Adana’da görev yapıyormuş o zaman.
Biri birinin –hâşâ- Allah’ına küfretmiş.
Vehbi uyarmış.
Küfreden kişi Vehbi’ye dönüp –hâşâ- senin de Allah’ını demez mi?
Bizimkinin tepesi atmış.
Yer misin yemez misin, yer misin yemez misin?
Aradan birkaç gün geçince o dövdüğü uşak dört kişiyle yolunu çevirmişler.
Vehbi’yi eşek sudan gelene kadar dövmüşler.
Ağız burun kan içinde.
Yerden kalkamıyor.
O dört kişiden kabadayıca olanı, niye dövdün lan arkadaşımızı diye sormuş.
Çenesi dağılan Vehbi zor konuşarak, o benim –hâşâ- Allah’ıma küfretti, gene yakalayıp gebertene kadar döveceğim diye yattığı yerden meydan okumuş.
Öyle mi lan diye sormuş kabadayı arkadaşına?
Çocuk sus pus, başını eğmiş.
Ulan ceddini diye bir küfür savurduktan sonra, Vehbi’yi alıp hastaneye götürmüş.
Sonra diyor Vehbi, onlarla iyi dost olduk.
Namaza başladılar.
Adeta derviş oldular.
Ama yediğim dayakla kaldım. Bir hafta ekmek içi bile çiğneyemedim.
Şimdi de görüşüyoruz o dört arkadaşla.
Vehbi’yi bunun için çok sevdim.