Lale Müldür için…

Düz okuyorum lale, ters okuyorum Allah.
Üstten bakıyorum altmışaltı. Alttan bakıyorum yine Allah.
Sağa bakıyorum Allah’ın yüzü, sola bakıyorum kendisi.
Kök anlamı, boyunduruk. Hicret için saadethanesinden çıktığında görmesinler diye yüzlerine bir avuç toprak atmış, onları bağlamıştı. Lalenin kökü o toprakta.
Evi, Cihangir’de. Aşağısı derin uçurum. Karşısı Boğaz manzarası…
Başında saçaklı, siyah bir takke, uzun, etekleri pileli siyah bir elbise giyinmiş. Gözleri mavu. Saçları kırmızı, çok örgülü.
“Deniz engin bir sudur. Tuzlu, yeşil, dalgalı” diyor, kahkaha atıyor, “ah Yahya Kemâl bey ömürsün vallahi!”
“Burada hilale benziyorsun” diyorum.
Yeni evlendiğinde İngiltere’de, kocasının evinin bahçesindeki bambu koltukta otururken çekilmiş fotoğrafa bakıyoruz. Çok zayıf. Silvia Plath’a benziyor.
Gülüyor,
“laleyle hilal aynı ama” diyor.
“Bu ne?”
“Semazen ayol…”
“Anladım da, kim?”
“Semazen sadece, ayrı bir kimliği yok ki…”
“O da mı laleyle akraba?”
“Evet. İnsanın aşktan ölebileceğini gösteren bir şey bu.”
“Altmışaltı demek…”
“Yaa altmışaltı, Allah da öyle, elhamdülillah da…”
Ukrayna’lı yardımcısı sütlükahve ve kurabiye getiriyor.
“Ludmilla, harikasın, cevizli mi yaptın yine?”
“Evet” diyor kadın, mapçup bakıyor…
“Şu küllüğü de boşaltıver canım.”
“Tabi.”
“İçi kömür gibi ama…”
“Neyin?”
“Lalenin.”
“Öyle değil mi?”
“Dışarıdan görünmüyor.”
Gözlerimin içine bakıyor, üzerine basa basa,
“görünmüyor değil mi?”
“Evet, belli olmuyor.”
“Ama sen görüyorsun?”
Utanıyorum.
“Dışı kan kırmızı, parlak, capcanlı. İçi siyah, kömür karası.”
“Bağrı yanık yani…”
“Sen, ahdine sadık bir adamsın, bu yüzden içimi görebiliyorsun.”
“Yaprakları yukarı doğru kalkık. Niyaz eder gibi…”
Yine gözlerime bakıyor,
“Bir de leyl var lale gibi. Gece… O da siyah.”
“Evet, sevda gibi, o da siyah demek.”
“Harika… Biliyor musun, İsa siyahtı. Avrupalılar, O’nu hep beyaz olarak görmek istedi. Öyle değildi.”
“Meryem?”
“Meryem’in dedelerinin alnında bir parola yazıyordu : MHMD. Onlar birbirinden gelen bir soydu…”
“Melankoliye ne iyi gelirdi?”
Kahkaha atıyor yine, kesik kesik, uzun süre gülüyor :
“Çok fenasın!”
“Nisan yağmuruydu değil mi?”
“Eveet, öyle derler, istiridye bazen suyun üzerine çıkar, göksel bir tohum gibi yağmuru içine çekermiş…”
“Bu yüzden mi melankoliye…”
“Bilmiyorum, öyle düşünmüştüm o zaman veya duymuştum. Derler ki, inci melankoliye iyi gelir, delinmemiş, bakire inciler…”
“Seni hep limon kokulu, yağmurlu kadınlar arasında hatırlıyorum.”
“Ay neler hatırlıyorsun sen böyle!”
“Güzel kalan yaralar vardır çünkü, demiştin, bu yüzdendir…”
“Ama en güzeli ne biliyor musun o şiirimde, her şeye rağmen yağmur kalan kadınlar vardır…”
“Yağmur da Allah gibi, herkesin üzerine eşit yağar.”
Gözleri nemleniyor,
“senin dönüp dolaşıp o dizeme geldiğini biliyorum, ama korkuyorsun hiç dokunmuyorsun ona.”
“Hangisine?”
“Sende hiç insanî bir şey yok mu La Luna…”
“Doğru, en çok sevdiklerimden o. Eskiler maksut eserse, mısrâ-ı berceste kâfidir, demişler, öyle bir şey.”
“Ne ne, anlamadım!”
“Amacı yansıtırsa tek söz yeterli gibi bir şey.”
“Trakl gibi bir şey…”
Yine kahkaha atıyor.
Lale’nin son zamanlarda böyle sürekli ve kesik kesik gülüşü hem sevindiriyor hem ürkütüyor.”
“Ne düşünüyorsun yine?”
“Pirinç ülkesini…”
“Yalancı. Başka bir şey geçiyordu aklından. Neydi o Tanrı’nın ismi, hani onu sürekli tekrarlarsan, karşındakinin kalbini okuyabiliyordun?”
“Hatırlamıyorum.”
“Çok fenasın!”
Ludmilla, bu kez meyve tabaklarıyla geliyor.
“Canım benim, çok teşekkür ederim. Şu muzun üzerine biraz kızılcık reçeli damlatsan. Dondurma da mı koydun?”
“Evet, sevdiğinizden, fıranbuvazlı…”
“Teşekkürler canım. Kendine de alsana.”
Ludmilla gülümsüyor, “teşkürler…”
“Okuayacak mısın o bölümü.”
“Hiçbir şiirim ezberimde değil. Şu rafta bak, versene kitabı.”
“Hayır hayır yandaki rafta. Bir üstte. Evet, ortada bir yerde…”
Bulup uzatıyorum.
“Sesi değişiyor, başka bir yerden esiyor gibi : “herkesin küçük bir bahçesi olmalıydı / üzerinde fikir teatisinde bulunabileceği saatlerce / mesela aramızdan biri bahçesinde gece yarısından sonra / enteresan bir durum gözlemişse hemen hiç çekinmeden / arkadaşlarını arayabilmeliydi / hareket eden cisimler üzerinde pembe mumlar / kendini gizlemeliydi / tam gece yarısı olduğunda birdenbire / Mona Lisa çalmalıydı / gümüş kapların içinde bir tadımlık / yiyecekler olmalıydı… ne kötü şimdi şu an dışarı baktığımda / sana bu derece yabancılaşmam / o kadar yakındık ki / ama işte şimdi elimi dışarı uzattığımda / yağmurun yağıp yağmayacağını kavramak dışında / sana dair hiçbir şey bulamıyor olmam / sana tutunamamam ki katiller bile geride / el izi bırakır, ne acı / şu an üstümde sarı simlerle işlenmiş / lacivert kadife eşofman olmasından son derece / memnun olmama karşılık bütün bunları / ve başka birçok şeyi bırakıp / çiçekli ince elbiselerle / kafamda hasır üçgen bir şapkayla / sulak pirinç tarlalarında / seninle yan yana dolaşamayacağımızı / bilmek ne kötü…”
Çok hüzünlendiğinde yaptığı gibi kısa süren bir kahkaha atıyor.
Sonra susuyoruz.