Denize doğru bakışını sevdim. Senin olan ama değil sahiplenmeye dokunmaya dahi kıyamadığın bir çiçeğe doğru tedirgin uzanışını elinin ve geri çekişini…

Yemek yemeyi sevdim seninle, tabakta ne olursa olsun, yanyana oturup en büyük lokmayı sana vermeyi…

Keşfetmeyi sevdim önce sesindeki heyecanı sonra gerçek dünyanın sokaklarını…Gezmeyi, görmeyi sevdim daha önce kimseler gitmemiş gibi dolaştığımız mekanları…

Çabalamayı sevdm, yılmadan, bir çift tatlı söz uğruna…

Seninle kâh konuştuk kâh elele koştuk; sen görmesen de hiç birini, hiç kimse de seni. Sensizken de seninle olabilmeyi sevdim…

Hava yağmurluydu. Isınmak için caféye girdim. Kahvemi yudumladım, yağmurun dar sokaktaki çamuru temizlemesini seyrederken. Sana, nasıl da hazırlıksız yakalanıp ıslandığımı anlatmayı sevdim, hararetli, nefes almak için bile durmadan, tıpkı yağmur gibi. O zaman da yoktun, sen ve şemsiyen…

Seninle dondurucu sokaklarda coffee shop aramayı sevdim, nasıl bir şeye benzediğini bilmediğimiz yeri insanlara soruğumuzda onların bizden kurtulmak istercesine bakışlarına seninle tanık olmayı…

Seninle gururlanmayı sevdim, atın üstünde engelleri aştığında ya da hocan sana her “Aferin!” dediğinde sanki bana demiş gibi…

Ata şeker verirken önce korkup sonra da senin elini tutmayı sevdim. Senin yanında olduğunu bilerek korkmamayı sevdim., sana güvenmeyi, korku filminde yüzümü omzuna saklayıp kaçabilmeyi…

Boğazdaki balıkları seyrettiğimiz sabah bizi ısıtan güneşi seninle sevdim, ona bakıp “Demek sen de bizden haberdarsın” diyebilmeyi…

Beraber uçağa binişimizi sevdim, bulutları delerek ilerlemeyi…

Sabah uyandığımda ilk seni görüp sana günaydın demeyi, gözlerimle sana sarılmayı…

Hem senle hem sensiz seninle olabilmeyi sevdim. Seyahetteyken gelişini beklemeyi, yanımdayken seni kaybetmekten korkmayı sevdim…

Sense uzakta olmayı sevdin, ben Yeşilköy sahilinde kollarıı açıp beklerken, arkanı dönmeyi sevdin…

Seni kaybetmememe yol açacakmış gibi daha sıkı sarılırken bedenine, ürküp kenara çekilmeyi sevdin…

Ben sinemayı sensiz düşünemezken sen, istediğin filme yalnız gitmeyi sevdin…

Kendi dünyandan beni seyretmeyi sevdin, ben ismini haykırırken karanlıkta…

Ben, seninle yüzmenin mutluluğuyla daha parlak görürken havuzdaki ışıkları, sen, seni engellediğimi düşünmeyi sevdin…

Coşkuyla merhaba demeye hazırlanmışken dünyaya, ileride olaşabilecek bıkkınlık olasılığıyla bugünü yakmayı sevdin; bugünü ve kalbimi…

Beni terkedilmiş bir arı kovanı gibi bırakmayı sevdin, ağlamaktan usanmış öksüz bir çocuk gibi…

Sen içinde benimle dışında bensiz olmayı sevdin…

Beni sert tepkilerinle kırsan dahi seni sevmemi sevdin, kendi sevgini en değerli hazinen olarak erişilmeyecek köşelerde gizlerken…

Sana , seni seviyorum, dediğimde “geç bunu” diyecek kadar umursamaz olmayı sevdin… İnsanlara karşı gereğinden çok duyarlı olduğumu tekrarlarken yüreğimin seninle atan kısmını öldürmeyi sevdin…

Yine de seni sevdim.

Belki de yalnızca içimdeki seni….

08/03/2000 00:30

%d blogcu bunu beğendi: