“Çocukken, göğün yerle birleştiği çizgide bulunmanın nasıl bir şey olduğunu merak ettiğinden, üşenmeyip o çizgiye yürürdün. Ancak birleşim hattının vardığın yerin daha ötesine taşındığını görürdün. Oraya ulaşmanın imkansızlığına ilişkin tecrübeden habersizlikleri anlaşılan bir yolcu gemisi ve birkaç balıkçı kayığı ufuktaki pürüzsüz yay’a ulaşmak hevesiyle suları yarıyorlar.”

Zaman dediğimiz mefhumla başı dertte olan biz insanlar, bu onulmaz derdi hafifletmek için midir nedir, kişisel tarihimizi mümkün olduğu kadar kalıcı kılmaya çalışırız. Bakın, ben yaşadım, diyebilmemiz için mutlaka söyleyeceklerimiz, anlatacaklarımız, başkalarına aktaracaklarımız, hatta, başkalarının tarihinde de yer almasını istediğimiz yaşanmışlıklarımız vardır.

Allah günahlarımızı affetsin, biz yaşlı ve mühmel insanlarızdır; çoğumuz yapacağımız şeyleri sonraki vakitlere bırakmayı iş ediniriz. Oysa sonraki vakitlerde dünyada olup olmayacağımıza dair bir bilgimiz yoktur. Ne yapalım ki ihmalkarlık da huylarımızdan bir huydur; üzerimize vacip olan işlerde dahi acele tabelasını söküp treni tehir ettirmekte mahirizdir. Genellikle o tren kalkmaz; bir gün nasıl olsa yaparım güvencesiyle sonraya bıraktığımız işler yapılmaz.

İhmalkarlığımız, yalnız yapmayı düşündüğümüz işleri ertelemekten ibaret olsa affedilebilir, mazeret buluruz. Üstümüze doğan güneşi, bizi selamlayan dolunayı, serinlediğimiz denizi, dağı, toprağı, konuştuğumuz görüştüğümüz nice farklı insanın farklılığını görmeyi, dibinde gölgelendiğimiz ağaçları, kuşları, çiçekleri, hatta modern hayatın ademoğlunu mahkumu ettiği alet ve aygıtları… hasılı, gördüğümüz, konuştuğumuz, bir şekilde ilişkimiz olan nesneleri, koskoca dünyayı ihmal ederiz. Bu, biraz da kaçınılmazdır belki; belki herkesten her şeyi kayıt altına almamız beklenemez; ne var ki “biz”den kastım eli kalem tutan zevatla mahduttur.

Şimdi, bu adam pek yazı filan da yazmaz ama, bunca sözü niye söyledi, diyeceğinizi biliyorum. Bildiğim bir başka şey de, erbabının ilk satırda mevzua girip, bir atımlık barutunu isabetsiz harcamayacağıdır. Biraz sonra söyleyeceklerime zemin hazırladığımın, ihmalimi meşrulaştırma gayretinde olduğumun farkına varmışsınızdır.

Muhacir olduğu her halinden ve dahi eşkalinden belli olan Erdal Noyan’ın deneme kitabı Göç Vakitleri bundan iki yıl önce Vadi Yayınları arasından çıktığında kitabı kaşla göz arasında okumuş, kendi kendime bu kitap hakkında iki kelam etmeliyim, en azından sessiz kalmanın ağırlığını üzerimden atamalıyım diye düşünmüştüm. Sıcaklığımızı taşıdığındandır belki, kolay okunan, ancak kesinlikle sıradan olmayan Göç Vakitleri, ancak bir kardeşi dünyaya geldiğinde bu kadarcık hatırlandı, umarım hep hatırlayanlar bulunur ve unutulmaz.

Gerek Göç Vakitleri gerekse Zaman Irmağı yalnızca isimlerinin çağrışımlarıyla değil, içerikleriyle de gelip geçen hayatı anlama ve daha çok adlandırmaya yönelik, ona dışarıdan bakarak değil, ona karışarak, onunla birlikte akarak, göç ederek, yaşlanarak yazıldığı için belki, insan sıcaklığını taşıyor; okurken yola çıkmaktan, uyuyakaldığımız, kaçırdığımız sahneleri seyretmekten kendimizi alamıyoruz.

Yazarın denemelerinin önemsediğim yanı, insanın kendisiyle olduğu kadar, çevresiyle, doğayla, eşyayla ve kitaplarıyla kurduğu ünsiyeti sade ama basit olmayan bir anlatımla kayda geçirmesi. Sözcükler yer yer rahmetli Salah Birsel’i andırsa da, Noyan, kişi, olay ve nesnelere yaklaşımıyla kendine özgü bir anlatımı fazlasıyla başarmış. Muhteva ise Ahmet Rasim üstadımızda olduğu gibi her telden…

*Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı 346, Yıl Ağustos 2002