Bir şey istemez, fırının önünde fark edilene kadar bakardı.
Bir şey sorduğunuzda cevap vermez, işaretleşmez, susardı.
Bir somun verirdi ona fırıncı.
Gözleriyle teşekkür eder uzaklaşırdı.
Bunu her gün yapardı.
Gelmediği gün fırıncı bilirdi ki, gelemeyecek kadar hasta.
Bir gün nedense ince düşündü, uzaktan, fark ettirmeden, takip etti.
Kasabanın diğer ucunda yarı metruk, kulübemsi bir yere girdiğini gördü.
Bunu aklında tuttu fırıncı.
Bugün gelmedi.
Bugün de gelmedi.
Bugün de gelmedi.
Dördüncü gün, dört somunla o kulübeye gitti.
Kulübenin yarı aralık kapısını iterek içeri girdi.
Gözlerini karanlığa alıştırdı.
O da ne!
Yaşlı, kör bir köpek.
Ekmeğin kokusunu almıştı.
Doğrayıp önüne attı somunun birini.
Birini daha.
Köpek ikisini büyük bir iştahla yedi.
Suyu bitmişti.
Çanağını aldı.
Biraz uzaktaki derecikten su doldurup getirdi.
Diğer iki somunu doğrayıp bıraktı.
Bundan sonra her gün fırıncı bir somunla kulübenin yolunu tuttu.
Hatta o kadar kaptırdı ki kendini, onun geldiği saatlerde fırının kapısına çıkıyor, onun bakışıyla bakıyor, sonra içeri girip bir somun sarıyor, onun teşekkür bakışını hatırlıyor, sonra oymuş gibi sessiz kulübeye gidiyordu.
Bir zaman geldi.
Kendini fırından somun isteyen kişi sanmaya başladı.
Köpek hep aynı körlükte ve yaşlılıktaydı.
Aradan tam dört yüz kırk sekiz yıl geçti.
Köpek aynı köpek.
Kulübe aynı kulübe.
Fırıncı aynı fırıncı.
Somun aynı somun.
Hızır aynı Hızır.

%d blogcu bunu beğendi: