…dilinde tadılmadık bir şarkı, kendi halinde, dünyası var mı yok mu belli değil, yürüyor, sağına soluna önüne ardına bakmıyor, insanları görüyor mu görmüyor mu belli değil, robot sanmayın, bühtan edersiniz, şarkı söyleyen robotlar da yapılır belki ama değil, yarasını örtüyor, yarasını nasıl örtüyor derseniz anlatamam, hem yara örtülür mü bunu da sormalı bir bilene, hem bir bilen var mı aramızda bunu da sormalı bir bilene, ayak parmaklarından saçlarına kadar acının güzelleştirdiği bir heykel desem heykeli fazla kalır, yazı da bir fazlalıktır, kendini ifade etme babında bir teselli, güya kendini gerçekleştirme diyorlar buna, yazar için varlık nedeni filan, yaşama sanatı diye kitaplar çıkıyor bir yandan da, yaşam koçluğu diye bir koçluk da varmış, koçunuz size nasıl yaşayacağınızı öğretiyor, öğrenirseniz şayet ona içinizden koçum benim diyorsunuz, sana minnettarım, sana paralar ödedim, başka şeyler de öderim, uzatmayalım, dilinde yalnızca kendinin tattığı bir şarkı, varlığı o şarkıdan ibaret, dil çıkarıyor ama dilini kimse görmüyor, şarkısını da kimse duymuyor kendinden başka, tanrı mı, tanrı kimse değil, elbette tanrı kimse değil, o şarkıdan bir yol açıyor, kirlenmekten yorulan insanlar çevriliyor o yola, o kirli değil, kirlenmişse de bir yakarış ırmağında, bir arınma denizinde bırakmış o herkesin çok sevdiği giysilerini, giysileri gülden, nergisten, tanımadığınız, adını, resmini botanik kitaplarında gördüğünüz türlü çiçeklerden, rüzgar anlıyor onun dilini, akmayı, şarkı söylemeyi bilen sular anlıyor, yağmurda yeryüzünü ıtırlı bahçeye çeviren toprak anlıyor, hem ateş, hem aşk ateşi anlıyor, adımlarında tanıyor onu yeryüzü, yeryüzü herkesi tanımaz bilirsiniz, ben de tutmuş bilirsiniz diyorum, nerden bileceksiniz, diz çökmüşlüğünüz, kendinizi teslim etmişliğiniz, uçurumları geçmişliğiniz, köz merdivenlerden ayaklarınız değil ruhunuz yanarak halden hale, makamdan makama atlamışlığınız mı var da bileceksiniz, cümleten geçelim bunları, geçelim diyorum da geçemiyoruz işte, ha deyince geçilmiyor, aklımıza ayrılık düşüyor, ayrılık düşünce acı düşüyor, açı düşünce adem denen o kan damlası, o bir avuç çamur düşüyor, çamur düşünce, neyse uzatmayalım, dilinde dünyayı kurtaracak tek şarkı, yürüyor, durmadan dinlenmeden aksamadan yürüyor, yürüdükçe insanlar rüya görmeyi öğreniyor, hayal kurmayı, renkli, pembeyoğun çiçekli hayal kurmayı öğreniyor, nefesi daralanların nefesi açılıyor, sıkıntısı olanlar sıkıntıdan kurtuluyor, karamsarlık beyaz bir fırçayla temizleniyor yürek haritasından, parmak uçlarımıza can geliyor, dil uçlarımıza selam sözcükleri, sözcükler alabildiğine doğurganlaşıyor, tanrım, söz bebekleri, hepsi güler yüzlü, diyelim ağladılar, ağlayışları bile doğal, bir dirilik katıyor hayatımıza, bir dirlik düzenlik, bir iyilik sağlık, güle-güle dönüyoruz ölmek için atıldığımız kıyılardan, neyse uzatmayalım, adım gibi biliyorum bir gün bir savaş çıkaracak o adam, bir savaş çıkaracak, bildiğiniz bir savaş, uçaklardan gül yağacak şehirlerin üstüne, hançerler lale yapraklarından, namlular gül ağacından tetikler dağ kekiklerinden, hadi bombalar kaktüs olsun gülüşelim, tüfeklerden tanımadığımız çiçekler saplanacak giysilerimize, siperlerimiz, miğferlerimiz, postallarımız gülden olacak, güle oynaya çıkacağız o savaşa, insan kardeşlerimiz barut kokusunu beklerken birden beklentileri gül kokusuyla karşılanacak, gülden madalyalar takılacak en çok gül atan orduların komutanlarına, gülden mezarlar kazılacak gülmekten şehit düşenler için, dünya silah sanayinin dev tesisleri gül bahçelerine dönüşecek, kimsenin kafasına saksı düşmeyecek, neyse uzatmayalım, o adam, dilinde dünyanın en serin, en sakin, en acılı şarkısıyla yürüyor aramızda, evet aramızda yürüyor, kimse farkında değil ama olsun, bir gün o savaş çıktığında…

Bilimkurguyu sevmem, çıplak anlamıyla bilimi de kurguyu da sevmem… “Sevmem” yüklemiyle başlayan bir yazıdan hayır çıkmaz ey okuyucu! Sen işine bak ve bu yazıyı okuma! Okuma çünkü, yapacak başka işlerin var. Çalacak başka kapıların, güven duyacağın başka sığınakların, açılacak başka limanların var. Çık yazıdan!