Onyedi Aralık Şeb-i Arus haftası dolayısıyla, Konya’da yapılan kültürel etkinliklerin birindeyiz. Gazeteden -Memleket gazetesinde staj yapıyorum. İletişim üçüncü sınıftayım- izlemem için beni görevlendirdiler.
Tiyatrocu, film aktörü, dizi oyuncusu, yönetmen ve de Mevlânâ ile Yunus Emre’nin şiirlerini abartılı vurgularla, olmadık tonlamalarla öteden beri “yorumlama”yı âdet ve marifet edinmiş olan Selim Evre, Mevlânâ’nın Büyük Divân’ından şiirler okuyor.
Salonda çıt yok.
Herkes soluğunu tutmuş, bir şiir katliamını, bir kültürel ziyafetmiş gibi seyrediyor. Genç sevgililer, kimi Mevlânâ âşıkları, “kültür” meraklıları, etkinliklere katılmayı politik bir tutum olarak görüp kendi “dünya görüşü”ne katkıda bulunduğunu düşünenler, erkekler, kadınlar, gençler, yaşlılar, öğrenciler, yerel gazeteciler salondalar.
Selim bey, Ertuğrul Muhsin’den itibaren tiyatro aktör ve aktrislerimize musallat olan o ağdalı, bazen Alman bazen Amerikan/İngiliz edalı, abartılı mı abartılı “yorum”uyla o görkemli şiirleri öylesine bir azaba düçar ediyor ki, anlatmak imkânsız.
Ben diyecek mesela, önce derin bir soluk alıyor –dinamik mikrofona yansımasından anlıyoruz- ardından, en az üç ben ağırlığında bir dudak ünsüzü patlatıyor, n’yi ise içe, diyaframına doğru yankılandırarak çoğaltıyor, sündürüyor. “O geliyor, O…” dizesini okuyacak. Özellikle özgün dilinde yani Farsça aslında hatta güzel çevirilerinde, içindeki ses o denli tatlı bir tını oluşturan, anlamı zaten zengin bir göndermeler ve çağrışımlar dünyasına sahip sözü yine o kendine özgü -bindokuzyüzkırklı yılların ağdalı tiyatro aktörlerine has- mübalağalı ve gereksiz vurgu/tonlamalarla öyle bir hale getiriyor ki, hem, kuvvetle muhtemel Hz. Mevlânâ’nın ruhaniyeti inciniyor, “keşke bu şiiri imla etmeseydim” dedirtiyor; hem de dinleyenler, “bu nasıl bir lahuti âlemden şu sefil arzımıza nüzul etmiş sözdür ki, okuyup veya dinleyip anlamamızın imkânsızlığını bize hissettiriyor” diye düşünüyorlar. Şiirsel dilin ne olduğunu az çok bilenlerse, “ben nerden düştüm bu b.ktan yere, ne talihsiz bir romanım ki, bu zulme maruz kaldım” diye aklından geçiriyor.
Hâsılı, Selim bey, dünyanın en zor işini en kusursuz biçimde yapmış olduğu zannıyla coştukça coşuyor, okudukça şiirleri katlediyor.
Sıra, o ünlü şiire, “O kapıyı kapa…” diye başlayana geliyor.
Selim bey, dinleyenlere hemen hiç bakmıyor. Gözleri bambaşka bir âlemi seyrediyor gibi. Kâh duvarda, kâh salona açılan iki kapıdan birinde, kâh başı hafifçe eğik masada…
Yine salonda çıt yok.
Soluk alışverişler duyuluyor.
Salona seyirci girişinin yapıldığı iki kapıdan solda olanına bakıyor, sessiz…
Birkaç saniye sonra, sesini, yutağa bütün gücüyle çarparak, harfleri Alman usulünce çevreleyip, “o kapıyı kapa…” diyor.
Şiir henüz başlamadı. Bu, başlığı.
Yine birkaç saniye sessizlik oluyor. Tam bu sıra, hemen bütün muhabbetleri, “en Müslümanı gene bizim Gonyamız…” diye noktaladığı her halinden belli olan, sakallı, göğsüne değin çektiği şalvar kesim pantolonlu, başında hâki yeşil bir takke bulunan yaşlıca bir amca giriyor. Kapının gıcırtısı sessizliğe düşüyor.
Selim bey zaten mekândan kopmuş, müstağrak bir vaziyette, kendinden geçmiş bir halde sürdürüyor. Bu kez daha kararlı ve âmirâne boyutu daha da vurgulayarak sesini alabildiğine tonlandırarak,
“o kapıyı kapa!” diyor.
Birden az önce salona giren amcayı düşünüyor, dönüp bakıyorum. Tahmin ettiğim gibi. Selim beye bakarak, “ben mi?” diye eliyle işaret ediyor ilkin, bir tepki alamıyor ama o âmirâne ton o kadar etkilemiş olmalı ki, dönüp bir el aralığı açık kalmış olan kapıyı usulca kapatıyor.
Selim beyin bu şiirde esleri diğerlerine nazaran daha uzun…
Aynı tonlamayla bu kez,
“gayret kemerini kuşan!” diyor.
Adama bakıyorum.
Önce afallıyor, sonra, eliyle kemerini kontrol ediyor, Selim beye gösteriyor.
Selim beyin bakışları hâlâ kapıya dönük ama ne kapıyı ne de adamı görüyor, eminim.
Tam bu sıra üçüncü dize patlıyor :
“Bize, cann şaraabını sunn!”
“Cân” derken Selim beyi görmelisiniz. Can demiyor adeta can veriyor… Ben deyim dört siz deyin altı a’lı telaffuz ediyor can’ı. Altı canlı gibi. Hele bir şarap deyişi var, şöyle ağız dolusu… Sanki yüzyıllık bir şarap mahzeninde yüzlerce yıldır beklemekte olan şarabın içinden geliyor.
Tabi muhtemelen bir Hac en az üç umresi olan amcamızın şarabı duyunca yüzü birden geriliyor. Elleriyle, “sen ne saçmalıyorsun be adam!” der gibi işaretler yapıyor.
Selim bey kendi cevvi kendi eflâkinde kendisi tâir bir kartal gibi yükseklerde, ne amcayı görüyor gözü ne bizi… Gözlerini hafifçe kapayarak sürdürüyor şiiri :
“Bu meyhâneye âşık kişileriz bizz…”
Amca kopmuş vaziyette. Kafa sesi şöyle tahmin edilebilir : “Noluyoruz lan! Ne meyhanesi, ne şarabı. Tövbe tövbe… Burası Hz. Mevlânâ’nın şiirlerinin okunduğu kültür merkezi değil mi? Kapıda, merdiven basamaklarının dış yüzeyinde, girişin sütunlarında, salon kapılarının pervazının üstünde, hâsılı her yerde Konya Büyükşehir Belediyesi yazmıyor mu? Bu nasıl bir iştir Allahım! Kim bu manyak? Şarap diyor, meyhane diyor. Kapıyı kapa dedin kapattık. Daha istiyor. Kemerimizle uğraştın, onu dedin bunu dedin… Allahım sen aklıma mukayyet ol…”
Selim beyin gözleri hâlâ kapalı, devam ediyor :
“Hem çook uzaklardan geliyoruz bak… Çook uzaklardan… O kapıyı kapa!”
Hacı amca çıldıracak :
“Yav gapattık işte, gapı gapı… Gapıynan gafayı yemiş bu… Bi daha mı baksak şuna.”
Gidip kapıyı tekrar kontrol ediyor. Kapalı. Dönüp işaret ediyor, kapalı işte, diye.
Selim bey gürül gürül akıyor adeta :
“Sen asıl bizi göör… Gör halimizi acıı… Bir başka kapı aç, işte na şurda…”
-Na şurda ne yav (ben de havaya girdim amca gibi bu arada) bu nasıl bir çeviri?-
Amca zor durumda. Kendi kendine, “bizi gör, halimize acı diyor adam. Demek ki bir derdi var. Vardır elbet, bu dünyada kimin ne derdi olduğu bilinir mi? Dertsiz insan olur mu? Hele bir dinleyelim” diyor…
Selim bey küçük el bombalarını amcaya doğru yuvarlamayı sürdürüyor :
“Bir büyük sağrak bul getir bize.
Sonra doldur şarabı
eski dostluğumuzun şerefine.
O kapıyı kapa.
Gel bizi yıka, arıt.”
Amca koptu kopacak : “Tövbe tövbe… Gene sağrağa, şaraba döndü herif. Eski dostluğumuzun şerefineymiş… Yav ben bu adamı ilk defa görüyom. Yoksa tanıyom da unuttum mu? Allah Allah… Unutkanlık mı arız oldu bana? Nerden tanışıyoruz bu adamla yahu? Tövbe estağfurullah. Gel beni yıka. Tellak mıyım ben? Ne sanıyor bu adam kendini? Nedir bu terbiyesizlik canım!”
Bir Selim beyin kendinden geçmiş, şiirsel katliamın boyutlarını daha da büyüten haline bir Hacı amcaya bakıyorum. Salonda kimse farkında değil. Herkes büyülenmiş gibi dinliyor :
“Hani bir gün, bilmem unuttun mu,
biz hepimiz uykudaydık.
Sen bir tekme atmıştın bize,
derken bir, bir daha.
Sıçramış uyanmıştık uykudan.
Oturup şarap içmiştik sonra.
Şarap başımıza vurmuştu
O zaman olmuştu işte ne olduysa…”
Hacı çıldırıyor :
“Yav bu adam gafayı yimiş. Allah Allah! Kendimden şüphe ediverecem. Yoksa unuttum mu hakkaten? Nerde uyuduk biz sennen? Ne tekmesi yahu. Ben kimseye tekme mekme atmadım. Uyumuşuz da tekmelemişim de uyanmışız da şarap içmişiz. Tövbe tövbe. O zıkkımı hiç ağzıma alır mıyım? Şarap başımıza vurmuş üstelik. Hemi içmişiz hemi de gendimizden geçmişiz… Sonra… Tövbe tövbe!”
İşin sonu nereye varacak derken Selim bey bitiriyor :
“Haydi inadı falan bırak,
inadı bırak da kendine gel,
bize şarap ver, şarap… Şarap ver de o kapıyı kapa!”
Hacı amca hışımla dönüyor, gidip kapıyı açıyor, son bir bakıyor : “İnadımış! Allah cezanı versin sarhoş mendebur. Şarap da şarap. Ulen kapıyı gaç defa gapatacaz! Al sana gapı!”
Tam Selim beyin alkışlanacağı anda, kapıyı “küüt!” diye kapatıyor Hacı amca.
Herkes dönüp bakıyor.
Kısa bir şaşkınlıktan sonra alkış kopuyor.

%d blogcu bunu beğendi: