Bilmiyordum, öğrendim.
Hazreti Ali, halifedir.
Bir müşkül için üç kardeş gelirler.
Derler ki:
Babamızdan 17 deve kaldı. Ölüm döşeğinde vasiyet etti. Bunun yarısı büyüğümüzün, üçte biri ortancamızın, dokuzda biri de küçüğümüzün.
Uğraştık.
Bölüşemedik.
Bize bölüştür ya Ali!
Halife adresi alır.
Siz gidin, benim biraz işim var arkanızdan yetişirim diyerek onları gönderir.
İşini bitirir.
Devesine binerek adrese varır.
Kardeşler merak içindedir. 17’yi ne yarıya, ne üçe, ne dokuza bölebilmişlerdir.
Hazreti Ali kendi devesini de develere katar. Şimdi der, paylaştırabiliriz.
18’in yarısı dokuz. Al sana 9 deve.
18’in üçte biri altı. Al sana 6 deve.
18’in dokuzda biri iki. Al sana 2 deve.
Sonra kendi devesine biner. Tekrar döner.
Bilmiyordum.
Bu probleme Frenkler “Ali’nin Devesi” derlermiş.
Müminin feraseti işte.
Matematikten daha kesin, daha keskin!
Kahvemde deve başı çıkmasaydı, İbrahim Eryiğit’in aklına gelmeyecekti bu hikâye.
İbrahim’in zihni ile kahve fincanındaki leke arasındaki çağrışım ilişkisini hangi matematik izah edebilir?
Ya da ben kahve içerken İbrahim’in masaya gelmesini, bir kahvemi içmesini.
Ya da benim o gün kahve içmek için o gün o mekânı seçmemi.
Ya da İbrahim’in o gün karısından izin alıp şöyle bir dolaşırken benim mekânın önünden geçmesini.
Ya da o geçerken beni fark etmediği halde ona seslenmemi.
Ya da hiç âdetim olmadığı halde fincanı ters çevirmemi.
Hepsi tesadüf de matematik ne kadar sever tesadüfü?
Hesap?
17 lira.
İki kahve 8’erden 16’tı.
Bir su, 1 lira.
Hadi kalkalım İbrahim…