“Evet, güçlük hak kılığında gelen yalanı ayırt edebilmekte. Süslenen püslenen, birinci hamur, ipek kağıtlara kuşelere bürünen yalanı gerçeğinden ayırabilmekte marifet. Sen dirilişi unuttuğun zaman, korkulur ki, bu yalancı taklidin pençesine düşesin. Korkulur ki sürüklenesin fâniliklerin uçurumuna.” Unutuş ve Hatırlayış’tan
Sezai Karakoç adı anıldığı zaman isminin peşi sıra “diriliş” kelimesini de anarız. Diriliş, Sezai Karakoç’la bütünleşmiş bir kelimedir. Doğallıkla Karakoç hakkında ne yazılırsa yazılsın, yazının muhtevası onun diriliş düşüncesi etrafında şekillenir. Karakoç yürüdüğü çetin yolda hayatı boyunca vazgeçmeyeceği sabit bir nokta belirlemiştir. Bu tutum bilinçli bir tercihtir. Bu belirleme aynı zamanda her Müslüman sanatçı için bir zorunluluktur. O, daha ilk başta yapması gerekeni yapmış ve kendine İslam medeniyetinden tevarüs eden hakikat anlayışını sabite olarak belirlemiş ve bu sabiteyi de “diriliş düşüncesi” olarak adlandırmıştır. Unutulmamalıdır ki sabiti olmayanın yönü olmaz. Dünya’nın uzay boşluğunda Güneş’in etrafında dolandığını anlayabilmemiz için birkaç sabit nokta belirlemeniz lazım. Ancak bu sabit noktalar yardımıyla Dünyanın ne tarafa doğru hareket ettiği anlaşılabilir. Hazreti Mevlana’nın pergel metaforu da bu durumu harikulade özetler. Sonra Müslümanın bir kıblesi vardır değil mi? Kıble bizim sabitemizdir. İşte Karakoç da fikrini inşa ederken evvela yönünü belirledi. Yön, aynı zamanda bir konum bilgisi demektir. Nerede olduğunuzu, nereli olduğunuzu, kim olduğunuzu bilmeden yola çıkarsanız kaybolursunuz. Hakk’a yönelirseniz batılı arkanıza almış olursunuz. Ancak yerinizi ve yönünüzü belirledikten sonra düşüncenizi inşa edebilirsiniz. O da öyle yaptı. Sanat denen o derin boşlukta kendine sabit bir nokta belirlemeliydi. İşte o nokta diriliş düşüncesidir. Bu yazımı merhum Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesinden ziyade direniş tarzını, direniş ahlakını irdeleyerek sürdürmeye çalışacağım.
O da nerden çıktı diyenler olacaktır şimdi. Unutulmamalıdır ki direnişten azade bir düşünce savrulmaya mahkumdur. Düşüncenin savrulması demek istikametten sapma demektir. Bazen istikamet doğru belirlenmiş, hedef doğru tayin edilmiş olabilir; istikamette direnciniz yetersiz, samimiyetiniz zayıfsa, önce istikametiniz sapar. Bu durum direnme gücünüzün zayıfladığını gösterir. Giderek düşen bir direnişle yüksek bir düşünce savunulamaz.
Sezai Karakoç’u şair ve düşünür olarak tanırız. Merhum, sanatta ve düşüncede gelenekten tevarüs ettiği kadim çizginin üzerindeki tozu kaldırarak kendinden sonra geleceklere bir yol açmayı gaye edinmişti. Eğer modern anlamda bir sanat savunucusu olsaydı daha ilk başta kendi şiirini ikinci yeni içerisinde tanımlardı. Garip akımının bir süreği olarak beliren ikinci yeni akımı da geleneği dışlayarak -hatta yok sayarak- yeni bir yol açma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Oysa Karakoç’un tek gayesi kökü sağlam bir medeniyeti diriltme çabasıdır. Bütün ömrü hakikati yok sayan bu fırtınaya karşı diriliş düşüncesiyle direnmek olmuştur. Üstelik bu yolda yalnızdır. Tıpkı Ebu Zer gibi. Doğallıkla Sezai Karakoç sanatta ve fikirde bir direniş örneğidir ve tektir. Unutuş ve Hatırlayış adlı eseri aynı zamanda onun direniş ahlakının bir anıtıdır. Yazıma eserdeki şu alıntıyla hatırlatmanın da bir direniş olduğunu hatırlatarak son vermek istiyorum vesselam: “Ve sen dirilişi hatırladığın vakit, dirilişi hatırlatma gereğini anlayacaksın. Göz yumulan gerçeği, gözleri yanıltan yanılgıyı görüp göstereceksin. Kılavuzluk ışığı düşecek üstüne. Bir diriliş başlayacak insan ruhunda. Ruhtaki iç içe kırk kabrin kapakları kırılıp açılacak, bir diriliştir başlayacak, ruhta, insanda ve insanı saran her şeyde. Eşyada, kavramlarda ve zamanda.”










