Rahmetli Nusret Abi’yle, Yeni Şafak’ın Topkapı’daki eski binasında aynı çalışma ortamını paylaştık. Kendisiyle ilgili ilk hatırladığım şey, aşırı sigara tutkusu, hoşsohbeti ve derin bilgi birikimiydi. Hepimiz için kendisiyle sohbet etmek, yeni bir şeyler öğrenmek demekti ve bunun için bulduğumuz her fırsatı değerlendirdik

Her ne kadar işimiz günlük bir gazete vücuda getirmek ve bunu her gün tekrarlamak zorunda olmaksa da, kendisi bizi uyarır, daha kalıcı işler yapmanın önemini, “Gazetenin ömür 24 saattir” cümlesiyle özetlerdi.

Ömrü 24 saat olan bir şey için bunca emek harcamaya, kendimizi hırpalamaya, strese girmeye gerek olmadığını düşünürdü. Haklıydı da. Gazete gündelik olayları, politik, sosyal gelişmeleri okumayı sağlayan bir haber alma aracı sadece. Ve dediği gibi, her nüshasının ömrü 24 saat.

Nusret Abi mümkün olduğunca kalıcı işler yapmaya, kalıcı eserler bırakmaya çalıştı. Bunun için biraz geç kaldığını söylesem sanırım kendisine haksızlık etmiş sayılmam. Kitaplar vücuda getirmek, hele hele romanlar yazmak için daha bir olgunluğa, daha fazla bilgi birikimine, daha fazla tecrübeye gerek olduğu düşüncesiyle sanıyorum, kitap yazma eylemini hep ileri yaşlara erteledi.

İşlerin uzadığı günlerde sıkça gazetede kaldığım olurdu. O akşamlarda gazetede el ayak çekilmişken, kimsecikler kalmamışken, Nusret Abi’nin bulunduğu yerden klavye tıkırtıları duyardım. Bilirdim ki yine bir kitap üzerinde çalışıyor; bunun için de sessizliğe ihtiyaç olduğundan bu zamanları özellikle seçiyordu. Bu alışkanlığı rahmetli Hamit Can’da da gördüm sonraları. Gazete baskıya gönderildikten ve -gece editörleri hariç- herkes binayı boşalttıktan sonra yazmak, demek ki en doğru zamandı.

Şimdi bakıyorum da, Nusret Abi o zamanları öylesine bir verimle değerlendirmiş ki Sokak Sesleri, Kar Kelebekleri, Bizim Mahalle, Leyla ile Mecnun, Bir Hüzün Yolcusu gibi çok sayıda değerli eser bize miras kalmış.

(İlk kez ‘Hayy’dan Hû’ya Nusret Özcan’ kitabında yayınlanmıştır.)

%d blogcu bunu beğendi: