Dergibi mart ayı söyleşi sayfasında değerli öykücü, eleştirmen Necip Tosun’u ağırlıyor. Onunkisi öyküye adanmış bir ömür diyebiliriz; zira kendinizi neye adıyorsanız adadığınız şeyin adamı oluyorsunuz. Daha kestirme söyleyecek olursak: “Adanmadan adam olunmaz” diyelim.

Konuşturan: Yunus Nadir Eraslan

Öncelikle bize böylesi bir imkânı sunduğunuz için çok teşekkür ederim. Bir öykü okuru olarak yaşayan ustaları imkânım nispetinde takip ediyorum. Siz de hayranlık ve gıpta ile takip ettiklerimin başında yer alıyorsunuz. Söyleşimize Necip Tosun’u müsaadenizle çocukluğuna götürerek başlamak istiyorum. Aslında çocukluk insanın saf olan, ilk olan, yalın olan halidir. İnsanın asli vatanıdır çocukluk. Üstat Sezai Karakoç’un: “İnsanı çöz çöz çocuk olsun…” cümlesinden hareketle bize çocukluğunuzdan bahseder misiniz? Nerede doğdunuz, ilkokul anılarınız, öğretmeniniz, mahalleniz, çocukluk arkadaşlarınız, dinlediğiniz masallar…

Kırıkkale’de doğdum. Yoksul, acılı bir ailenin altı çocuğundan biri olarak hayata karıştım. Bir gün üzerimde günlerce provası yapılan siyah önlüğü giydirmişler ve boynuma da beyaz bir yaka eklemişlerdi: artık okullu olacaksın. Okula, koskoca binaya girdiğimde, bu kadar oynanacak arkadaşı ilk defa bir arada görmüş, şaşkınlıkla onları seyretmiştim. Sonra gözlüklü bir adam girmişti odaya ve herkes ayağa kalkmış, ağabeyler, babalar sınıfı terk etmişlerdi. Gözlüklü adam bize bakıp, “Çocuklar” demişti, “ben sizin öğretmeninizim.” Öğretmenimi o kadar çok sevmiştim ki zamanla anne ve babamın sevgisiyle karşılaştırmaya başlamıştım.
Ama bir gün çok sevdiğim ilkokul öğretmenim, o kalın gözlüklü biricik öğretmenim Şevki Güler dördüncü sınıfta bizi terk etti. Bize son bir konuşma yapmış ardından kendini hatırlamamız için bir şarkı ezberlettirdikten sonra hiçbir şey olmamış gibi kapıdan çıkıp gitmişti. O sınıftan çıkıp gittikten sonra onun gidişini izlemek için pencereye koşmuş, gidişini izlemiş, o ise geriye dönmüş, tıpkı filmlerde olduğu gibi sınıfımıza el sallamıştı. O günlerde insan içinde ağlamanın ayıp olduğunu bilmiyordum. Ama o günü, o fotoğrafı hiç unutmadım, öğretmeninizin bizi terk edişi bende öyle bir yara açtı ki öğretmenimi ömür boyu affetmedim. Ama ne zaman öğretmenimizin öğrettiği o şarkıyı duysam gözlerimden iki damla yaş gelir: “Çırpınırdın Karadeniz / Bakıp Türkün bayrağına / Ah ölmeden bir görseydim / Düşe bilsem toprağına”… İlk ayrılık, ilk ihanet…
Şimdi çocukluğuma gidiyorum. Ne var orada? Bahçeye bakıyorum, köşedeki tavuk kümesi. Tavuklarımız, horoz, civcivler ve bunların peşinde köpeğim. Okuldan gelmişim, “anne açım”, “kümese bak, yumurta getir”, kümese giriyorum, tavuğu zorla kaldırıyorum yumurtanın üstünden, sımsıcak, kanlı kabuklu yumurta. Anne ekmekle yumurtayı karıştırıp omaç, dürüm yapacak. Kafamı kaldırıyorum çatı aralığı, benim sır depom. Her şeyimi burada saklardım. Paramı burada, sakız çıkartmalarımı, futbol takımı koleksiyonlarımı, ünlü yıldızları saklardım. Her gün birkaç kez çıkardım çatı aralığına. Sonra artık modası geçecek olan plakları, teybimi, her şeyimi buraya koyardım. On yıl önce tüm bunları bulmak için çatı aralığına çıktığımda hiçbir şey bulamamıştım. Ne olmuş, nereye gitmiş bütün bunlar. Yoksa tüm bunları ben mi uydurmuştum.
Meydanda top oynar, akşamları çimler üzerine uzanır, Hz. Ali Cenkleri dinlerdik. Masal anlatıcımız Seyfi Ali “sırtüstü yatalım, yıldızlara bakalım sonra anlatacağım” derdi. Çimlere uzanırdık. Sırtımızda çimlerin serinliği, gökte yıldızlar. Bu meydanda yaptığımız bir maçta Ömer’in kör olduğunu öğrendim. O gece uyuyamadım üzüntüden. Köpeğimi buraya getirir birlikte çimler üzerinde yuvarlanırdık. Kırmızı bisikletli kızı burada gördüm. Burada voleybol oynadık. Burada onun gözüne girebilmek, bir cümle duyabilmek için kelebek topladım. Bu mahalle boyu uzanan duvarlar arasındaki arıların yuvalarına çomak sokarak arıların saldırılarına burada maruz kaldım. Evet, tam da burada çatının tam köşesine yuva yapmış bir kuşun yavrusu yere düşmüş, şeffaf ölü yavru kuşu burada görmüştüm. Bu fotoğraf hâlâ zihnimde: ölü yavru kuş, yere yapışmış. Köşedeki gülleri hatırlıyorum, annemin kırmızı gülleri, her sabah bir demet yapıp öğretmenimize gönderdiği kırmızı gülleri. Hemen yanımda kömür taşıdığım kömürlük. Pekmez yediğim, film gösterileri denediğim kömürlük. Misket oynadığım, dizlerimi kanattığım sokaklar, sularını içtiğim çeşmeler, ben oradan geldim mi? Şimdi bu balkondan oradaki kendime baksam, ben, beni tanıyabilir miyim?
Bahçemizin köşesindeki güvercin kafesimi görüyorum. Alışsın diye kapısını açık bırakmışım, uçup gitmişler, geçmeyecek, hiç geçmeyecek acısı orada öyle duruyor, görüyorum. Olsun bir çıtalı (uçurtma) yapalım. Yapışkanımız undan hamur, gazete kâğıdı ve çıtalar. Tepeye çıkalım ama kuyruğuna jilet takmak yok. Tam da kar yağmış, tepede kayıyoruz. Bütün gün kayıyoruz. Annemiz bizi çağıracak diye korkuyoruz, akşam soğuğu, kaydığımız yer buz gibi olmuş, hafiften kar yağmış, buz olmuş kaydığımız yerin üstünde karlar, kaymanın en zevkli bölümü ama pantolon düşüp kalkmaktan sırılsıklam…
Sonra yaz gelmiş. Gizli gizli, aile duymadan Kızılırmak’a yüzmeye gidiyoruz. Yere eğiliyorum, çakıl taşları arasında balıkları görüyorum, masmavi suda balıklar, su o kadar temiz ki, çakıl taşları, balıklar ve yer gözüküyor. Bu görüntüyü hayatım boyunca unutamıyorum. Akşam açık hava sinemaları. Her gün sinemadayım. Yemekleri yiyor köşede toplanıyoruz arkadaşlarla. Para yok tabi. Filmleri bedava izleyecek bir yer bulduk. Köşedeki metruk binanın penceresi. Ama başkaları da keşfetmiş burasını. Olsun neredeyse izlediğimiz filmler bile üşüşüyor zihnime: Konyov… Bir tır gidiyor, arkasından kötüler… Sonra maça gidiyoruz, Kırıkkalespor’un maçlarına. Maçları da bedava izliyoruz. Hep aynı ağaca çıkıp izliyoruz maçı. O ağaç kale arkasında, kimsenin buradan maç izlenmez dediği yerden. Daha on iki yaşındayım. Susuyorum, çok susuyorum. Su içecek param yok. Şimdi dolmuş durağı olan dutluğa geliyorum. Şimdi dutlukların alay konusu olacağını henüz bilmiyoruz. Dutlar, yüksek, çok fazla… Maç sonrası orada karnımızı doyuruyoruz.
Akşam bahçedeki köpeğim beni bekliyor. Aramızdaki sır; herkes yatınca ben kalkıp ona evden yiyecek bir şeyler götürüyorum. İlkokuldayım henüz. Ben elimde yiyecekler dışarı çıkınca köpeğim kendini yerden yere atıyor… Unutamadığım fotoğraflardan biri. Arkadaşlar toplanmışız, ellerde küçücük demir çubukları çiğdem toplamaya gidiyoruz. Mahallenin tüm çocukları. Yolda susama, kar yeme, kaplumbağa görme, çiğdemle karnımızı doyurma, uzak, uzak şehirden çok uzaklara, dağlara yolculuk yapma, akşam güneş yanığı ile eve gelme ve annemin “sen çok sevdin dağları, seni kır bekçisi yapalım” sözü. Bir süre bana böyle hitap etmesi. İşte bir fotoğraf. Nereden bulduğumu bilemediğim paralar, yıllar sonra değerlensin, hazine olarak ortaya çıksın diye bu bahçeye gömmüştüm. Babam bir şekilde bahçede işler yaparken bu paraları bulmuş. Onları yerden toplamış ve “bunları ben gömdüm” deme cesareti göstermiştim.
Sesi kısıyorum, kısıyorum, artık hiçbir şey duymuyorum…

İlk gençlik yıllarınızdan da bahsetseniz, dönemin siyasal çalkantılarının gençliği de kuşatan bunalımlı sürecinden. O dönem sizi kitaba yaklaştıran, hayata dönük sorular sorduran ya da sizi sürüklediği kıyıda yalnız bırakan kişiler, gruplar, ilk aldanmalar, sizi hayrete düşüren olaylar…

Yazı hayatıma başlamada bir etki, yönlendirme var mı diye hafızamı yokladığımda hiçbir neden bulamıyorum. Zaten edebiyata ilginin bir etkiyle, yönlendirmeyle olacağını düşünmüyorum. Eskilerin dediği gibi, öncelikle insanın içinde olacak. Eğer insanın içinde bir şeyler varsa, nedenler de bir şekilde oluşuyor. Ben bu nedenlere sarıldım. Çünkü içimde edebiyat ateşini hep hissettim. Evinde Kur’an dışında neredeyse hiç kitap olmayan bir evde doğdum. Kitaba ilgisiz, hatta ilerleyen dönemlerde kitaba karşı bir aile içinde geçti hayatım. Yoksulluk, kitabı neredeyse lüks harcama hâline getirmişti. İlerleyen dönemlerde eve kitap alırken ailemden saklayarak eve soktuğumu hiç unutamam. Ancak okulla, öğretmenlerle, ödevle ilişkilendirerek kitap almama izin verilirdi.
Ortaokulda kompozisyonlarımı beğenen Türkçe öğretmenim, beni kitap okumaya zorlardı. Kitap almam bu şartlarda imkânsızdı, bu yüzden kütüphaneleri keşfettim. Kemallettin Tuğcu’larla, macera romanlarıyla bir okuma serüvenim başlamıştı. Ailemde ise eve kitap getirmemek şartıyla kitapla olan ilgime bir itirazları yoktu. Öğretmenim ve ben baş başaydık. Benim ne okuduğumu takip edip beni yönlendirmişti.
On iki-on üç yaşımdan beri tuttuğum film defterlerim var. Buraya izlediğim filmlerle ilgili düşüncelerimi yazar, sevdiğim filmleri beğenime göre sıralardım. Ortaokul ve lisede yazdığım kompozisyonlar hocalarımın ilgisini çekerdi. Ama yazı benim hâlâ seçebileceğim bir şey değildi. Lisede kültür edebiyat kolu başkanlığı ve geceler, anma günleri etkinlikleri, duvar yazıları… Ama hepsi bilinçsiz uğraşılardı. Daha sonraları neredeyse el yordamıyla Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’i keşfettim. Diriliş Neslinin Amentüsü ve İslâm Toplumun Ekonomik Strüktürü adlı kitapları lise yıllarında okudum ve çok etkilendim. Ardından bu yönelimim beni MTTB’ye götürdü. Kitap okuma alışkanlığı ve yazı denemelerim bu ideolojik duruş paralelinde gelişti. MTTB ile okumak neredeyse aynı şey demekti. Nuri Pakdil’in çıkardığı Edebiyat dergisini ilk kez burada gördüm. Arkasından Mavera dergisini tanıdım ve lisede Akabe Yayınları’nın tümünü okudum. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu… Rasim Özdenören’den ilk okuduğum kitap Çok Sesli Bir Ölüm adlı öykü kitabı olmuştu. Kitaptan oldukça etkilenmiştim. Özellikle kitaba da adını veren öykünün sonunu defalarca okuduğumu hatırlıyorum. O yaşta kitap da ne bulmuştum bilmiyorum ama günlerce o öykülerin etkisinden kurtulamamıştım. Karlar, dağlar, at ve çocuk görüntüleri zihnimde dolanıp durmuştu. Rasim Özdenören’den okuduğum ikinci kitap ise İki Dünya adlı kitaptı. Düşünce ufkumu açan, önemsediğim bir kitaptı. Bu kitaptan da bol bol Abdulhamit ismi hatırlıyorum. Hastalar ve Işıklar’la tanışmam ise daha sonra oldu. Bir ilk kitap olan Hastalar ve Işıklar’ı da beğenerek okuduğumu hatırlıyorum. Orada da “Kundak” adlı öyküyü çok sevmiştim.
O dönemlerde ülke sağ ve sol olarak ikiye ayrılmış, kör bir savaş sürüyordu. Biz bu savaşın dışında kaldık. Daha çok okumalarla kendimizi geliştirdik, zenginleştik. Bunda o dönemin ağabeylerinin etkisi büyüktü. Sezai Karakoç olsun, Mavera çevresi olsun ısrarla kavgadan, çatışmadan uzak durmamızı öğütlüyorlardı. Onların sezgisi, öngörüsü sonucunda bizler daha çok kültüre yöneldik. Bu anlamda ağabeylerimize şükran borçluyuz.

Takip ettiğim kadarıyla anılarınıza karşı çok hassassınız. Gençliğinizden bu yana tuttuğunuz notlar, fotoğraflar, günlükler, gazete kupürleri, dergiler, ilk kitaplar… Sürekli anı ve belge biriktirmişsiniz. Sizin bu titizliğinizi fark edince insiyaki olarak dilimden şu cümle dökülüvermişti: “Anısı olmayanın hikâyesi de olmaz.” Bu birikimin öykücülüğünüzü de zenginleştirdiğinden eminim hiç şüphesiz. Nasıl başladınız, bu disiplini nasıl sağladınız?
Yazı deneyiminizden de konuşmak istiyorum izin verirseniz. İlk yazı denemeleriniz öykü türünde miydi? Şiir denemeleriniz oldu mu?

İnsanlığın en büyük kutsallarından birinin tecrübe olduğunu düşünüyorum. Yani yaşadıkları, gözledikleri, bir ömür biriktirdikleri. Üzerinde yaşadığımız topraklarda belki yüzyılda yaşanacak bir insanlık hadisesi otuz yılda yaşandı. Darbeler, kıyımlar, kalkışmalar, mücadeleler. Bundan alınacak dersler olduğunu düşünüyorum. İşte ilk öykülerde yaşadığımız çağın, dönemin, savrulmalarını anlattım. Özellikle kendi kuşağımın, seksen kuşağının. Bunlar belki de kaçınılmazdı. 12 Eylül yaşandı. Ben bizzat çevremde intiharlara, cinnetlere, ömür boyu hapislere şahit oldum. Ve bu dönemin bünyesinde müthiş birikimler, tecrübeler vardı. Bunlardan hepimizin alacağı dersler olduğunu düşünüyordum. Savrulan insanlar boş yere yitip gitmesin diye, onların bıraktıklarını anlamaya çalıştım. Bu felaketlerden, savrulmalardan, kayboluşlardan alacağımız dersler vardı. İlk öykülerin kendi kuşağıma bir borcumdu ve açık bir yüzleşme ve hesaplaşmaydı.
Ben yazı hayatına öyküyle başladım ve hep öykü yazmayı kurguladım. Ama bunun ilk dönemlerde bilinçli bir tercihten çok bulunduğum arkadaş ortamıyla ilgili olduğunu sanıyorum. Galiba birbirimizi etkiledik. Ankara’daki üniversite yıllarım edebiyat hayatımın dönüm noktasıydı. Çok hareketli bir edebiyat ortamının içerisinde bulmuştum kendimi. Yani öyküyle yatıp kalkıyorduk. Bu ortamda başka hiçbir türü denemedim. Düşünmedim bile. Kendimi öykünün içinde buldum.
Yazınsal serüvenimde öykü dışında hiçbir türde yazmayı düşünmedim. Önce el yordamıyla sonra üzerinde kafa yorarak, emek vererek, türler içinde kendimi ifade edebileceğim en donanımlı imkân olarak belirledim. Günümüzde öykünün diğer yazınsal türlere nazaran pek çok avantajları olduğunu düşünüyorum. Yani öykü, kısa ve yoğun yapısı, anlam açıklığı ve gündelik hayata denk düşen yalın, dolaysız anlatımı ile modern insanın beklentilerine cevap verebilecek bir özelliğe sahip. Ayrıca öykü, modern insanın ritmiyle, temposuyla ve yaşadıklarıyla örtüşebilen bir tür. Bu yanıyla bana sıcak ve kendimi en iyi ifade edebileceğim bir yazınsal tür gibi geliyor.

Mavera Dergisi, özelde ise Cahit Zarifoğlu’na karşı muhabbetinizi biliyorum. O dönemde dergiler genç yazarlar için -günümüzde de olduğu gibi- bir okul mesabesindeymiş; aynı zamanda bir kale… Pakdil Usta’nın deyimiyle “kalem kalesi”. Bize biraz o günlerden, Cahit abiden, Cahit ağabeyle geçen anılarınızdan bahseder misiniz?

Öğrencilik yıllarımızda Mavera dergisi ile Edebiyat dergisinin yönetim yeri Ankara’daydı. Biz de edebiyat tutkunları olarak buralara giderdik. Kuşkusuz edebiyat serüveni biraz da ortam meselesi. Edebiyat dergisinde Nuri Pakdil’i ziyaret etsek de Pakdil konuşkan biri değildi. Özellikle yazmayan, dergi mutfağında bulunmayan bizler için âdeta kapalıydı. Pakdil çok az konuşur, bizimle çok az ilgilenirdi. Bugünkü Nuri Pakdil algısından çok farklıydı. Ama Mavera öyle değildi. Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt oradaydı ve sohbet ortamı olurdu. Biz de sıklıkla Mavera dergisine giderdik. Zarioğlu ile sayısız anım var.
Cahit Zarifoğlu deyince aklıma nedense hep daktilo geliyor. Onun etrafında dolaşıyor, onun etrafında yaşıyor. Oradan hayata bakıyor, acılarını orada dile getiriyor, orada yaralarını sarıyordu. Orada yaşıyor, günahını orada işliyor, ibadetini orada yapıyor. Onun etrafında bir yaşam kurgulamış gibiydi. Hep bir telaşı vardı, bir yazı yetiştirecek, bir mektup yazacak. Bu aslında onun yalnızlığının bir simgesi gibiydi. Daktilosu varsa acılara, hayata, insanlara katlanabilir gibi geliyordu bana. İlk karşılaşmalarımızdan birinde “bırak buraları, eline bir fotoğraf makinesi al dünyayı gez, şehirleri gez, dünyayı tanı” derken, belki de insanlardan uzaklaş, kaç diyordu. Kendisinin yapamadığı, çok az yaptığı bir şeyi benden istiyordu. Uzaklara, uzaklara git.
Onu özlüyorum.

İlk ürününüzün yayımlandığını gördüğünüzde neler hissettiniz? Bir yazar için yayımlanan ilk ürünü ne ifade eder? Bu konudaki duygu ve düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Bu soruya günlüğümdeki notumla cevap vermek isterim:

“10.03.1983
İlk yazım, ilk öyküm; ismini, yazdıklarımı, duygularımı basılı bir hâlde ilk görüşüm. Aylık Dergi, Mart 1983, Sayı: 52’de “Yangın” adlı öyküm yayınlandı. Tuhaf bir duygu. Dergiyi karıştırıyorum, isimlere bakıyorum ama yazdıklarımı baştan sona okuyamam: “Oysa kafası ellerinin arasında bir müddet daha öylece kalacak, denizin dalgası çıplak bedenine vurdukça vuracak ve sevdikçe sevecekti bedenini: değil mi ki o cırtlak kahkaha hazır ola geçirmişti onu.” Ahmet Kekeç, Selim Erdoğan, Ali Sali, Cemal Şakar, Necip Tosun… Ahmet Kekeç de var, Cemal Şakar da… İnsan yazarların arasında kendi adını görünce artık yazar olduğuna/olabileceğine inanabiliyor. Dergi hep yanımda. İnşallah iyi bir başlangıç olur. Mavi yazılı kapağına bakıyor, rastgele açıyorum, tekrar kapatıyorum. Bir kapak içinde duygularımın, emeğimin dizili olduğuna inanmak istiyorum.
Bu öykü buraya, günlüğe arka arkaya yazdığım öykülerden bir tanesi. Neredeyse hiç değiştirmeden yayınlandı.”

Sinemaya olan ilginiz de ıskalanmamalı; bu sanata olan ilginiz kuru bir meraktan öte özellikle görüntü diline yönelik sağlam okuma ve gözlemleri de içinde barındırıyor. Bu konuda yayımlanmış ”Film Defteri” adlı gayet hacimli bir eseriniz de var. Bu eserde film tekniğinden ziyade anlatıma verdiğiniz önem çok daha ön planda. Bu tutuma bir hikâyecinin sinemaya bakışı da diyebilir miyiz? Yeri gelmişken sizi etkileyen filmerden, yönetmenlerden de bahseder misiniz?

Gerçekten de Film Defteri’nde “hikâye” öne çıkmış, giderek tip, karakter ağırlıklı bir yaklaşımı benimsemiştim. Oysa sinema yazarları/eleştirmenleri filmin hikâyesini anlatmaktan pek haz etmezler. Daha çok filmin onlarda bıraktıkları ilk izlenimleri, teknik ve sinemasal özelliklerini ağırlıklı olarak yazılarında işlerler. O yazılarda bu genel anlayışa uyulmamış, yazılardan aynı zamanda bir “hikâye tadı” yakalanması amaçlanmıştır. Bunun öykü sanatına olan yakınlığım yanında, belleğin gerçeklerine uymadan kaynaklandığını söyleyebilirim. Çünkü unutamadığımız filmlere baktığımızda, onlardan bize “hikâyeler” ve kimi “sahneler” kaldığını görürüz. Belki birkaç da diyalog. Çünkü hikâye ve dram, sinemanın en önemli anlatı formudur. Zengin ve derinlikli hikâyelere yaslı filmlerin daha kalıcı oldukları bir gerçek. Oysa herhangi bir filmdeki teknik detaylar, kamera, ışık hareketleri belleğimizde fazla yer işgal etmezler. Bu yüzden kimi filmler bizde bir anlık zihinsel ve düşsel bir parıltı yaratır ama zamanla yitip giderler. Bütün bunlara rağmen, bu çalışmada sinemanın teknik bir olay olduğu gerçeği de hiçbir zaman göz ardı edilmemiştir. Elbette görsel zenginlik filmi kalıcı kılan en önemli etkenlerden biridir. Ama tekrar söyleyelim, hikâyesiz bir sinema, teknik bir olay/çaba olmaktan öte gidemeyeceği gibi kalıcı da olamayacaktır.
Film listem çok uzun. Ama ben ilk aklıma gelenleri şöyle sıralayayım: Ali Özgentürk’ün At, Erden Kıral’ın Hakkâri’de Bir Mevsim, Yavuz Turgul’un Muhsin Bey, Eşkıya, Ömer Kavur’un Gece Yolculuğu, Anayurt Oteli, Engin Ayça’nın Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu, Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun, Zeki Demirkubuz’un Masumiyet, Çağan Irmak’ın Ulak, Ahmet Uluçay’ın Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Murat Saraçoğlu’nun O… Çocukları, Yeşim Ustaoğlu‘nun Pandora’nın Kutusu, Özcan Alper’in Sonbahar… Yabancılardan ise Andrey Tarkovski’nin İva’nın Çocukluğu, Kurban, Solaris, Stalker, Nostalghia, Akira Kurosawa’nın Düşler, Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür, François Truffaut’un Son Metro, Micheal Cimino’nun Avcı, Stanley Kubrick’in Full Metal Jacket, Martin Scorsese’nin Taksi Şoförü, Theo Angelopoulos’un Ulis’in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Puslu Manzaralar, Zamanın Tozu, Milcho Manchevski’un Yağmurdan Önce, Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk, Terence Malick‘in İnce Kırmızı Hat, Lars von Trier’in Dogville, David Lynch’in Kayıp Otoban, Wong Kar Wai’nin Aşk Zamanı, P.T Anderson’un Manolya, Luc Besson’un Leon, Frank Darabont’un Esaretin Bedeli, Alan Parker’in Birdy, David Fincher’in Dövüş Kulübü, Quentin Tarantino’nun Ucuz Roman, Sergio Leone’nin Bir Zamanlar Amerika, Kim ki Duk’un, Boş Ev…

Söyleşi için yaptığımız ön görüşmede “Öykümüzün Sınır Taşları” adlı son eseriniz üzerinden bir konuşma yapmayı planlamıştık; lakin sormak istediğim o kadar çok soru var ki… ”Modern Öykü Kuramı”, “Doğu’nun Hikaye Kuramı”, “Öykümüzün Kırk Kapısı”, “Günümüz Öyküsü” “Türk Öykücülüğünde Rasim Özdenören”, “Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu” önümde öyküye dair bir külliyat duruyor. Şimdi anlıyorum ki bu eserler bir önceki doğarken bir sonrakinin öncüsü, habercisi olmuş ve birbirini tetikleyerek ilerlemiş hep. Öncelikle, sizi “Öykümüzün Sınır Taşları” na getiren bu süreci bize anlatır mısınız?

Gerçekten de öyle. Modern Öykü Kuramı’nı hazırlarken, Öykümüzün Kırk Kapısı ve Günümüz Öyküsü kitapları belirmişti. Ve ben arka arkaya bu kitapları hazırlamıştım. Öykümüzün Sınır Taşları fikri de bu üç kitabı yazarken doğdu. Bu kitapları hazırlarken, öykü dünyamızın neredeyse tümünü taramış, okumuştum. Bu toplu okuma sürecinde bir yandan öykücülerin en iyi kitaplarını seçmiş, bir yandan da bu çalışmalarda yer almamakla birlikte bazı kitapların çok iyi olduğunu tespit etmiştim. Böyle bir seçki hazırlama fikri bu okumalarım sırasında oluştu. Hem türünde hem de o yazarın toplam ürünleri içinde en önde duran, yazarların en iyi öykü kitabı olarak gördüğüm kitaplar ile öykü tarihimizde önemi olduğunu düşündüğüm 100 kitaplık bir seçki hazırlanabilirdi. Böylece Öykümüzün Sınır Taşları doğmuş oldu. Öykümüzün Sınır Taşları’nı hazırlarken de Bir Öykü Antolojisi hazırlama fikri doğdu. Bir yazarın en iyi kitabı oluyorsa, en iyi öyküsü niye olmasındı. Belki de yeni kitaplarımdan biri Türkçenin En İyi Öyküleri olacak.

Son eseriniz “Öykümüzün Sınır Taşları” nda dikkatimi çeken hususlardan biri de şimdilerde isimleri pek anılmayan fakat gerek verdikleri eserler, gerekse öyküye dair kuramsal düşünceleriyle yaşadığı dönemi etkilemiş ve günümüze de düşünceleriyle ışık tutan yazarlarımızı da unutmamış olmanızdır. Bu yazarlardan biri de Nahit Sırrı Örik olmalı. Roman türünde de başarılı örnekler veren yazar, “Roman ve Hikâye Hakkında Bir Kalem Denemesi” adlı eserinde yaşadığı dönemde küçük hikâyelerin azlığından yakınırken “Bizdekiler ya bir edebi sahife yahut da mizahi bir fıkradan ibarettir” der. O günlerden günümüze değin minimal öykünün gelişimi ve günümüzdeki konumu hakkında neler söylersiniz?

Resimde, müzikte, mimaride, sinemada anlam alanı bulan minimal yaklaşım, şimdilerde öyküde de yaygın bir şekilde tartışılmakta. Henüz kavramlaştırma ve kuramsal temelleri oluşturulma aşamasında olan bu anlayışın, nasıl bir yol ve serüven izleyeceğini şimdiden kestirmek zor; ancak ortaya konan nitelikli ürünleriyle edebiyat dünyasında varlığını kabul ettirdiği bir gerçek.
Kısa kısa öykü, okurla anlatıcı arasında pek çok şey biliniyormuş da, anlatılırsa fazlalık olacakmış gibi bir yaklaşımın ürünüdür. Anlatımda büyük boşluklar ve susmalar vardır. Bunların okur tarafından doldurulması beklenir. Dolayısıyla okura fazlasıyla güvenilir ve anlam birlikte yakalanmaya çalışılır. Açık bir susku retoriğidir.
Bu tür metinlerde karakter tahlili, betimleme, mekân etkisi en aza indirgenmiştir. Hikâyenin anlatma özelliğinden çok “ileti” özelliği öne çıkarılmış, altı çizilmiştir. Çoğunlukla felsefi/dinî/yaşamsal bir iletisi vardır ve “düşünce” odaklı bir metindir. Tefekküre ve düş gücüne seslenir. Bu nedenle kısa kısa öykü, edebiyat dışındaki disiplinlere (tarih, felsefe vd.) başvurur. Belki didaktik değildir ama varoluşsal bir tecrübe aktarır. Bu hâliyle de sanata, öğretisel bir araç olarak bakar.
Kısa kısa öykü, sona yönelik bir metindir. Tüm anlatım, finale odaklanmıştır. Sonlarda ise genel beklentileri boşa çıkaran sürpriz bir yan vardır: Çarpıcılık. Anlatı, bu çarpıcı son cümleye göre kurgulanmıştır.
Kısa kısa öykü damıtılmış bir anlam gücüne yaslanır. Anlatım seyreltilmiş, yoğunlaştırılmış, sıkıştırılmıştır. Bir anekdottur. Belki bir aforizma, ama hikâyesi olan bir aforizma. Daha doğrusu aforizmanın hikâye edilmiş hâlidir.
Anlatı geleneğimizdeki menkıbe, mesnevi meselleri, felsefi/sembolik tasavvufi metinler ve hikmetli kıssalarla kısa kısa öykünün ilişkisi kurulabilir. Şark hikâyeciliğindeki hikmet ve ahenk çizgisi, tefekküre dayanan az sözle çok şey anlatma yaklaşımı kısa kısa öyküye bir açılım getirebilir.
Bütün bu genellemelerle birlikte yine de kısa kısa öykünün sınırlarını çizmek, temel noktalarını tespit etmek, o kadar da “gerçekçi” bir tutum değil. Çünkü henüz tam bir prototipi ortaya konmuş değil. Bağımsız bir tür olduğunu söylemek büsbütün zor. Bu nedenle kısa kısa öyküye yeni bir yazınsal tür demekten ziyade öykünün türevi, daha doğrusu deneysel bir türevi demek daha doğru. Tabii bu eğilimin geleneksel anlatılardaki örneklerini düşünürsek, kısa kısa öyküye çağcıl bir dönüştürme eylemi olarak da bakılabilir.
Hiç kuşkusuz kısa kısa öykünün edebiyata başkaldıran, avangard bir yanı olmakla birlikte içinde kimi soru işaretlerini de taşıyor. Örneğin edebiyatın güzellik ve estetik gibi bildik ilkeleri, kısa kısa öykünün her koşulda gözettiği şeyler değil. Çünkü kısa kısa öykü, sanatsal yaratıcılığın yanı sıra bir buluş ve zekâ ürünüdür; bir ileti başarısını yansıtır.
Bu anlamda kısa kısa öykü; güzellik, estetik yaratamayacak insanların bir sığınağı da olabilir ve bu yazarların elinde öykünün değerini azaltan, küçülten, onun güvenirliğine gölge düşüren bir yapaylığa dönüşebilir. ABD’de özellikle magazin, bilim kurgu dergilerinin üç-beş cümlelik kısa kısa öykü yarışmaları düzenlemeleri, bu bağlamda üzerinde durulması gereken tehlikeye işaret ediyor. Aynı şekilde kısa kısa öykünün en yaygın alanının internet yayıncılığı olması da bu konudaki soru işaretini büyütüyor.
Tabii bütün bu “yağmalama” kısa kısa öyküyü değersizleştirmek için başlı başına bir gerekçe teşkil etmez. Elbette her tür “kullanılabilir”. Şiir de roman da. Ama kısa kısa öykünün istismara en yatkın, en elverişli tür olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Elimizdeki örnekler de bunu doğruluyor. Jorge Luis Borges’te, Julio Cortázar’da, Thomas Bernhard’da ya da Vüs’at O. Bener’de, Bilge Karasu’da ve Sevim Burak’ta zirveye ulaşan bu metinler, kötü bir yazar elinde birden sıradanlaşabiliyor. Bu yüzden kısa kısa öykünün, öyküye yeni bir anlatım olanağı sunduğunu kabul etmekle birlikte, ‘öykünün içini boşaltıp değersizleştirerek sıradanlaştırıyor mu?’ sorusuna da yanıt bulmamız gerekiyor. Çünkü susma, boşluk, silme, indirgeme yaklaşımı, beraberinde öykü sanatını yoksullaştırabilir de.

Yine Kitapta yer alan Mustafa Kutlu ustanın “Uzun Hikaye” sinin yeri gelmişken sinema filmi hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Başarılı mıydı?
Sizce akademik çevreler günümüz öyküsünü, genç öykücüleri, bu alanda yayımlanan süreli yayınları ciddi takip ediyorlar mı?
Sinema, tarihsel süreç içerisinde edebiyatın pek çok önemli eserini kendi diline aktarmıştır. Ama her denemesinde sinema-edebiyat ilişkisi yeniden gündeme gelmiş, eserin hakkıyla sinemanın diline aktarılıp aktarılmadığı tartışma konusu olmuştur. Aslında bunda şaşılacak bir yan yoktur. Çünkü bilindiği gibi görüntünün imkân ve kabiliyeti ile metnin imkân ve kabiliyeti birbirinden oldukça farklıdır. Görüntü resmin, hareketin, sesin ve ışığın gücüne, imkânlarına, edebiyat ise kelimelerin gücüne ve çağrışımlarına dayanan iki ayrı sanattır. Ve elbette görüntünün diliyle, metnin dili farklıdır.
Uzun Hikâye, sinema edebiyat ilişkisinde olumlu örneklerden biridir. Osman Sınav, Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye’sini, eserin ruhuna uygun bir şekilde görüntünün diliyle ifade etmiştir. Hem de eserin sinemanın bu konuda en zorlandığı alan olan psikolojik tahlilleri, insanî hâlleri işlemesine rağmen.
Akademinin öyküye bakışına gelince… Ne yazık ki bizim öyküyle yakından ilgilenen çok iyi akademisyenlerimiz olmasına rağmen akademinin kendisinin öykü ile uzaktan yakından ilgisi yok. Bunu en basit örnekle açıklayalım. Ülkemizde bir Şiir Tarihi, bir Roman Tarihi, bir Öykü Tarihi yazılmış mıdır? Üniversitelerin böyle bir çalışması var mıdır? Üniversitelerin bir Edebiyat Tarihi çalışması var mıdır? Öyleyse Edebiyat Fakülteleri ne işe yarar? Akademi sadece güncel edebiyata değil de edebiyatın tarihine de uzaktır.

Hiç azımsanmayacak derecede öykü üretilen bir ortamda öyküye dair çok az söz söylenmesini neye bağlıyorsunuz?Bu kadar yoğun ve üretken bir kalemin mutlaka bir yazma sırrı olmalı; bu kadar yoğunluk arasında babalık vazifesi ve bürokrasi de var. Necip Tosun’u merak eden okur için sormak istiyorum, bize bir gününüzün planını anlatır mısınız?
Edebiyatımızda üzerinde en az konuşulan, üzerinde en az düşünce üretilen tür hiç kuşkusuz öyküdür. Bunu sadece öykünün genç tür olmasına bağlamak yeterli bir neden olmasa gerektir. Galiba asıl neden öykü üzerine konuşmanın biraz daha fazla çaba, sabır ve birikim istemesidir. Bu yüzden kimse öykü üzerine konuşmaya, yazmaya gönül indirmiyor. Oysa öykünün, kavramlara, literatüre, kuruluş ve işleyişini ifade edecek temel bir dile, sanatsal ve estetik değerini ortaya çıkararak ölü noktalarını aydınlatacak kavramsal okumalara ihtiyacı var. Öykünün gelişimini, dönüşümünü, yeni yönelimlerini belirlemek, öykü adına ortak bir bilinç ve bellek oluşturmak gerekiyor.
Bir öykü düşüncesi, poetikası yaratmaya çalışan ve öykü davası güden yazılar ortada gözükmüyor. Öykü eleştirmenlerinin öykünün kuramsal temellerine ilişkin tek bir cümleleri yok. Yaptıkları ilk iş, öykü tarihine ilişkin artık söylene söylene gına gelmiş kimi klişeleri tekrarlayıp durmak. Üstelik bu bilgilerin çoğu yanlış ve temize çekilmeye muhtaç. Oysa onların yeniden okumalara, aslına dönüp bakmaya vakitleri yok. Basmakalıp klişeleri bir kez de onlar söylüyor o kadar. Bu tutumları da insanda o yazarlarla ilgili bütüncül ve derinlikli bir okuma yapmadıkları kuşkusunu uyandırıyor. Öyle ki her biri aynı yanlışı tekrar tekrar yapıyor.
Keşke, edebiyatı hayat tarzı olarak yaşıyorum, edebiyat bütün bir günümü kuşatıyor diyebilseydim. Yazık ki böyle değil. Hayatımızı kazanmak için, günümüzün önemli bir kısmını edebiyat dışı işlerde geçirmek durumundayız. Ve bunun yanında çeşitli toplumsal, ailesel zorunlulukları yerine getiriyoruz. Dolayısıyla edebiyatı bu zorunlulukların/rollerin bir yerlerine sıkıştırmakla karşı karşıya kalıyoruz. Ben bu zorunlulukları verime dönüştürmeye çalışıyorum. Mesai içinde bir “gözlemci” olarak, mesai dışında ise “sıkı okumalar” olarak bunu gerçekleştirme çabası içindeyim. Gözlemek ve okumakla “biriktiriyorum”. Mesai sonrası kitabevlerine uğruyor, kitaplar arasında kendimi kaybediyorum. İlle de sinemaya yer ayırıyorum. Dost sohbetlerinde dikkatimi, gündemi yakalamaya gayret ediyorum. Bütün bu “biriktirdiklerimden” “taşanları” ise yazıya dökmeye, paylaşmaya uğraşıyorum. Bu yaşadıklarımdan dolayı, ekonomik özgürlük ile yazar-iddia arasında ciddi bir bağ olduğunu düşünüyorum.
İnsan sonuçta sevdiği işi yapmalı hayatta. Ama ne yazık ki sadece yazı yazarak geçinmek, Türkiye şartlarında olanaksız. Edebiyatçılar ekmek parası için bir yandan da çalışmak zorundalar. Ne var ki bunun yazardan neler götürdüğü iyice araştırılmalı. İkisini bir arada sürdürmek ise epey sıkıntılı. Benim görüşüme göre hem bürokraside hem de sanat-edebiyatta başarılı olmak zor. Çünkü bürokrasiye ağırlık veriyorsanız sanat-edebiyatı ertelemek, sanat-edebiyata önem veriyorsanız bürokrasiyi geri planda tutmak zorundasınız. Daha açıkçası hem iyi bir yazar hem de iyi bir bürokrat olmak mümkün değil. Bu anlamda Ankara, bürokrasinin ezip, öğütüp bir kenara fırlattığı eksik/yarım yazarlarla, sanatçılarla dolu.
Okuma, yazma serüvenim boyunca belli bir disiplin ve kuralla çalıştığım için rastgele kitap okuma alışkanlığım hiç olmadı. Her zaman çalıştığım veya ilgilendiğim bir konunun gerektirdiği kitapları okurum. Uzun zamana yaydığım kitap çalışmalarımın bir parçası olarak o kitapları toplar, biriktirir sonra yazdığım kitabın gereği ise okuma sırasına koyarım. Güncel kitapları alırım, bu kitaplar çalışmalarımla ilgiliyse öncelikle okurum değilse güncel olduğu için o kitabı okumam. Ancak benim bu durumum keyifli bir okuma serüveni değil. Zevksiz, sıkıcı ve bunaltıcı. Bu yüzden bazen kitaplığıma bakıp rastgele bir kitabı alıp okumak sonra onu yarım bırakıp bir başka kitaba geçmek, herhangi bir yazı ya da not alma gereği duymadan zevkle kitap okumak istiyorum. Ama hayatım boyunca böyle bir dönemim olmadı. Çantamda, iş yerinde, evdeki çalışma masamda hep “ödev kitaplarım” oldu…
Öykü benim için aşk gibi bir şey. Öykü, hikâye sözcüğü bile içimi titretmeye yetiyor. Bu da her şeyi bu “ışık”tan yorumlamama yol açıyor. Küçük kızımın adını “Öykü” koymam başka nasıl açıklanabilir ki?
Biraz iddialı olacak bağışlayın ama edebiyata adanmış bir ömür diyebilirim. Benim hayatım, ömrüm okumakla yazmak arasında geçen günlerden ibaret.

Son olarak “Dergibi” sitesi hakkındaki düşüncelerinizi, önerilerinizi bizimle paylaşır mısınız? İnternette edebiyat ya da “e-edebiyat” sizce mümkün mü? İmkânları ve mahzurları açısından kısa bir değerlendirme yapar mısınız?

Artık edebiyatın nabzının dergiler yanında digital ortamda, Facebook’ta, Twitter’da, bloglarda, sözlüklerde, internet sitelerinde attığı söylenebilir. Bilgiye, malumatlara, magazine hızla buradan ulaşılıp tüketiliyor. Buralarda birliktelikler kuruluyor, duygudaşlıklar yaratılıyor eserler paylaşılıyor. Basılı gazetelerin, dergilerin tüketimi, magazini bile buralarda yapılıyor. Son yıllardaki internet ortamıyla birlikte yazının, kültürün adresi de değişme aşamasında.
Kişisel bilgisayar kullanımının yaygınlaşması, çantalara, ceplere girmesiyle birlikte, hiç şüphesiz edebiyatın işleyişi değişti. Elektronik dergilerin öncelikle, dinamik, sürekli değişebilen güncel yönleri olacak. Muhatabına kolay ulaşacaklar. Dağıtımcıya, postaya, bürokrasiye takılmayacaklar. Basılmaya, kâğıda, matbaaya ihtiyaç duymayacaklar. Basılı/reel dergilerin hiçbir zaman ve şekilde ulaşamayacakları bir dağıtım ortamına ve okura ulaşacaklar. Anında milyonlarla buluşabilecekler. Köy, metropol fark etmeyecek. Sınırlar ortadan kalkacak. Bütün bunların yanında okur dergiye masrafsız ulaşacak, dergi yayıncısı için masraf sıfırlanacak. (Ya da düşük ücretle abonelik sistemi oluşturulacak.) Kuşkusuz bütün bunlar olağanüstü imkânlar. Bu anlamda elektronik dergiciliğini biraz televizyon yayıncılığına benzetmek mümkün. Dolayısıyla televizyon yayınlarının getirdikleri/götürdükleri elektronik dergicilik için de geçerli olacak ve bu dergilerin yaygınlaşmasıyla birlikte biz şunları tartışıyor olacağız: reyting, reklamlar, starlar, tele edebiyat…
Bu bağlamda Dergibi’ye kaliteli, uzun ömürler diliyorum…

Çok teşekkür ederim.