Herkes, Şehreküstü Cemal derdi. Uzun boyluydu. Yaz-kış, kalın, kahverengi ama rengi zor seçilen, kirli, pis kokan bir palto giyerdi. Sıcaktan herkes yanarken, o, sırtında paltoyla dolaşırdı. Kasketini hiç çıkarmazdı. Dudak tiryakileri gibi, ne zaman görsem ağzında sigara olurdu. Zayıftı. Parmakları, ince, uzundu. Avurtları çöküktü. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Sadece, Demirciler Çarşısında dükkânı olan Demiryalayan’ın sözünü dinlerdi. Ondan çekinirdi. Demirlayalan’ın asıl adı Alişan’dı. Niye öyle diyorlardı bilmiyorum. Bir gün Cemal’i çağırıp, “al şu parayı, yoğurtçu Kemâl’e git. Büyük helke bir yoğurt al. Sonra sinirlenip yoğurdu başına geçir. Bakalım ne yapacak?” demişti. Gitti, dediği gibi yaptı. Kemâl, başından dökülen yoğurdu silmeye çalışırken, “afedersiniz efendim, sinirlendirerek size zahmet verdim, affedin…” dedi. Gelip anlattı. Demiryalayan hiçbir şey söylemedi. Paranın üstünü uzattı. “Kalsın” dedi. Bir tek ondan para alırdı. Sadece onun yemeğini yerdi. Ondan çay içerdi. Şehrin eski mahallesinin bittiği yerde bir barakada yaşıyordu. Kimi kimsesi yoktu. Evlenmemişti. Yaşını kimse bilmezdi. Sanki yaşlanmıyordu. Yıllar sonra görseniz dün görmüş gibi olurdunuz. Halk otobüsüne binince, şoför, “hadi bir anons yap Cemal” deyince, elini ağzına götürür telsizle konuşuyor gibi başlardı : “Şehreküstüden çıktık, dünya cehennemine gidiyoruz. Burası cehennem anlaşıldı tamam…” Birkaç kez tekrarlardı. Yolcular alışmıştı. İlk defa tanık olanlar önce şaşırır ama kısa sürede durumu anlar, gülümserdi. Bazen ayakkabısını çıkarır, ellerine geçirir, dört ayaküstünde yürürdü. Kedi ve köpekler nerede görse yanına gelir, cebinde mutlaka bulunan bir şeyi çıkarıp verir, yedirirdi. Köpeklere, kedilere kötü davrananları affetmez, ya küfreder, ya döver veya nerede olursa olsun üzerine işemeye çalışırdı. Şehirde, biri Çarşamba diğeri Pazar günü, iki Pazar kuruluyordu. Gün boyu pazarda gezinir, arada bağırırdı : “Almadan ver, almadan ver!” Bazen de şöyle derdi : “alış veriş, alış veriş, alışmaa, buraya alışmaa!” Tefeci Burhan’ı gördüğünde dellenirdi. Sümkürür, sümüğünü parmaklarıyla tutup yüzüne fırlatırdı. Cuma geceleri mezarlıkta yatardı. Akşamdan gider, geceyi burada geçirirdi. Yakından geçenler, onun mezarlıkta olduğunu bilir, daha çok korkardı. Annesi kendini asmıştı. Üç yaşındaydı. Hatırlamıyordu. Babası, annesinin ölümünden bir yıl sonra hacca gitmiş, orada ölmüştü. Kardeşi yoktu. Çarşamba ve Pazar günleri dışında, bütün vakitlerde Ehl-i Beyt camiine gelirdi. Sünnetleri kılmaz. Farzda ise, herkes namaza durduktan sonra, geride, iki saf aralığında tek başına durur, ellerini bağlamaz, kubbeye bakar, “Maşallah barekallah” derdi. Rükû ve secde yapmaz, ayakta öylece durur, sadece, “maşallah, barekallah” der, selam verilince avluya çıkar, şadırvanın çevresinde, elleri arkada dolanır dururdu. Bazen zınk diye durur, başını yukarı kaldırır, elini gözlerine gölgelik yapar, uzun uzun bakar, “yok artık, yok artık!” diye söylenirdi. Bazen de, elini kesiyor gibi boğazına götürüp, “oldu mu ya, oldu mu ya!” derdi. Kimse bulaşmazdı. Kendini tutamayıp bulaşan olursa, ayakkabısını çıkarıp başına fırlatır, hedefi mutlaka tuttururdu. Birkaç kişinin başını kırmıştı. Bazen, şehri ortasından kesen Cumhuriyet Caddesi’ne gider, vızır vızır geçen araçların arasında yürürdü. Şehreküstü bir dönem kayboldu. Günlerce çarşıda, pazarda, camide kimse onu göremedi. Babama sordum, “Demiryalayan bilir” dedi. Cuma namazında, camide görünce sormuş, “ben de bilmiyorum” demişti. Nihayet bir gün çıkageldi. Demiryalayan’dan babam öğrenmişti. Meğer şehrin umumî helasına girmiş, epeyi kalmış. Demiryalayan, “ne yaptın orada?” diye sorunca şöyle demiş : “Pisliklerle konuştum.” “Ne konuştun?” “sakın insanların içine girme, dediler.” “Niye ki?” “Bize bak, bir zamanlar güzel kokulu, lezzetli, rengârenk meyveler, sebzelerdik. İnsanların içine girince bu hale geldik, dediler.” Babam iğrenerek anlatmıştı. Kendi kendine, “Cemal bu, ne yapacağı belli olmaz” diye eklemişti. Ehl-i Beyt Câmiinin yaşlı imamı emekli olmuş, yerine genç bir imam tayin edilmişti. Bekârdı ama lojmanda kalıyordu. Bir gün, namazdan sonra babamın omuzuna dokundu, imam odasına davet etti. İçerde fısıl fısıl birşeyler konuştular. Çıkınca babam gülüyordu. “Hayırdır?” dedim. “Dur, camiden çıkalım, anlatacağım” dedi. Çıktık. Meraktan çatlamıştım. Gülerek, “Şehreküstü, geçen namazın yarısında çıkıp gitmiş. İmama şikâyet etmişler. O da davet etmiş, sebebini sormuş. Şöyle demiş: Tekbir alıp sübhanekeyi okuduktan sonra Fâtiha’ya başlarken, memleketteki komşunuz Aysel’i düşündün. Artık üstelik büyük bir camide imam olduğuma göre, ailesi verir, kendisinin zaten gönlü var gibiydi, diye aklından geçirdin. Eh anneme durumu açarım, o da babama söyler, böylece gidip isterler… Buraya kadar doğru mu?” “Doğru.” Rükûda kzı istediler. Secdede kına, nişan yapıldı. İkinci rekâtta, düğün oldu. Rükûda kızla gerdeğe girdiniz. Eh bu durumda ben de, karı-kocayı yalnız bırakayım, diye düşünerek camiden çıkıp gittim…” Babam hem gülüyor hem de, “çok fena, çok fena!” diyordu.
Şehreküstü’nün böylesi halleri çoktu. Lafını esirgemezdi.
Yine birkaç gün ortalıkta görünmemişti. Babamla çarşıya giderken karşılaştık, selam verdi, hatırını sordu,
“hayırdır, görünmüyordun, nerelerdeydin?”
“Cehenneme gidip geldim” dedi.
Babam ürktü, gülümsemeye çalışarak,
“ne işin vardı cehennemde?”
“Ateş gerekti, onu almaya gittim.”
“Ee, getirebildin mi bari?”
“Yok. Cehennem bekçilerine sordum, ‘burada sanıldığı gibi ateş yok’ dediler, herkes ateşini dünyadan kendisi getiriyormuş.”
Demiryalayan bir gün bunu çağırmış,
“al sana bir görev” demiş.
“Hayırdır?”
“Boşta değil misin?”
“Bomboşum.”
“Güzel, sana bir görev veriyorum o halde.”
“Ver!”
“Git esnafı gez, durumları nasıl öğren.”
“Hay hay” deyip gitmiş.
İlkin fırına girmiş. Hoş beşten sonra,
“denetime geldim” demiş.
Gülüşmüşler,
“tabii ki Şehreküstü, ne emredersen…”
“Şu ekmekleri tartalım” demiş. Birkaçını tartmış, gramajı eksik çıkmış.
Fırıncıya,
“nasıl kazanabiliyor musun, geçiminde sıkıntı var mı?” diye sormuş.
Adam, yakınıp durmuş.
Çıkıp başka bir fırına girmiş, ekmekleri tartmış, bu kez gramajı fazla çıkmış.
Ona da sormuş.
Adam,
“çok şükür” demiş.
Ne sorduysa aynı cevabı vermiş.
Demiryalayan’ın dükkânına dönmüş.
“Hayırdır, sana bir görev verdik, hemen bıktın mı?”
“hayır, bıkmadım” demiş, “çarşının meğer bir denetçisi varmış, benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları ölçmüş, herkesin hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.”
Bir Cuma namazıydı. Ehl-i Beyt camiine gitmiştim. Oradaydı. Farzın selamı verilince arkada bir bağırtı duyuldu : “Aha ben gittim, yetti artık!” Herkes koşuştu. Yerde upuzun, cansız yatıyordu. Cuma gecelerini geçirdiği mezarlığa gömüldü. Herkes, “iyi bilirdik!” diye bağırdı. Kalabalıktan, kim olduğunu seçemediğimiz bir ses, “çok iyi bilirdim!” diye bağırdı. Babama, “niye şehre küstü?” diye sordum. “bilmem” dedi. O gece rüya gördüm. Yaşlı bir zeytin ağacına sırtını yaslamıştı. Gülümseyerek bakıyordu.

%d blogcu bunu beğendi: