Seni bir yere götüreyim.
Gidildi.
Bizi kapıda yazar karşıladı.
Yazarın akrabası yazar, yazarın arkadaşı yazar, ben, yazarın yayıncısı, çok iyi gördümler, hastalığın evreleri, yazarın karnının hamilemsi bir ovalliğe evrilmesi, şişlik, su alınması, bunlar bile neşeli bir öyküye dönüştü.
Bir ay geçmedi.
Hastaneye kaldırdılar.
Durumu ağırlaştı.
Karnının şişliği ve o mavi ince hortum olmasa, hasta demeyeceğimiz yazar eridi, eridi, eridi.
Yazarın arkadaşı yazar her gün uğradı.
Yazarın yayıncısı iki güne bir uğradı.
Her ikisine de inanılmaz bir heyecanla yeni çıkacak romanından bahsetti.
Zor konuşuyordu.
Yoruluyordu.
Yayıncı acele etti, roman çıkmak üzereydi.
Yazar göçtü.
Roman çıktı.
Ölüm döşeğinde ölümlünün bu gündemi yazının hayatı aşan bir tarafı mı, annenin doğumda çocuğu görmeden ölürüm korkusuna benzer bir şey mi, anlamsız bir tutunma çabası mı, karışık…
Belki hepsi birden…
Parantez:
Burası okunmayacak.
Beni yazara götüren yayıncı Ömer Faruk Ergezen.
Yazarın akrabası yazar Mustafa Aydoğan
Yazarın arkadaşı yazar Ali Karaçalı.
Ben Mehmet Aycı
Dört satır okunmayacak.
Parantez kapandı.

%d blogcu bunu beğendi: