Ben Ganem. Kurbanlık koç. Size bir bendesi olmayı umarak O’ndan söz etmek isterim. Benim öyküm, O’nun büyük hikâyesinin belki de en kıymetsiz parçasıdır, bilmiyorum. Ama ellerim olmaksızın elimden tutmasını dilemişim, henüz iki yaşındayken, öksüz ve yetimken.
Şöyle başladı: Bin altı yüz on üç yılının, üçüncü ayının, onyedinci gecesiydi. Ankara’lı İsmail Rusuhî Dede, Kulekapı Mevlevîhânesindeki mukabeleden sonra şeyh odasına çekilmişti. Yenikapı’da hamallık yapan babamın cesedi, sahilde bulunduktan yedi gün sonra, Tosya’dan buraya gelmiş olan annem çaresizdi, yüreği kan ağlayarak, iki yaşımı doldurmuş bebekken, beni, gece, mevlevîhânenin kadınlar kapısının eşiğine bırakmıştı. Dergâhın bacılar kapısında ağlarken, ciğerdelen sesim meydancı dervişinin kulaklarına değin gitmiş, kederli adamı yatağından kaldırmıştı. Annem, varlığım geç keşfedilir, soğuktan hastalanırım zannıyla örtülere sarmıştı. Meydancı dervişi, şeyh odasına girince, Rusuhî Dede kucağına almış, yüzümü açmış, “hay kuzu! Hoş geldin” demiş, “bir süt anneye teslim edin” diye eklemişti. Süt annem Hatice Hanım, bana kendi çocuğu gibi baktı. Sekiz yaşımdayken, kendisi elli yedi yaşında olduğu halde vuslat etti. Rusuhî dede bana babalık etti, eğitimimle bizzat kendisi meşgul oldu. Dergâhta herkes, bana, “Kuzu” diye seslenirdi. Kuzu gel, Kuzu git, Kuzu beni şu saatte âgâh eyle… En çok, meydancı dervişlerinden Cemâl dedeyle vakit geçirdim. Bana sık sık, “evlâdım Allah derdini artırsın” derdi. Yemek duasındaki, “artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin” niyâzını ilk ondan işittim. Aşk verir, aşk alırdı. Günden güne şükür derdim arttı. Gönlümü aşk bastı, beni çepeçevre kuşattı. Annesizliğim yüreğimin en iyileşmez görünen yarasıydı, onu iyileştirdi. Babasızlık içimdeki muazzam bir oyuktu, o boşluğu doldurdu. Her şeyi, hayatı, mematı, sonrasını, öncesini, bütün vücutlarımı, amadan bu hale gelinceye kadar yaşadıklarımı, bütün giysilerimi, suretlerimi, sîretimi, sonra gönül beklemeyi, baş kesmeyi, ayak mühürlemeyi, postu dürmeyi, bin bir gün çileyi, halk içinde Hakla olmayı, halveti, celveti, kapıdan geçmeyi, kanını içine akıtmayı, meşk tahtasını, kol açmayı, semâyı, saka postunda oturmayı, derdi, destârı, telkini, tennure çarpmayı, can odasını, gülbankları, çeliklemeyi, hâmuşânı, huzura girmeyi, hücreye çıkmayı, çerağ uyandırmayı, kapı sırlamayı, gönül etmeyi, direkte durmayı, pazarcı maşasını, dinlendirmeyi, çileyi, çivi tutmayı, dal sikkeyi, demi, devrânı, birinci selamı, ikinci selamı, üçüncü selamı, nihayet dördüncü selamı, hâsılı insan olmayı önce Rusuhî dedemden sonra ondan öğrendim. Hz. Pîr’in mevlidinde Dede hayli neşveliydi, niyâz âyini de yapıldıktan sonra, bana, dervişândan biri, “kuzu!” diye seslenince, o dünyalara bedel gülümseyişiyle, uzak ufuklarda bir yere bakan gözlerini bana dikerek, “bundan böyle ganem olsa gerektir” dedi. Cemâl dedeye baktım, gözleri nemlenmişti. İlkin anlayamadım. Hâlâ da anlamış değilim. Ganem, meğer kurbanlık koç demekmiş. Bir vakit, Rusuhî dedem, Cânân sohbeti yaparken, ötelerden geliyormuş, ağzından değil göğsünden çıkıyormuş izlenimi veren sesiyle, “beni arayan beni bulur. Beni bulan, beni sever. Beni seven beni bilir. Beni bilen bana âşık olur. Ben, bana âşık olana âşık olurum. Ben, âşık olduğumu öldürürüm. Bedeli bana farz olur. Bedeli ise bizzat benim” buyurmuştu. O zaman da tam anlayamamıştım. Belleğimin diplerinde süt annem Hatice Hanım’ın bakışındaki şefkat, başımı okşayan ipeksi parmaklarından damlayan merhamet, gönlündeki muhabbet vardı. Sonrası hep burada, bir vakitler İskender paşanın av çiftliği olan, ardından Paşa’nın aldığı manevî emirle dergâh haline getirilen ocağın mutfağının eşiğinde, semahânesinde, çeşmesinde, hâmuşânında, derviş odalarında, Rusuhî dedenin Mesnevî sohbetlerinin içinde geçti. Dedeme, büyüklerimiz, Hazret-i Şârih derlerdi. Pîrimizin sözlerini o kadar güzel yorumlardı ki, sohbetinden bal damlar, tadına doyulmazdı. Matbah emini Hüseyin Efendi gençliğinde kekeme imiş. Onun derslerini dinledikçe, mukabelelere katıldıkça dili çözülmüş. Fakat asıl dili çözüldükten sonra suskunlaşmış. Dedemden sonra en çok onun hali beni etkiliyordu. Susarak konuşmayı ondan öğrendim. İlk gençliğimde çok gevezeydim. Cemal dedem, derdimi bildiğinden, bazen gülerek, “evladım üzülme, âşıklar, bülbül gibi geveze olur!” demişti. Rusuhî dedem, “bundan böyle Ganem olsa gerektir” deyince, hemdemlerinden kıdemli bir dede, “Hazret-i Azîz’in bu bahtiyar gözdesi, kuzu derecelerini aşıp koç zirvesine yükseldi” diye latife yapmış, bunun üzerine Rusuhî Dede, “güzel söylediniz. Bundan sonra bizim ganîmetle eş olan Ganem’imiz Allah dostlarının himmet ve himâyesiyle İsmâîl’in koçu olur” diye eklemişti. Artık adım, Ganem olmuştu. Kurbanlık koç… Yıllar yılları kovaladı. Rusuhî dedeye hizmetten geri durmadım. O’nun en has dervişi, hakikî evlâdı olmuştum. Dede, nihayet Mesnevî şerhine başlamıştı. İlk onsekiz beytin şerhi haftalar sürdü. Azizim, bendesine büyük lütufta bulunarak, bu bölümleri fakire imla ettirdi. O’nun kâtipliğini yapmak, hele hele insanlık için büyük bir ikram olan Mesnevi-i Manevînin sırlarının açıldığı satırları yazmak, fani ömrümün en saadetli anları oldu diyebilirim. Bazen rahatsızlık bazen de ilgisizlik sebebiyle yazmağa kısa fasılalar verirdik. Böylesi anlarda, cür’etimi bağışlayacağını da bilerek ısrar eder, yalvarır, imlaya devamı temin ederdim. Netekim, bu kıymettâr şerhin bazı yerlerinde, bendesinin bu cür’etkârlığını iltifatla andı Dedem. Bu bereketli günler gelip geçer, kuşlar gibi uçarken Azizime bir hal ârız oldu. Sebebi sonradan anlaşıldı. Meğer mânâsında ömrünün tamamlandığını görmüşler. Bir sabah hiç unutmam, namazı müteakiben, dervişânı toplayarak, “göç zamanı geldi, şerh henüz tamamına ermedi. Vazifemi tamamlayabilmek için hayatta kalmam, bunun içinse birinin fedâ-ı cân ederek yerime göçmesi gerek” buyurdular. Tereddüt etmeden, hemen atıldım, “sultanım, bu biçâre Ganem’den, kurbanlıktan başka ne olur!” Bir şey söylemediler, odasına çekildiler. Kaç gün geçti hatırlamıyorum ama bana nice yıllar geçmiş gibi geldi. Hücremde, bedel olmam için iznini bekliyordum. Bir gün Cemâl dede geldi, “evladım, ruhsat yok” dedi, “niyaz edip durma, Hazreti de müteessir ediyorsun!” Günlerce, gecelerce yalvardım, o bahtiyar ben olayım diye çırpındım. Henüz iki yaşımdayken, mübarek kucağına alarak, bu yetim ve öksüz çaresize, “hay, kuzu!” diye seslenen kendisi değil miydi? Gençliğe adım attığımda, kuzu gel kuzu git diye seslenildiğinde, “bundan böyle ganem olsa gerektir” diyerek, beni kurbanlığa layık görmemiş miydi? Neden hâlâ canımı canına bedel etmem için müsaade vermiyordu? Kaç gün kaç gece geçti bilmiyorum, nihayet bir gün hücremin kapısı açıldı, Cemâl dede aşk şarabıyla sermest bakışlarını üzerime düşürdü, başını olumlu anlamda salladı, gözlerindeki nemle çıkıp gitti. O günden itibaren dermanım kesildi, nasıl bir hastalığa giriftar olduğumu bilemeden, üçüncü günün sabahı canımı ona tasadduk ettim. Ben ruhumu teslim eder etmez, Azizim hasta döşeğinden kalktı, rahlesinin başına geçerek şerhe devam etti. Onlardan başka kimsem yoktu, bu yüzden birkaç metruk eşyam, dervişler arasında pay edildi. Zaman zaman Azizimin âşıkâne sohbetlerinden hatırımda kalanları not ederdim, o mecmua ise, bizatihi Kendisine düşmüş. Defteri açınca ne görsün, bendeniz de hatırlamıyorum, meğer bir gece, deftere şu notu yazmışım: “Bu birlik elinde, Ganem’in tek dostu, gamsızlıktır. Ölüm kurdunun saldırısından niye üzülsün ki Ganem! İki cihanın en büyük hazinesi, O’nun gibi bir sultana canını feda etmektir…” Naçizâne naaşımı, bizzat Kendisi için tahsis edilmiş olan kabrin ayakucuna sırladılar. Bundan âlâ devlet mi olur? Yıllar yıllar sonra, bin dokuz yüz kırk iki senesinde tekkelerin hazîrelerini dolaşan Cemaleddin Server Bey, sırrımızı ifşa etti. Bin sekiz yüz otuz beş senesinde Azizimin kabri tamir ediliyordu. Tamirat esnasında kabrin içindeki bölme duvarı yıkıldı, yan tarafta yatmakta olan fakîr, sırtımda tennure, başımda sikke olduğu halde, hayatımdaki halin aynında ortaya çıktım. Dergâhın şeyhi Kudretullah Efendi, bendenize bakarak, gülümsedi, “gördünüz mü, derviş dediğin böyle olur!” buyurdu. Oradakiler de “eyvallah efendim” dediler, “derviş dediğiniz böyle olur olmasına ama böyle şeyhin böyle dervişi olur!”. Meğer bunu Ahmed Celaleddîn dede, Cemaleddin Server Bey’e anlatmış. O da durur mu, cümle âleme yaymış vesselam.











