Bir ayağı sekerek içeri girdi.
Çantasını her zamanki gibi kolunun altına kıstırmıştı. Acı çektiği bembeyaz sakallarla çevrili yüzünün aldığı şekilden belliydi. Çoğu zaman güler yüzlü, şakacı, babacan olarak gördüğümüz bu adam, şimdi esprilerime gülse de, hastalıklar peşini -bir türlü- bırakmadığı için zor durumdaydı.
“Ne oldu abi, doktor ne diyor?” diye sordum.
Yüzündeki ciddi ifadeyi hiç bozmadan, “Ben ölcem!” dedi.
Bu umutsuz üsluptan tedirgin oldum çünkü çok sık tekrarlar olmuştu bu iki kelimeyi. Kendimi onun gönlünü hoş tutmaya adamış bir eda ile, “Hepimiz öleceğiz abi” dedim, “Bunu söylemek için doktor olmaya, tıp okumaya gerek yok ki!”
Amacım, biraz olsun onu, konunun ciddiyetinden uzaklaştırmak, moralini düzeltmekti. Biliyordum ki, doktorunun ona, “Sen öleceksin” dediği yoktu. Geçirdiği rahatsızlıklar peş peşe eklenip, bir türlü aradığı sıhhate kavuşamayınca kendince bu sonuca varmıştı.
Hastalığı ilerleyince çok sevdiği ve uğruna çetin tartışmalara girip, ateşli savunuculuğunu yaptığı sigarayı bırakmak zorunda kaldı. O zamana kadar, sigaranın hem kokusu hem de renginin sinmesiyle sararan saç ve sakalları da pamuk gibi bembeyaz oldu.
Adeta bir pamuk dedeye dönmüştü.
Artık, sigara içmek yerine devamlı sakız çiğniyordu. Yine de sigara savunuculuğunu bırakmamıştı. Sigara aleyhtarlığı söz konusu olduğunda, propagandist bir tavır takınıyor ve saydırıyordu: “Sigara düşmanlığı modern zamanın hastalıklarından biri. Topu topu 60 yıllık bir ömür için, sigarayı dert ediniyoruz kendimize. Neyiz ki, acıkınca yemek, sıkışınca tuvalet yapmak zorunda olan aciz insanlarız hepimiz.”
Aradan günler geçti.
Sıhhati inişli çıkışlı bir grafik gibiydi.
Bir gün ansızın onu kaybettiğimizin haberini aldık. Topluca bir hüzün çöktü daireye. Kimsenin başı yerden kalkmıyordu.
(Her zaman olduğu gibi) yine o haklı çıkmıştı!..

%d blogcu bunu beğendi: