Bir başıma dolaşıyorum.
Ahmet Haşim’in, Son Sahife başlıklı yazısında, “coşkun bir hayat ve hareket şehri” dediği Paris’in sokaklarındayım.
Amacım hem öne çıkmayan yerlerini biraz daha gezmek hem de bergamotsuz siyah çay içebileceğim bir mekân bulmak.
Avrupa’nın birçok kentinde olduğu gibi, Paris’te de turist olarak bulunmanın olumsuzluklarındandır, doğru düzgün çay içememek. Önemsiz bir eksiklik gibi gözüküyorsa da varlığı isteniyor.
Ummak iyidir, birçok dükkânın vitrininde “Halal” yazdığına göre, bakarsın bir dükkânda da “Çayevi” yazısı görürüm.
En azından bir yer var: Attila İlhan, Budapeşte’den Kartpostal başlıklı şiirinde, “en gizli rüzgârları dinlediği” Tiryaki Köpek Kahvesi’nden söz ediyor. Orayı arasam bulsam, aradığım çayı orada bulur muyum?
İlginç: Sovyet edebiyatçı İlya Grigoryeviç Ehrenburg’un Paris Düşerken adlı romanında da benzeri bir adla karşılaştım: Sigara İçen Köpek Kahvesi. Adres de veriyor. Chercie-Midi Sokağı’nın köşesindeymiş. Adlar arasındaki ayrım Atillâ Tokatlı’nın Türkçesinden mi kaynaklanıyor yoksa ayrı kahvehaneler mi?
Bana sorarsanız, ikisinin de aynı mekândan söz ettikleri düşüncesindeyim.
Fransa’nın hayvan hakları savunucuları size bir görev düşüyor: Ehrenburg’un tanıklığına göre, dişleri arasında ucuna yanar sigara konulmuş bir ağızlık tutan bir av köpeği sigara içişiyle müşterileri eğlendiriyormuş!
Bir işyerinin açılış törenine denk geliyorum.
Filmlerde gördüğümüz Fransızlara benzer şekilde giyinmiş üç kişi. Uzun ve ince kılıçlarını sallıyorlar.
Alexandre Dumas’nın romanındaki silâhşorlar olsalar gerek. Paris’teki açılışı, kılıç kalkan ya da çayda çıra ekibiyle renklendirecek değiller ya. Neydi adları? Athos, Porthos, Aramis. Bağlaşık üçlünün dördüncüsü Dartanyan ortalarda yok.
Batı Avrupa’da da herkes refah içinde yaşamıyor kuşkusuz.
Daha eskiden de böyleydi.
İhtilâlleri hatırlayalım. Yoksunların başka yoksunluklar üreten isyanları!
Fransa Başkenti’nin ikinci derecede önemli caddelerinde çok sayıda seyyar satıcı satış yapıyor.
Kaldırımlara yaydıkları yaygılara koymuşlar mallarını. Bunların çoğu siyahî gençler.
Sokakta yatanlara rastlayabilirsiniz Paris’te dolaşırken.
Georde Orwell, 1928 ve 1929 yıllarındaki günlerini anlatan Paris Ve Londra’da Peş Parasız adlı eserinde, Sen Irmağı köprülerinin altlarında, kapı ağızlarında, park sıralarının üstlerinde, metronun sıcak yerlerinde uyuyan çok kişi bulunduğunu aktarıyor.
Bu durumu, Paris’in bir hoşgörüsü, üstünlüğü olarak öven İngiliz Orwell, övgüsünün nedenini Londra’nın barınaksızlara karşı takındığı olumsuz tutuma dayandırıyor. Çünkü Londra’da, yersizlerin bu tür yerlerde yatabilmelerine olanak yokmuş.
Orwell’ı bugün de doğrulayan bir manzarayla karşılaştım: Yatağı, yorganı kaldırıma sermiş. Yalnız değil. Kocaman köpekleri var. Adam sadaka istese, köpeklerin korkusundan vermek zorunda kalır çoğu insan ama adamın buna fazla fırsat bulabildiğini sanmıyorum çünkü köpekleri gören kişi karşı kaldırıma geçer.
Önümde yürüyen iki kişinin Türkçe konuştuğunu duyuyorum birden.
Biri diğerine, “Loto oynadın mı lan?” diye soruyor. Diğerinin yanıtı, “Ben ne zaman kumar oynadım lan!” oluyor.
Ulan ünleminin yumuşamışı olarak kibar dudaklara bile yerleşen lan sözcüğünü birbirlerini aşağılamak için kullanmadıklarını, bu sözcüğün aralarındaki içtenlikten dolayı ağızlarından çıktığını anlamakta zorlanmadım.
Adamları durdurup, Türk işi çay içebileceğim bir mekân göstermelerini istedim. Süzme çay satılan yer varmış. Demlenmiş çay umudum zaten yoktu.
Yokluk ortamında demlenmiş çay gibi iyi gelen poşet çayı yudumlarken, Türkiye’dekilere benzeyen çayevini ve müşterilerini bir süre süzdükten sonra sokağı gözlemeye geçiyorum.
Ahmet Haşim’in Paris hakkında övgü içeren yargısını sözün başında anmıştım fakat Bir Rahibin Nasihati başlıklı yazısında anlattığına bakılırsa, “Paris’i nasıl buluyorsun?” diye sorduğu yol arkadaşından aldığı cevap duyanı şaşırtır: “Fena! Çirkin! Dönmek kabil olsa şimdi döneceğim. Hiç düşündüğüme benzemiyor!”
Duygu çelişkisi başkaları için de geçerli.
Gençliğinin baharında eğitim görmek amacıyla buraya gelen Ahmet Kutsi Tecer, İlk Günler başlıklı şiirinde sevincini, “İçmeden sarhoşum. Paris’te miyim?” dizesiyle yansıtıyordu. Coşkusunun bir zaman sonra bittiğini Yabancılar başlıklı şiirinde şöyle yansıtıyor: “Acımış bir şarap gibi bu şehir,/ İçilmez, dibinde acı tortusu.”
Öyledir, önce çok beğenilen bir yerde kalış süresi uzadıkça, sıkıntıları öne çıkmaya başlarlar.
İsterseniz bir Fransız’ın Paris başlıklı denemesine göz atalım: Montaigne, süslerine kapılarak değil, kusurlarıyla da sıkıntılarıyla da sevdiği bu Kent’e ne denli kızsa bile kötü gözle bakamayacağını söylüyor.
Bana gelince, kalıcı gelmedim zaten, dönücüyüm.

%d blogcu bunu beğendi: