yine en geride ben kalmıştım.

O kalabalıkta tümüyle görüyordum. O da beni görüyordu. İkimizin arasında ışıktan bir koridor açıldı. Birbirini görenlerde bu olur. Buna ilkin bakış derler. Bakışmak böyle bir şeydir. Fazlasını anlatamam. Ne kadar bakıştık hatırlamıyorum. Bakışırken unutursunuz. Neyi mi? Zamanı unutursunuz. Her bakış bir andır. Neyse daha fazla anlatamam.

Beni bakışıyla çağırdı. Buna işmar da diyebilirsiniz. Halden anlamazsanız işmardan da anlamazsınız. Daha fazla anlatamam.

Karşılaştık. Bakışma bitti. Zaman da bitti.

Çıkar, dedi. Cübbeyi çıkardım. At, dedi. Attım.

Sağ yakamdan öptü. Sağ elini omuzuma koydu.

Sağ elini öptüm.

“Zeytin çiçeği mi, iğde mi?” dedi.

İğde, dedim.