Meltem esiyordu. Saçlarım şimdiki gibi kumral değildi. Daha mı koyu kestane rengiydi, yoksa kahverengi miydi? Bir rüyanın tesiriyle hızla koşmalardı. Nefessiz kalmaya zorlanmak içindi her şey. Her şey çocukluk ve onun telaşsız kıyısında durmak ve seyretmekti… Nefessiz seyretmek… Hatta daha sessiz daha sessiz… Yapraklar hışırdasın, rüzgâr essin, bahar neşvünema etsin, taylar oynaşsın, köpekler ulusun, kuşlar ötüşsün, abdallar dönsün içindi… Yağmur yağsın, dağlar haykırsın, taşlar aksın, balıklar yüzsün, güneş çıldırsın, gece boyansın, ruhlar birleşsin içindi…

İşte böylesine her şeyin olanca hızıyla değiştiği ya da değiştikçe dönüştüğü, aslının aynı olduğu, aslıyla göründüğü bir günde, çocuk elbisesini hızla giyindi ve koşarak yolun iki yanının söğütlere büründüğü ucundan yürümeye başladı. Zira bu yol belki de onun hayatına açılan en tenha yol olarak kalacaktı. Ona burada görünmüştü alamet ve buradan yürümesini istemişti. Oltasını alarak yolun uzak ucunda akan dereye gidenin rüyasını yaşamalıydı.

O da öyle yaptı. Hemen oracıkta annesinin oya ördüğü beyaz masuradan üç-dört metre ip koparıp toplu iğneden yaptığı çengeli de ipin ucuna bağlayarak yola çıktı birden.

Nefes nefese kalmalıydı. Sessizliği bozmadan koşmalıydı. Göz ucuyla buluta bakmayı da ihmal etmemeliydi. İki bulut arasındaki açıklıktan sızan huzmeler ne vakit onun ayağının ucuna düşerse oracıkta durmalıydı. Durduğu yerde arkasına bakmadan diz çökmeli bir avuç balçığın arasından bulacağı en kalın solucanı alıp balçığı tekrar yerine koymalıydı. Elini üstüne silmemeli, dereye kadar balçık bulanmış ellerle yürümeliydi. Zira balçık kendinden bir şeydi. Öze bulanmıştı; o, ondan dağılmıştı yeryüzüne.

Su şırıltısını duyduğu an durmalı, yönünü sese çevirmeli, baktığı taraf kıbleyi göstermeliydi. Suyun ahengini bozmamalı, durduğu yerden suya kadar yalın ayak yürümeliydi. Ayağı taşları hissetmeli, parmakları çamurda kaybolmalı, bir kez dahi olsun ayak izlerine bakmamalıydı. Belki de ancak yalın ayak bulunabilirdi. Belki de bir çocuk ancak ayağından belli olurdu.

Derenin en hırçın akan yerinde dereyi ikiye kesen kocaman bir ağaç devirmişlerdi. Bu ağaç derenin karşı kıyısındaki hayatı birbirine bağlıyordu. Bulunduğu taraf daha bahardı sanki. Mevsimlerin geçişini seyrediyordu ya da baharın ölümünü… Baharın ölümü, çocuğun ölümüydü. Tam da durduğu yerde alaca bir taşın üzerine oturmalı, suda yıkanan aksini seyreder gibi durmalı ve oltasına solucanı takmalıydı.

Kıpırtısız bir bakışla ve yalnızca bismillah diyerek nefessiz bir tevekkülle oltasını dereye salıp, başının aksinin bulunduğu yerde ellerini çalkalamalıydı. Balçıklı ellerini… Su bulanırsa rüya tutmamış demekti. Beklememeliydi, balık gelmezdi.

Geriye dönerken gündüzün ortasında da olsa akşam olurdu. Zamanın hikâyesini anlatan dedesini anarak ve her gün tutacağı balığın onu ne zaman bulacağını düşünerek tenha bir yalnızlığa yürürdü. Bir de yalnız şu türküyü bilirdi.

Pir Sultan Abdal’ım dağlar ben olsam
Üstü mor sümbüllü bağlar ben olsam
Âlem çiçek olsa arı ben olsam
Dost dilinden tatlı bal bulamadım

%d blogcu bunu beğendi: