Mücahit Gündoğdu: “Ruhumuzun Canlı Kalması Çok Önemli”

Söyleşen: Ali Güney

Metin Erksan, “Yılanların Öcü”, “Acı Hayat”, “Sevmek Zamanı” gibi enfes filmlerin yönetmeni. Mücahit Gündoğdu ünlü yönetmen üzerine bir biyografi kaleme aldı. Filmlerden alıntılarla, sağlam bir kurguyla ilerleyen metnin ilgiyle okunacağı kanaatindeyim. Mücahit Gündoğdu ile yeni kitabını konuştuk.

1-Merhaba. Okuyucularımız için kendini tanıtır mısın?

Merhaba. İnanın okuyucularımıza kendimi tanıtacak kadar kendimi tanıyamadım henüz. İnsanın kendini değil başkalarını merak ettiği bir dünyada pek uzun sayılmayacak bir süre önce kendime dönmeye karar verdim. Sanırım bu soruya içe doğru çıktığım yolculuğun sağlıklı seyretmesi durumunda daha dişe dokunur cevaplar vereceğim. Ama şimdi sadece şunları söyleyebilirim. Ankara’da yaşıyorum. Sinema yazıları yazıyorum. Türk sinemasının üstüne titriyorum. Türk sinemacılarını önemsiyorum. Dünya sinemasını yakından takip ediyorum. Bunun yanında senaryolar yazıyorum bir gün çekmek istediğim filmler için. Öyküyü çok önemsiyorum. Herkesten sakladığım öykülerim var, bunları bir gün insanlarla paylaşacağım. Biraz dur durak bilmeyen bir adamım. Sanırım bana bu enerjiyi veren de içimdeki dinmeyen aşk. En büyük dileğim bu aşkın hiç tükenmemesi. Her ne olursa olsun, her ne yaparsam yapayım aşkla yapmak en büyük şiarım.

2-Metin Erksan’ı Sevmek Zamanı ile tanıdım ben. Sen Metin Erksan’ı nasıl tanıdın? Neler oldu kitaptan evvel?

Metin Erksan’ı çok küçükken izlediğim filmleriyle tanıdım. Ama bu bilinçli bir tanışıklık değildi. Küçükken çok iyi bir Türk sineması izleyicisi olduğumu söyleyebilirim. Metin Erksan filmlerini de çok beğeniyordum. Ama sinemaya daha sistematik ve olgunlaşmış bir ilgi duyduğum yıllara kadar, bu üniversite yıllarıma tekabül ediyor, Metin Erksan’ı yeterince yakından tanıma imkânım olduğunu söyleyemem. Üniversite yıllarımda değerli şair Mustafa Aydoğan ağabeyin yönettiği Edebiyat Ortamı dergisinde yönetmen portreleri yazıyordum. İlk yazdığım yönetmen Metin Erksan’dı. Sonra Türk sinemasının önde gelen yönetmenlerini yazdım. Şimdilerde bu yazıları Hece’de sürdürüyorum. Cümle Yayınları’nın yayın yönetmeni Muhsin Mete ağabeyin teklifi üzerine büyük bir heyecanla Metin Erksan biyografisini yazmaya giriştim. Yaklaşık 9 aylık bir sürede de tamamladım. İnsanın hikâyesinin başladığı yer ile bittiği yer arasındaki muazzam fark gibi kitapların da doğuşu ve varacağı yer arasında mantıksal açıklamadan yoksun çok taraflar var. Her kitap gibi bu kitap da dünyaya gelme hazırlığında olan bir çocuk gibi rahimler içinden bir rahim seçti kendine. Onun ana rahmi ise benim ruhum oldu. Ruhumuz, kimi zaman bütün anaların rahimlerini sığdıracak kadar büyüyebiliyorken, kimi zaman sahibini bir ölüm büzülüşüne itiyor. Ruhumuzun canlı kalması çok önemli. Onsuz yoksa biz ne yaparız?

3-Oğuz Atay üzerine çalışırken çok zorlandığını anlatıyordu Yıldız Ecevit. Yazılı hafızası zayıf bir toplumuz. Biyografi gibi bir türde çalışırken ne gibi zorluklar yaşadın?

Yazmak, bir ebediyet özlemidir bir yönüyle. İnsan, kendinin bu dünyadan göçüp gideceği bilgisine sahip olduktan sonra, kendinden sonra gelenlere bir iz, bir isim bırakmak istemiştir. Her şeyin silinip gitmesi, yok olmak büyük bir korkudur insanoğlu için. Hatırlanmak, gönüllere girmek, zihinlere kazınmak insanın manevi varlığının devam etmesidir. Bir yazarı yazıya çeken çok şey vardır ama insanın sonsuza duyduğu istektir çoğu kez onu yazıya götüren. Bizde söz de çağdan çağa, nesilden nesile ulaştırılmıştır. İnsanın ebediyet arzusu sözlü kültür içinde de taşınmıştır. Bu bakımdan yazıya yeteri kadar yer açılmamıştır. Bu gelenek bugün de hâlâ az veya çok devam ediyor. Öyle ki; Metin Erksan hakkında çok kaynak bulmak mümkün olmadı. Bunda onun kendi hayatına dönük uyguladığı bilinçli karartmaların da etkisi vardı elbette. Hakkında yazılmış hiçbir biyografi yoktu. Akademik çalışmalar da yeni şeyler söylemekten uzak, birbirinin biriktirilmiş kopyası gibiydi. Bu bakımdan Metin Erksan’la ilgili söz söyleyebilmek daha zor hale geliyordu. Ben bu zorluğu onun sözlerinden ve filmlerinden hareketle yaptığım ruh açılımlarıyla aştım. Çünkü kendini başkalarına kapatan bir insana ulaşmanın en etkili yolu ancak eserlerinde ve konuşmalarında rastlanabilecek ruh kıvrımlarının izini sürmekti. Bunu yapmaya çalıştım ben de. Bir biyografinin başarısı yazanın yaşayanı doğru anlamlandırabilmesi ve yaşayanın hayatına sadık kalabilmesi ile mümkündür. Kitabı yazmadan önce Metin Erksan’ın dünyasını defalarca kez yeniden duyumsadım. Artık onun hakkında bir şey söyleyebilirim dediğim anda masaya oturdum ve yazmaya başladım. Yazmaya başladıktan sonra kitabın tamamlanması çok uzun sürmedi.

4-Metni okurken kurgudaki kabiliyetine imrendim. İyi bir anlatıcı ile karşı karşıya olduğumu düşündüm. Metin Erksan’ın sinemadaki anlatı dili ile senin metnindeki anlatı dilin arasında bir bağ olabilir mi?

Bu tespit benim açımdan oldukça önemli. Kurgu hemen her sanat eserinin bel kemiğidir. İyi kurgudan yoksun ürünlerin çatısı çökmeye mahkûmdur. Erksan da iyi bir kurgucu. Yaptığı filmlerin bütün aşamalarına hâkim olduğundan, her anını, her sahnesini titizlikle dokuduğundan kurguda sinemamıza çağ atlatmıştır denebilir. Onun filmlerini zamana dayanıklı kılan da kurgudaki bu ustalığı olmalı. Metin Erksan ile bu anlamda benzetilmek güzel. Meselenin diğer bir yanı da her şeyden önce iyi bir kurgucu olan Erksan’ın doğru anlaşılması için onun doğru bir kurguyla anlatılması zorunluluğudur. Belki bu da kitabın yazarının en büyük imtihanıydı.

5-Metin Erksan sinemada kendi özgünlüğünü oluşturmuş bir yönetmen. Belki başka bir söyleşinin konusu ama günümüz sinemasına, yönetmenlerine dair görüşlerini de merak ediyorum.

Sinemacılar dönemi olarak adlandırılan, 1950’li yılların başında başlayan ve Türk sinemasında bir devrim niteliği taşıyan dönemden itibaren Türk sineması dünya sinemasının içindeki değerli yerini hiç bırakmamıştır. Kimi zaman kısmi zorluklar, düşüşler, krizler yaşasa da bütün bir Türk tarihinde olduğu gibi eninde sonunda bir çıkış bulmuş, karanlıklara, umutsuzluğa teslim olmamıştır. Türk sinemasına olan ümidimizi tazeleyen, onu diğerlerinden farklı kılan bize ait olanla direniştir. Çağın her türlü karakter bozucu tutsaklığının karşısında bir Türk yönetmenin kamerasıyla durduğunu hayal ediyorum. Bu ümit, bugünün sinemasına bakılarak, günümüz Türk yönetmenlerine bakılarak da tazelenebilecek bir şeydir. Bugünün sinemasında küresel siyasette olduğu gibi tek merkezlilik yok olmakta, çoklu sinema merkezleri ortaya çıkmaktadır. Türk, İran, Hint ve Macar sinemasının yükselişi bunu doğrular niteliktedir. Türk sineması yeni dünya adına umudu temsil eder. Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu, Kutluğ Ataman, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Mustafa Kara, Yeşim Ustaoğlu ve Reha Erdem, tek sayışta çok usta Türk sinemasının önümüzdeki elli yılda ne büyük devrimler yapacağına bir işarettir biraz da. Bunun yanında halk tarafından Türk filmlerine yönelen büyük ilgi Türk sinemasının yürüyüşüne büyük bir kuvvet katacaktır. Hollywood zor zamanlar yaşıyor. Tazeleyici kimi yönetmenlerine rağmen büyük bir atılım göstereceğine dair umutlar yok oluyor. Bu biraz da ABD’nin insanlığa söyleyecek bir sözünün kalmamasıyla ilgilidir. Bunca savaşın, kanın ve gözyaşının vebalini taşıyan bir halk olarak artık haklılığını ve masumiyetini yitirmiş olmanın verdiği tükenişi yaşıyorlar. Masumiyetin yitirildiği yerden gerçek sanat hızla uzaklaşır. Şimdi bize doğru geliyor. Gözümüz gibi bakmalı, üstüne titremeliyiz ve asla onu incitmemeliyiz.

6- Uzun bir soru olacak ama sinema ile edebiyat ilişkisini nasıl yorumluyorsun? Sıkı kitapların kötü bir filme dönüştüğüne de şahit oluyoruz ya da tersi. Şu sıralar dikkatimi çeken özellikle popüler edebiyat eserleri sinemanın gündemine sıkça giriyor.

Sinemayla edebiyatın çok köklü ve derin bir ilişkisi olduğu kanaatindeyim. İyi yönetmenler, edebiyatı sinemaya başarılı şekilde taşıyanlardan çıkabilir ancak. Her film bir hikâye anlatmaktır. Bu hikâyelerin estetik kalıplarla, güzel bir söyleyişle anlatılması gerekir. Çoğu zaman anlatım özle eşit düzeye gelir. Anlatılamayan, sinema diline başarılı bir şekilde uyarlanamayan özün izleyen için pek değeri kalmaz. Sinema çünkü gerçek hayat değildir; gerçek hayatta, görülse ya da görülmese de var olduğu su götürmeyen gerçeklerin, hakikatin orada bir yerde durduğunu biliriz. Ama film insan eseridir ve yönetmen söylemek istediğini o karelere, o zamana ve sınırlı mekâna sığdırmak zorundadır. Bu yüzden burada estetik dokunuşlar çok önemli hale gelir. Erksan, edebiyatla sinemanın ilişkisini çok iyi algılamış bir yönetmendir. Edebiyatı sinema için gizemli bir kaynak olarak görür ve bu kaynaktan elinden geldiğince faydalanır. Şu sıralar popüler edebiyat eserlerinin gündemimize girmesi ise biraz onların ismiyle ticari kazanım elde etmek isteyen yapımcı ve yönetmenlerin varlığıyla açıklanabilir. Sinema açısından bir talihsizliktir.

8-Türk sinemasında enfes filmler izliyoruz. Arkadaşlarımdan ve öğrencilerden gördüğüm kadarıyla İran ve Kore filmleri de bir hayli ilgi görüyor. İran’ın sinemada yakaladığı “şey” ne sence?

İlk bakışta sinemanın kaynağının Batı olduğu rahatlıkla söylenebilir; ama bizim elimizde sinemanın doğuşuyla ilgili kafaları karıştıracak doneler var. Hacivat ve Karagöz’ün, gölge oyununun Osmanlı’da çok yaygın bir seyirlik olduğu düşünülürse, görüntüyü perdeye yansıtarak hikâyeleştirmenin temellerinin tarihimizle irtibatı ortaya çıkar. Bu bağlamda ABD’nin sinemada elde ettiği konumun sarsılması oldukça normaldir. Artık kimse “Bu işi en iyi Batı yapar.” diyemez. Dünyada medeniyetlerin güç dengeleri değiştikçe kültürlerin birbirlerine karşı konumu da değişiyor. Bugün İran sinemasının yakaladığı minimal dilin İslam’la yoğrulmuş doğu kültürüyle yakın ilişkisi var. Bu tarihsel olarak İslam medeniyetinin yükselişine işaret olarak da algılanabilir. Türk sinemasının içinde de böyle güçlü bir eğilimin olduğu göz ardı edilemez. Dünyanın ihtiyacı olan söz sanırım bu topraklarda.

7-Yaşadığımız dünyanın çok farklı parametreleri olabilir ama iki kavram bence öne çıkıyor: yoğun bir görsellik ve dijital gelişmeler. Bu iki kavram anlatı dünyasını sence nasıl dönüştürecek?

İnsan kendi acısını içinde taşıyan bir varlıktır. Araçlar elbette değişecektir. Radyo gidecek, televizyon gelecek; kâğıt gidecek yerine ekranlar gelecektir. Her ne olursa olsun insan, hüznüyle, sancısıyla, yalnızlığıyla, yoksulluğuyla, direnişiyle, savaşıyla belki bu anlamda hiç değişmeyecektir. İnsanın meselesinin peşinde olan bir sanatçı için esas olan araçlar değil meseledir. Her çağda olduğu gibi, kıyamete dek insanoğlu meselesine sahip çıkacaktır. Bu bakımdan sanatçıyı teknolojik değişimler, dijital dönüşümler korkutamaz. Aksine bunlar sanatçının söyleyecekleri için yeni imkânlar olarak görülebilir. Sinemanın doğuşu eğlenme amaçlı da olsa sonunda su yatağını bulmuş, sinema öyle veya böyle gerçek sanatkârların hizmetine girmiştir. Büyük sanat eserlerinin beşiğine dönüşmüştür. Bu beşikte büyüyecek nice büyük sanat eseri olduğunu düşünmek bile ruhumu kamaştırıyor.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim…

Özenli sorular ve dikkat için ben teşekkür ederim.

%d blogcu bunu beğendi: