“Yaptığım pek çok film bundan 50 sene önce de aynı şekilde başarılı olabilirdi ve bunun nedeni sırf benim bir sürü modası geçmiş değerlere sahip olmamdır.”

Steven Spielberg

SİNEMACININ MİMARİ RÜYASI

Derviş Zaim’in dokuzuncu uzun metrajlı filmi Rüya geçtiğimiz ay vizyona girdi. Derviş Zaim sinemasını önemseyen, onun sinemasına merak duyan herkes gibi ben de bir süredir bu filmi bekliyordum. Nihayetinde Rüya’nın vizyona girmesiyle soluğu sinema salonunda aldım. Ankara’da yalnız tek salonda gösterimi olan filmi çok az sayıda insanla birlikte izledim. Her iyi yönetmen gibi Zaim’in kaderi de izlenmemek. Ama onun filmlerini her şeyden farklı gören, hayatında çok önemli bir yere koyan insanlar da yok değil. Az film yapan yönetmenlerden olan Derviş Zaim’in taklit ve etkilenimlere büyük oranda kapalı olması onun sinemasını ikame edilebilir olmaktan çıkarıyor. Bu farklılık onun takipçileri nezdinde bir benzersizliğe, biricikliğe dönüşüyor. Bu yüzden olmalı Zaim filmlerini beklemenin merak duygumuzu daha fazla harekete geçirmesi, takipçilerini daha çok heyecanlandırması. Derviş Zaim filmlerini her izlediğimde sinemamızın gelenekle buluşmasından doğan o bereketi idrak ederim. Zaim’in son filmi Rüya’yı izlerken de bu bereketin neşesi kapladı içimi. Derviş Zaim ustaca hamleleriyle Türk sinemasının sınırlarını genişletiyor, söz söylenmemiş alanlarda ilk sözü söyleyen yönetmen olarak peşi sıra gelen sinemacıları cesaretlendiriyor. Derviş Zaim’in “Rüya”sı, mimariye olan kendince bakışıyla mimariyi de bir mesele olarak Türk sinemasına taşıyor. Zaim, farklı meslekleri sinemaya çekerek Türk sinemasının gücünü tahkim ediyor, etki alanını genişletiyor. Rüya, böylelikle sadece Derviş Zaim’in rüyası olmaktan çıkıyor, bütün bir mimarlar grubunun zihin dünyasının yönlendirenine dönüşüyor. Çağdaş mimariye etkisi somut olarak görülmese de bu filmle mimarinin izlediği seyre de müdahale yapılıyor. Geleneğin müdahalesi.

DOĞU SANATINA GİRİŞ

Filmin senaryosunu da kendi yazan Zaim, kendine has dünyasından damıttığı ruh gücüyle özel bir hikaye kurguluyor. Sine adlı, şehirli genç bir kadın performans sanatçısı olmak için sanat galerilerine başvurur. Sanat galerilerinden kabul görmeyince, geçim kaygısıyla amcasının mimarlık bürosunda çalışmak zorunda kalır. İlgileri ve istekleri oldukça farklı olduğu halde mecburiyetlerin ittiği yöne savrulan Sine, biraz da yönetmenin modern dönem içinde vicdan sahibi bireyin konumunu belirginleştirmek amacıyla kurguladığı bir karakterdir. Sine’yi içine çeken dünya bir zorunluluklar dünyasıdır. Filmin geneline yayılacak modern-geleneksel çatışması Sine karakteri üzerinden benzersiz bir biçimde kurgulanır. Sine, modern dönemde yaşayan bir birey olarak hiçbir tercihini içinden kopup gelen hislerin yönlendirmesiyle yapamaz. Kararlarını kendince veremez, hayatını kendi kuramaz, standart kalıplar içerisinde oluşmak ve yaşamak zorundadır. Her mecburiyet ve modern dönemin sözde zorunlulukları Sine’yi kendi özünden hızla uzaklaştırır. Modern zamanlar, kişiyi çocuk safiyetinden, içinde çağıldayan coşkun ırmaklardan gitgide ayırır. Yönetmen modernliğin sapmasını göz önüne getirmek için bunun karşısına doğrudan gelenekseli koymaz. Aynı şartları başka karakterlere sunar. Sine’nin yanına başka Sine’ler ekler ve her birinin aynı soruya verdiği farklı cevaplara dikkat çeker. İnsan olmanın aynı dünya içinde farklı sesler çıkarmak olduğuna atıfta bulunur. Her karakterin kendine has yorumu içinden değişmeyi, şartlar değişmese de insan düşünce ve ruhunun tazelenmesini öne çıkarır. Birbirinden farklı kişileri aynı karakterde oynatması biraz da doğu sanat anlayışına dönük ince bir imadır. Sine karakterini değiştiren yönetmen, bütün kişilere aynı olayları yaşatır. Senaryo tekrar gibi görünür. Ama her bir kişinin aynı olaylar karşısındaki tavrı oldukça farklıdır. İslam sanatının aynı konu üzerinde derinlemesine düşünmesine, birçok farklı aydının aynı anlatıları, meseleleri defalarca kez usanmadan, “klişe” demeden ele almasına benzer şekilde bir anlatı kurar. Leyla ile Mecnun ve Ferhat ile Şirin gibi kıssaların birçok büyük şair, düşünce adamı tarafından tekrar tekrar anlatıldığını, yeniden yazıldığını hatırlatmak ister gibidir. İslam sanatının Batı tarzı yenilenme ve tüketim kalıplarından çok farklı olduğunun ipuçlarını verir. Yeniliği ve yeniyi kutsamaya ihtiyatlı yaklaşır. Aslolanın hali değiştirmeden bakışı değiştirmek olduğunun altını çizer.

Derviş Zaim, seyircisine çok büyük bir alan bırakan, seyircinin içsel yolculuğunu da filme dahil eden yönetmenlerdendir. O, seyircilerini büsbütün edilgen bir konuma oturtmaz. Seyircinin izledikleri üzerine etraflı biçimde düşünmesini ister. Üstünde yeterince kafa yorulmayan Zaim filmi, izleyenine kendini kolaylıkla açmaz. İzleyen her an tetikte olmalı, yönetmenin kendine yaptığı yoklamaları kaçırmamalıdır. İzleyicinin kolay alıştığı, üzerinde durmadığı, bir kere görmekle hayretini kaybettiği durum ve nesneleri her yeni anda hayatın doğal devinimi içinde tazeleyen yönetmen filme seyircinin arkasına yaslanacağı şeyler koymadığını çok kez ifade eder. Yönetmenin çok önemsediği anlaşılan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın düşünce dünyasında önemli yer tutan “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” ve “Süreklilik içinde değişim, değişim içinde süreklilik” anlayışıyla filme farklı bir soluk getirilir. Bu anlayışı temel alarak geleneği geleceğe taşıma fikrinin altını çizen Zaim, filmde bunu da temellendirmek ister. Her yeni sahnede yaşanmışlıkların devamlılığını da bu devamlılık içindeki örtülü değişimi de cem eder. Kültürde ve sanatta devamlılık fikrini esas alan Zaim, 1920’li yıllarda Dergâh dergisi etrafında toplanan aydınlardan esinlendiğini de saklamaz. Özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal’e odaklanan yönetmen, geçmişe kalın duvarlarla set çeken Türk modernleşmesini tasvip etmediğini gizlemez. 2. Meşrutiyet’ten itibaren oluşturulan Batıcı ve gelenekçi kutupların gelenekle kurduğu köktenci ilişkinin hiçbirini olumlamaz. Nasıl geçmişle bağı tümüyle koparmak ve temelsiz bina inşa etmek derdinde olan kökten modernleşme taraftarlarına mesafeliyse aynı şekilde geleneği fanatizme varan koyulukta savunan gelenekçi kitlelere de katılmaz. Çağlar boyu oluşa gelen ve bir kokuşmuşluktan başka bir şey ifade etmeyen kalıpları koruma, forma sahip çıkma tavrına sıcacık bir eleştiri yöneltir. İdeoloji ayrımı gözetmeksizin, özden kopan hakikat kaçkınlarına çekirdekten ağaç çıkaranın ilhamıyla özü muhafaza etmeye dönük tavır takınır. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Dergah kadrosunun zihin dünyasından ilham aldığını gizlemeyen yönetmen, doğrudan ifade etmiş olmasa da Sezai Karakoç’un diriliş akımından da ilham almış gibidir. “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” fikri Sezai Karakoç’un Diriliş düşüncesiyle büyük benzerlikler taşır. Tanpınar ve Y. Kemal gibi Karakoç da kültür ve sanatta süreklilik fikrine sahiptir. Tanpınar ve Y. Kemal’in düşüncelerini ileri götüren, değiştirerek devam ettiren Karakoç’un diriliş düşüncesinin doğrultusuyla filmin doğrultusu oldukça yakındır. Bu akrabalık, Rüya’yı diriliş sinemasının ilk filmi, Zaim’i ise ilk diriliş sinemacısı yapacak değerdedir.

NEOLİBERALLERE ASHAB-I KEHF’İ ANLATMAK

Sine, modern hayat şartlarının modern bilincin kaygılarını kullanarak içine çektiği bir karakterdir. Geçim derdine geçici bir çözüm bulmak maksadıyla girdiği bu istenmeyen yol ona başkaca istenmeyenleri de yaptıracaktır. Hakka riayet etmeyen, rüşvetle iş kapan, malzemeden, emekten çalan, insanı da nesneler gibi kullanılabilir şeyler olarak gören amcasının mimarlık bürosunda çalışmaya başlamasıyla amcasının “işi çevirmek adına” giriştiği pis işlere ortak olmak durumunda kalır. Amcası Sine’nin üzerine de kir bulaştırarak günahlarını paylamakta, şirket içinde kalacak herhangi bir temiz tehdide karşı da böylece tedbir almaktadır. Bu tedbirler sonucu Sine’yi de ehlileştirir. İşlediği günahların ortaya çıkmasını istemediğinden adaletsizliklerin üstünü bu şekilde örter. Yönetmen bu sahnelerde sanki bir hayat tarzının, bir sistemin kabulüyle girilen yolculukta karşılaşılan mecburiyetlerin de ilk tercihe dâhil olduğunu söylemek ister gibidir. İnsanın, şartların savurmasıyla “bir defadan bir şey olmaz” diyerek kirliliklere bir kereliğine de olsa rıza göstermesiyle hayata karşı koruduğu masum ideallerini de kaybedeceğini vurguladığı söylenebilir. Modern dönem insanının içine daldığı derin çukur, vicdanını her ne kadar eksiltmişse de ruhunu büsbütün kaybettirmemiştir. Hâlâ bir vicdanı olan insan, içine daldığı koşullardan oldukça rahatsızdır. Bu karanlık kuyudan kurtuluş yolunu arar. Bir ışık gördü mü alabildiğine heyecanlanır. Bu ışıksız yerlerde çekilen azap; depresyon olarak, uykusuzluk olarak kendini ele verir. Modern kapitalist sistemin “uyanıklığı” ve “kıvraklığı” ise kendi zaaflarını da kâra dönüştürme pragmatizmi gösterebilmesinde yatar. Modernin nezdinde hastalıklar da dertler de endüstriyel dünyanın bir parçası haline gelmiş, ticarileşmiştir. Kutsallık ile irtibat kurabileceği bütün kanallar tıkanan birey tam bir kıstırılmışlık içindedir. Bu neoliberal despotizmin sürdürülebilirliği için çalışan, neoliberal ahlakla donanmış şahsa da filmde bir karakter olarak yer verir yönetmen. Filme, filmin çatışmasını kuvvetlendiren karşıt karakterler koyar. Sine’ye aşık olan ve her türlü duruma ayak uyduran, modern dönemlerin dışa dönük karakterini simgeleyen Hakan bu çatışmacı kurgunun bir parçası haline getirilir. Yönetmen, Hakan karakterinin tam karşısında geleneğin ilhamıyla hayatını çizen, içe dönük bir karakteri, Yaren’i koyar. Yaren, içinde yaşadığı geleneğin katı yüzünü öne çıkaran, yenilenmeye kapalı topluma karşı ilahi arayışı temsil eder. Yaren’in tevhidi değerleri içselleştirmiş bir karakter olarak Sine’nin karşısına çıkması, Sine’nin zihin ve ruh dünyasındaki yerleşik taşları yerinden oynatır. Yaren, toplu konutların bulunduğu mahallelerine cami yapacaklarını söyleyerek Sine’den bu projeyi yapmasını ister. Belli şekil kalıplarına bağlı kalmadan, geleneksel formları olduğu gibi kullanma zorunluluğu olmadan bu cami projesini yapabileceğini söyler. Hülyalarını, rüyalarını, ideallerini girdiği karanlık dehlizde ortaya çıkartması mümkün olmayan Sine, önüne gelen bu projeyle bir anda büyük bir heyecana kapılır. Ruhunun derinliklerini katabileceği, içine yuvarlandığı derin çukurdan tutunup çıkabileceği bir proje olarak görür camii projesini. Bu işi çok önemser ve rüyalarından aldığı ilhamla Ashab-ı Kehf menkıbesini de hatırlatırcasına mağara motifli bir cami yapımına girişir. Bu caminin yapımı esnasında, amcasına ait şirket tarafından dere yatağına yapılan toplu konutların heyelan sonucu çökmesiyle, bölgede yaşayan halkın dramına şahitlik eder. Onların dertlerini anlamaya çalışır ancak amcası buna karşı neoliberal kârcılığın göz kararmasıyla oldukça sert tepki verir. Şirket, dere yatağına yaptıkları evlerin yıkılmasının sorumluluğunu hukuksal alanda kullandıkları eş, dost, ahbap çevresi sayesinde üzerinden atar. Mahkeme sahnesinde her şeyi ayarladıkları, bilirkişilere para yedirdikleri, avukatın siyasi kanalları da devreye sokarak olayın üstünü örttüğü görülür. Bu aynı zamanda modern dönemin üstünkörü iş yapma tarzının bütün gerçekliğiyle sinemaya taşınmasıdır. Bürokrasiden siyasete, hukuktan iş dünyasına kadar yayılan rüşvet, yolsuzluk, hak dışı uygulamaların bir sanatçı bilinciyle perdeye yansıtılmasıdır. Yönetmen bununla da kalmaz; kenti bir ur gibi sinsice saran toplu konutlara da açıkça tavır aldığını belli eder. Sine’nin çalıştığı firma tarafından tasarlanan çok katlı evlere karşı pejoratif bir yaklaşım sergiler. Bu üst üste dizilmiş kutu kutu evleri, iç bunaltan fotoğraflar ve ruhu sıkan müziklerle seyirciye sunar. Doğanın insan eli değmemiş halinde bulunan o esrarlı dinginliği eklentisiz vererek bu güzelliği seyirciye duyumsatır. Hemen ardından bu beton blokları doğaya gömülmüş halde vererek insanın doğaya yaptığı bu büyük kötülüğe dikkat çeker. Böylece Zaim, son dönemde çokça üzerinde durulan ve bir ur gibi büyüyen TOKİ pespayeliğine karşı da tutumunu gösterir. Burada sadece eleştiriyle de kalmaz, eleştirdiklerine bir öneri de getirir. Toplu konutların doğaya hançer gibi saplandığı görüntülerin ardından tek katlı binaların ilahi inşayla uyumunu göstererek modern inşaat furyasına karşı teklifini yapar. Ayrıca Sine’yi canlandıran ikinci karakterin üç boyutlu yansıtma cihazıyla şehir içinde  kamyonet kasasında gezintiye çıkarak tek katlı ev motiflerini geçtiği yerlerin duvarlarına yansıtması sonucu ortaya çıkan görsellik de yönetmenin tek katlı ve değiştirilebilir motifli evlere olan vurgusu olarak göze çarpar.

Zaim’in film müzikleri, filmin atmosferiyle çok uyumludur. Rüyayla çıkılan çağdaş seyr-ü sülukla eş güdümlü şekilde ilerleyen, izleyeninin ruhunu sükûnete erdiren müzikler yer alır. Yönetmenin, Türk klasik musikisini de geleneğe dönük atıfla yeniden yorumlatarak filme katması, filmin durduğu yeri daha belirgin kılıyor. O bu konuda da değişerek devam etmek, kültürde ve sanatta süreklilik fikrini savunduğunu gösterir. Ve oradan hareketle geleneksel müzikleri çağdaş çalgılarla yorumlatır.

Ashab-ı Kehf özelinde, kültürümüzde yadsınamayacak şekilde yer tutan menkıbelere değinilerek filmin hikâyesine katılması yönetmendeki süreklilik fikrinin sonuçlarındandır. Kültürümüzün önemli bileşenlerinden olan menkıbelerin söylediklerinin kendi çağıyla sınırlı kalmadığına her zaman dilimine kabul edilebilir mesajlar taşıdığına da bir değini vardır. Yedi uyurların hikâyesini filmin başlangıcında metin olarak veren Zaim, günümüzün yedi uyurlarına kamerasını çevirir. Yaren, Sine ve Kıtmir ile Ashab-ı Kehf menkıbesinin çağlar aşan mesajını günümüze taşır. Yedi uyurların kendi yaşadıkları pagan toplumun baskısından ve kralın despotizminden kaçmak için mağaraya sığındığını söylerken bugünün yedi uyurlarının aynı yolculuğa hastanelerin psikiyatri bölümlerinde çıkabildiğine ve bu kişilerin modern kabullerin dışında kaldığına işaret eder. Çağdaş değerlerin kendi dışındakileri yok saymasının, toplum dışı kabul etmesinin aynı hikâyenin bir süreği olduğuna vurgu yapar. Filmin bir paralel evrenler hikâyesi olduğunu söyleyen yönetmen, geleneksel kültürümüzde yer alan menkıbelerin imge ve sembollere dayalı anlatımının imkânlarını da kullanarak sinema dilini geliştirir.

Filmin oyuncu kadrosunun performansı genel itibariyle iyi. Ama sanki Sine karakterini canlandıran kişiler daha özel daha farklı seçilebilirdi. Gizem Erdem, Dilşad Bozyiğit, Gizem Akman ve Ebru Helvacıoğlu tarafından canlandırılan Sine karakterinin yeterince doldurulamadığını düşünüyorum. Elbette bunda senaryonun paralel evrenler hikâyesi olmasından kaynaklı zorluğun payı da var. Mehmet Ali Nuroğlu, canlandırdığı Yaren karakteriyle filmin en yerli yerinde ve etkili oyunculuğunu sergiliyor. Enis Arıkan da Hakan karakterine oldukça başarılı bir şekilde hayat veriyor. Sinemamızın önemli oyuncularından olan Osman Alkaş ise mimarlık bürosunun çıkarcı patronu rolünü hakkını vererek oynuyor. Zaim’in Rüya’sı Türk sinemasının yönü adına bizlere umut veriyor. Türk sinemasının gelecekte yapacağı atılımlara ortam hazırlıyor. Derviş Zaim bizim medeniyetimizin değerlerini sinemaya aktarma bakımından çok önemli bir yerde duruyor. Bu yüzden ondan çok büyük şeyler bekliyoruz. Yeni Türk sinemasını biraz da Derviş Zaim’in ne yapacağı belirleyecek…