evsizler arkı söyler Gülhan Tuba Çelik’in ilk öykü kitabı. Çelik’i ilk öykülerinden itibaren tanıyorum. Hatta öyküden önce şiiriyle tanımıştım. Belki şiir nedeniyle mi bilmiyorum, öykülerindeki dil güzelliği kendini belli ediyor. Gülhan Tuba kısa cümlelerle, pürüzsüz diliyle, ritmik yapısıyla kuruyor öykülerini. Öyküler kısmen karanlık atmosferde geçiyor, sıkıntılar, yalnızlıklar, bunalım konularını anlatmasına rağmen akışkan bir dili var. Öykülerin hepsini birinci tekil kişi anlatır. Genelde yaşayan kişinin algılarından oluşan durağan öykülerdir bunlar. Kurgudan ziyade anlatım esastır.

Öykülerin ana omurgasını kimsesizlik oluşturuyor dersek yanılmış olmayız sanırım. Fakat bu kimsesizlik sadece anne baba yokluğuna bağlı yalnızlık değil. Bazı karakterlerin anne babaları veya ikisinden birinin olmadığı görülüyor. Bunun yanında kimsesizliğin içine esas dâhil edilmesi gereken husus sevgisizlik bence. Öykü kişileri yalnız başlarına hayatı göğüslemeye çalışırken değersizlik hissi, sevgi yoksunluğu ile varoluşsal krizler sonrasında kendi köşelerine çekiliyorlar. Yaşama bağlanacak, bir şekilde tutunacak dal bulamıyorlar. Bu savrulma, içe çekiliş onlarda travmalar oluşturuyor ve insanlardan kopmaya başlıyorlar. Bir bakıma arada kalmışların öyküleridir bunlar.
“evsizler şarkı söyler” öyküsü de bunun zirve öyküsüdür. Anne baba ikisi de ölmüş olan karakterin dedesiyle yaşaması ve sonra dedesinin de ölmesiyle yalnız kalması konu edilir. Aslında başarılı bir fizikçi olacakken batağa saplanması, kimsesizliğin bunalımıyla hayata küsmesi dip akıntıyı oluşturur. Öyküyü değerli kılan ise arabasında çiçek bulunan bir evsizdir. Çelik iki farklı karakteri öyküye dâhil ederek bir noktada başka bir çatışma ortamı doğurmuştur. Evsizin yaşamı böylesine kabullenişi ondan hayranlık uyandırır. Geçmişini düşünür. Burada bir çıkış bulabileceği izlenimi verir. Çünkü mayasında bu vardır. Tam mayalanma aşamasındayken dedesinin ölmesiyle “kendinden, şehrinden ve dünyadan kaçar.” Öykünün finalinde kahramanımızı bir aksiyon içinde buluruz. O semtte yaşayan bir adam evsizden rahatsız olur ve ona çıkış, oradan gitmesini ister. Adamın kullandığı kelimeler önemlidir. Evsiz, “Ya ben yansam?” diye karşılık verince adam da ona, “Bank daha kıymetli. Bu bank ülkenin. Devletin. Ama sen kimsenin değilsin.” demesi üzerine kahramanımız gidip adamı dövüyor. Onu elinden yine evsiz kurtarıyor. Burada kahramanın tepki vermesi ilginçtir, çünkü normalde böyle tepkisel değildir. Onu tepki vermeye iten şey ise adamın söyledikleridir. Sevgisiz, aşağılayıcı, incitici sözlerdir bunlar. Kahramanımız sevgisizliğe tahammül edememiştir. Bununla birlikte yüreğini hissetmesi de önemli bir göstergedir; çıkışı, umudu hatırlatır. Ve sanki şöyle der: Yalnız değilsin.

Değersizlik hissi üzerinde çokça durulması gerekiyor aslında. Özellikle Çelik’in öykü evrenini anlamak için değersizliğin hangi boyutlara vardığına bakmak gerekiyor. Çünkü bu hissiyat kişinin kimlik oluşumunu, geleceğini, kısacası yaşamını etkiliyor. Tutunamamanın, tepkiselliğin, dramın temel noktası insanın kimlik oluşumun zedelenmesidir. İnsan sevilmediğini hissettiğinde kendisinde bir değersizlik algısı oluşmaya başlıyor ve bunun neticesinde olumlu bir kişilik geliştiremiyor. “sular ve çocuklar”, “duvar”, merdiven”, “kamera” öykülerinde gelişmemiş benlik algısı sonrasındaki patolojik durumları görürüz. Özellikle “kamera” öyküsünde izlenmenin baskı unsuru oluşturarak bir çocuğun olumsuz kişilik gelişimine şahit oluruz. Burada sevgisizlik o kadar derindir ki, karakter izlendiğini düşündüğü yerden kurtuluş umar.

Öykülerde baba figürüne de dikkat çekmek gerekiyor. Genel itibariyle öykü ve romanlarda bir baba genellemesi vardır. En bariz Ayfer Tunç’un öykülerinde bunu görmek mümkün. Çelik’in öykülerinde de baba çatışma unsuru olarak çıkar karşımıza. “duvar” ve “merdiven” öykülerindeki baba oğul çatışması derinlikli bir şekilde ele alınır. “merdiven” öyküsünde daha çok bir algıdan oluşan çatışma vardır. “duvar”da ise emek-değer ve kişilik üzerinden bir çatışma görülür. “Sen emeğin ne olduğunu bilir misin?” sorusu babanın zihnini gösterir. Şiddet uygulanması, yok sayılmak babaya olduğu kadar kişinin kendisine de yabancılaşmasını getirir. Tokat atan el yalnızca şiddeti değil bir imge olarak duvarla birleştiğinde hayatın önüne çekilmiş bir sete dönüşür. Merdiven öyküsünün giriş paragrafı aslında bütün öyküleri de özetleyen bir paragraftır. “Bir anne, bir baba, bir de yavru bir kuş daldaki yuvalarında uyuyorlarmış. Tam da bu sırada birden bir fırtına çıkmış. Ağaç sarsılmış ve yuva yere düşmüş. Üç kuş birden uyanıvermiş. Baba hemen bir çam ağacına, anne de başka bir çam ağacına uçmuş. Şimdi yavru kuş ne yapacak? Uçmayı biraz biliyor.” (merdiven, s.53) Gülhan Tuba Çelik’in öykü kişileri uçmayı biraz bilen, bu yüzden geri çekilen kişilerdir.

Çelik’in öyküleri konu itibariyle durağan öykülerdir demiştik. Bu yüzden midir bilmiyorum Çelik öykü kişilerini yürütür, dolaştırır. Kişiler yürüyerek kendilerini bulmaya çıkarlar bir nevi. Dolaşmak bir kaçış olabileceği gibi bir arayış da olabilir. Aslında öyküsel bir imkân olarak da öyküye derinlik katmak için kullanılır, çünkü bu yürüyüşler esnasında geçmişe gidilir, hatıralar arasından kaybedilen şeyler deşilir. Bunların neticesinde kimi öyküler, özellikle yürüyüş olan “evsizler şarkı söyler”, “sabahı beklerken” gibi öyküler, umut vaat eden sonla biter. “Ama şunu kabul et, ben seni sevdikçe dünyan daha güzel bir yer olacak.”(kürt, s.60)
Çelik cesurdur öykülerinde. Gerçekliği sağlamak için kadın ve erkek karakterlerde cinsel çağrışımları kullanmaktan çekinmez. Özellikle ergen erkekleri canlandırmada başarılıdır. Mesela karton bir tip olarak durmazlar karşımızda. Kişiyi hangi yönleriyle ele alacağını bilir Çelik. Bu kadın karakterler için de öyledir ancak ergen erkeklerde daha belirgindir. Bunun yanında Alevi-Sünni, Türk-Kürt gibi konularında da ince noktalardan temas eder. Küçük anıştırmalarla toplumsal olaylara değinir. Okura küçük küçük pencereler açar.

Son olarak da anlatımla ilgili birkaç hususu belirtip bitirelim. Çelik, geçmişteki bir ânı değil de ânın sürekliliğini ele aldığı için geniş zaman kullanımını tercih ediyor öykülerinde. “Gülüşü, delirmeye müsait bir hıçkırığa benzerdi. Çarşambaları anasıyla yoldan geçerken güneş de portakal rengi düğmeler gibi doğardı sanki. Her şeyden habersiz geçip giderdi.” (sabahı beklerken s.30) Bu tercih öykü geneline yayıldığında naklediyormuş izlenimi uyandırıyor. Geniş zaman kullanımının anlatıya bir sınır çizmediğini düşünüyorum, yani, okur daha çok bir an üzerinden öyküye odaklanıyor ve kesinlik bekliyor. Poe’nin kesinlik dediği şeyle alakalı mıdır bilmiyorum ama bu tercihin bir süre sonra etki uyandırmadığını düşünüyorum. Bu da elbette yazarın tercihi diyerek bitirelim.

%d blogcu bunu beğendi: