Sevgili Rilke, genç şaire mektuplar yazıp, o erkek güzeli gözlerinin nurunu ziyan etmeseydi kıyamet mi kopardı? Moliére üstadımız dünyanın bütün cimrilerini çileden çıkaracak bir oyun yazdı diye şu yüzünde güller açası dünyada cimriliğin ve cimrilerin köküne kıran mı girdi? Mekanı cennet olsun, Galip Dede, Hüsn ü Aşk’ı yazdığı için mi güzellikten ve aşktan yana içimiz sızlıyor, bir tuhaf oluyoruz?

Şimdi bir ara verelim ve birbirimizi duyabileceğimiz bir alana çıkalım. Yukarıdaki soruların kalabalıkta sorulduğunu, kalabalıklara teselli vermek için sorulduğunu sen de biliyorsun. Herkesle aynı dili konuşmadığın ama herkesi anlayabildiğin için ilgini çekmiş olmalı. Artık biz bizeyiz. Kendimize bir ada oluşturduk ve konuşlandık. Sen iyi bir okuyucu yerine kondun. Benim konduğum yerin nasıl bir yer olduğunu şimdilik sen tayin edeceksin. Şimdilik diyorum, çünkü ilerde tarih bu hakkı senin elinden alacak. Tarihin tahakkümünden ve tasarrufundan kurtulurken ona bir şeyler de sen ilave edebilirsin diyerek konuşmaya başlıyorum.

Birden “konuşma zamanı” diye bir yazı başlığı dikkatini çekiyor. Okumaya başlıyorsun: Sevgili Rilke, genç şaire mektuplar yazıp, o erkek güzeli gözlerinin nurunu ziyan etmeseydi kıyamet mi kopardı? İlgini çekmiş olmalı. Ben ne kadar soruyu ortalığa sormuş sansam da sen birden bu soruyu yanıtlaman gerektiğini düşünüyorsun.

İstersen konuyu biraz dağıtalım. Sonra nasıl olsa çala çala bir havaya getiririz. Bir havaya dönmese de olur. Havadan sudan yazılardan bir yazı der çıkarsın işin içinden. Adam havanda su dövüyor da diyebilirsin. Yazarı pek havalı da bulabilirsin. Şayet hoşuna gittiyse, sardıysa seni söylediklerim, adama bak, sözcükleri havalandırıyor diye bana iltifat da edebilirsin. Beni, iddia ederken ayaklarımın yere basamamasıyla, havada kalmakla da suçlayabilirsin. Hava cıva diye sayfayı yazarın yüzüne de kapatabilirsin. Bütün bunlar mümkün. Konuyu dağıtmadan diyemeyeceğim; konuyu dağıtmayı ben istedim ve şu anda benim istediğim oluyor. Aslında bu yazıyı okumaya devam ediyorsan, hala havandaysan, senin istediğin oluyor demektir.

Diyelim ki, dergiyi düzenli takip etmiyorsun, bir gazetenin kültür sanat sayfasında derginin tanıtım yazısını okudun. Yazarlar arasında benim adımı da gördün. Bir Mehmet Aycı okuyucusu olarak, yine benim yazarım neler söylemiş, hangi bakir mevzuları eşelemiş, hangi sıradan konuyu sıra dışı kılmış diye merak ettin ve bir dergi aldın. Sayfaları hızlı hızlı karıştırdın, buldun ve okumaya başladın. Değişiklik seni çekti. Allah Allah, üslup o üslup değil, sözcük seçimleri biraz farklı ama olsun, ana hatlarıyla bu yazı o kişinin yazısı, yani benim yazım, yani benim yazarımın yazısı. E, madem benim yazarım, ne yazmışsa mutlaka bir hikmeti vardır.

Şayet hikmetlendiysen sorun yok. Hiçbir şey anlamadan yazıyı bitirdin; vardır bunda bir hikmet ama, şimdi düşünmeye ve anlamaya zamanım yok, ileride yaş kemale erer, üstadın külliyatını yeniden gözden geçirirsem, bu yazı da kitaplaşan şanslı yazılar arasında yer alırsa, döner bir daha okurum, belki o zaman diyerek alnı öpülesi kafanın içindeki beyninin rahatını bozmak istemedin. Bir şey demiyorum canım, sen ilk olmadığın gibi son da değilsin, okuyucu huyudur.

Okuyucunun huyu kurumasın ve okumaya devam etsin, devam etmese de olur, çünkü o daima aldatılmaya, ağlatılmaya, aydınlatılmaya, avutulmaya mahkumdur. Bir zindan içerisindedir. Yazarı ben yarattım zindanı. Sanki okuyucu olmasa, benim yazdığım şu mübarek yazı sen sevgili okuyucu tarafından döne döne kıraat edilmese ben olmayacağımdır. Oysa ben yazdığım için sen okuyucu sıfatını kazanıyorsun. Ben seni anlatıyorum. Kendimi senleştiriyorum. Sen kendini benim yerime koyuyorsun. Amerika’nın Irak’ı işgaline benim gözümle bakıyorsun. Türkiye’nin batıya kaymasını ben söylediğim için fark ediyorsun. Ben yazdığım için kan oluyor bütün kelimelerin altında, ben yazdığım için çok bilenmiş yüreğini alanlara çekiyorsun, ben söylediğim için edediyyen bana ve ırkıma izmihlal olmuyor, ben yazdığım için evleri balkonsuz yapan bir mimar arıyorsun alnını öpecek, ben yazdığım için merdivenlerden eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprakla ağır ağır çıkıyorsun, ben söylediğim için katip arzuhalini yare böyle yazıyor, ben söylediğim için sorulmayı sorulmayı adını unutuyorsun, ben yazdığım için tüfek icat olunca mertlik bozluyor, ben söylediğim için fermanı padişaha dağları kendine bırakıyorsun, ben yazdığım için aslanlar kahır pençenden tir tir titrerken, bir ahu gözlüye yenik düşüyorsun, ben yazdığım için kendini, kentini, kişiliğini inşa ediyorsun, tanıyorsun, tanışıyorsun, seviyorsun; ben yazdığım için Türkçe her dem gülüşe cilveleşe tek yoldaşın oluyor, ben yazdığım için kendini tarif etme imkanı buluyorsun…

Şimdi, Şeyh Galibi, o güzelim notları dünya edebiyatına bırakan Alman arkadaşımızı ve cimri müellifini unutalım. Unutmadık da, unuttuk varsayalım. Biz bizeyiz. Bir adaya çekildik. Bu arada yahut adada yazar olarak ben, okuyucu olarak sen varsın. Başka kimse yok. İn cin top oynuyor. Bir Allah bir de ikimiz. Ben konuşmaya devam ediyorum. Konuşlandığım yeri sevdiğimi sanıyorsun. Konuşmam seni yanıltıyor. Sen de okuyucu olarak konumundan memnunsun. En azından öyle görünüyorsun. Öyle görünmen bile bir yenilik. Bir değişim. Diyelim ki öyle değilsin de öyle görünüyorsun. Demek ki halden anlıyorsun. Ben sana hali, halden anlamayı, hal dilini, halleşmeyi ihsas ettiriyorum. Yazıyla aramızda bir bağ kuruyoruz. Ben seni tanımıyorum. Sen de kim saçmalıkları yazı diye sunan kişi diye beni merak ediyorsun. Yazımdan bir ruh portresi çıkarmaya çalışıyorsun. Zihninde çağrışımlar cirit atıyor, atılan cirit bazen hedefi tutmuyor. Bazen onikiden vuruyorsun. Zihninde beliren portre, yani yazıdan çıkardığın yazar benden fersah fersah uzakta, huyu suyu bana benzemeyen zavallı bir ademcik. Ne var ki sen, benim o kişi olduğuma yürekten inanıyorsun.

O kişinin ben olmadığını bilmediğin gibi, konuştuklarımın bana ait olmaktan çıktığını da bilmiyorsun. Madem buraya kadar geldin, bir yazıyı bitirmek üzeresin, hayata yeniden başlayacaksın. Yok öyle bir şey diye kendini kandırma. Bilinç altınının sana ne oyunlar ettiğinden haberin yok. Çizdiğin portre kendi portrenden başkası değil. Konuşan sensin. Ben kendi yerimdeyim. Nerede durduğumu çıkarmaya çalıyorsun ama kesinlikle kestiremiyorsun. Tahmin ettiğin yerde paşa paşa oturan sensin. Ayaklarını uzat ve gözlerini sayfadan kaldır, caddeye bak. Kalabalığı tara. Gördüğün sıradan insanlardan bir tanesi de benim.

Değilim sevgili okuyucu. Konuşmaya devam!

%d blogcu bunu beğendi: