Sitemizin yeni yayın döneminin ilk röportajı için “Sır Gölgeleri”, “Sultana Mektuplar”, “Hu” ve “Hüznün Efendisine” adlı şiir kitaplarının sahibi değerli şair, Erdal Çakır’ın konuğu olduk. Sabrınıza ve hoşgörünüze sığınarak Uzun soluklu bir röportaj yaptık. Şimdiden iyi okumalar dilerim, bereketli olur inşallah.

Konuşturan: Yunus Nadir ERASLAN

Evvela okurumuza Erdal çakırı tanıtmak istiyorum: Erdal Çakır kimdir? Erdal Çakır nereli? Çocukluğu nasıldı, ilk göğe baktığında neler hissetti? Yaramaz mıydı mesela? Özlemle andığı yıllar… Amcasıyla geçirdiği zamanlar, gittiği sinemalar, okuduğu kitaplar, yalnızlıkları…

Erzincanlıyım. Erzincan’a altı yedi kilometre uzaklıkta merkez köy olan Başpınar köyünden, eski ismi Büyükköşünker… On yaşıma kadar köyümde kaldım. Ve doğal olarak çocukluğum orda geçti. Daha sonraki yıllarda kendimde keşfettiğim şudur: Çocukluğumdan epey etki taşıyor hayatım. Bunları yirmili otuzlu yaşlarda fazla hissetmedim belki ama daha sonraki yıllarda bunu gördüm. Bu da çok değer verdiğim, benim için önemli olan kimi aile büyüklerinin aramızdan ayrılmalarıyla kendini hissettiren bir durum oldu. Oraya döndüm ister istemez, bu elimde olan bir şey değildi. Yani çocukluğum… Ben çocukluğumu bir yaşımdan itibaren hatırlıyorum çok net olarak. Evimizin önünde iki söğüt ağacı vardı, o iki söğüt kapımızın önündeydi, avlunun dış kapısının önünde. O iki söğüt gölgesinin arasında durmayı oturmayı çok severdim. Bir buçuk iki yaşlarındaydım. Köyde emniyet sorunu olmadığı için yani kırk yılın başı bir araba geçer o da at arabasıdır falan. Anne baba veya aile büyükleri çocukların can güvenliği konusunda çok rahattırlar. Orada o iki söğüdün arasında öylece dikildiğimi ya da oturduğumu çok net hatırlıyorum. İnsanlar gelir geçerlerdi oradan, bu çocuk burada ne yapıyor dercesine bakarlardı. Ben de orda dururdum ve gözlerdim; bu o kadar tesir etmiş ki bana, sonraki yıllarda çocukluğumun söğüt gölgesi çok net bir biçimde çıktı geldi. Söğüt şiirlerime de girdi. Bir de bizim evde radyo vardı ben doğmadan radyo girmiş eve. Erzincan’da bulunulan muhit itibariyle insanlar, bir ajansı dinlerlerdi -onların tabiriyle- ikincisi de türkü dinlerlerdi. Sanat müziği falan çıktığında kapatırlardı hatta Ege türküleri gibi ezgi farklılığı olan yörelerin türkülerini de dinlemezlerdi. Doğuya özgü ezgi yapısı olacak, yörenin tabiriyle yüksek havalar olacak, bunlar dinlenirdi. Benim kulaklarım da ruhum da biraz bunlarla doldu. Ama şöyle bir şey de vardı, bir türküyü bir defa dinlettikleri zaman veya ben dinlediğim zaman radyodan, kapattıklarında sözü ve müziğiyle okurdum. Bu onların çok hoşuna giderdi; yarım yamalak telaffuzla türkü okumam köylünün çok hoşuna giderdi. Hatta kucaklarına oturturlar hadi söyle bakalım şu türküyü derlerdi ve söylerdim. Gülerlerdi. Bir tarafları bu işi ciddiye alırdı, hatta hanımı hamile olan adamlar doğuracaksan böyle çocuk doğur diye hanımlarına da söylerlermiş. Köy ortamında farklı bir şeydi bu herhalde. Köy ortamından bende kalan baskın bir fotoğraf da, ki bu kışın hep tekrar etmiştir: Bizim evimiz kış mevsiminde mahallenin en uç noktasındaki evdi, müthiş kar yağardı o zamanlar. Kışın kar hemen hemen hiç kalkmazdı. Babamlar okula gidebilmemiz için bir insanın yürüyebileceği şekilde yol açarlardı. Biz görünmüyorduk bile, o kürünen karlarla birlikte kar seviyesi boyumuzu aşardı. Kış mevsiminde pencere içleri çok derin olduğu için bir çocuğun oturabileceği genişlikteydi. Özellikle ikindi vakitleri ikindi ve akşam arası daha doğrusu… Ön tarafı açıktı ve bahçelere bakardı penceremiz. Oradan bir şeyi seyretmeyi çok severdim: Dışarıyı, o manzarayı… Issızlık dediğimiz bu kavram benim için çok müşahhas, elle tutulur bir şeydi artık. Yalnızlık değil, ıssızlık… Ben de o kadar derin etkiler bırakmış ki… Çünkü büyük bir sessizlik var, sessizliğin kesafet kazanmış olduğu ortamlardı pencereden temaşa etttiğim manzara… O manzaraya uzunca bakardım. İçerde malum soba yanar, dışarda hiç kimse yok… Kışın kimse evinden çıkmazdı. İşte o ıssızlık beni çok çarpardı. Daha sonra kendimi kovboy filmlerini izlerken buldum. Allah Allah! “Ben bunların neyinden hoşlanıyorum?”  dedim. Gördüm ki çocukluğumdaki o ıssızlık kovboy filmlerindeki kasabayla, ana unsur olan kasabanın kendisiyle  örtüşüyor. Orda bir insanın yalnız başına -işte kovboy diyelim- filmin kahramanının tak tak yürümesi ya da atıyla yürümesi falan… Baktım ki bu tamamen çocukluğuma giden bir şey… Ben o ıssızlığı arıyorum. Hala benim için çok önemli o. Aile olarak unutamadığım şeylerden biri de dedemin sürekli Kur’an okumasıydı. Anne dedemin ailesi benim için bir sığınaktı. Çok da hoşuma giderdi, orda olmak. Dedem Mızraklı İlmihal okurdu, Osmanlıcasından Kesikbaş hikâyeleri okurdu, Hz. Ali Cenkleri de okurdu.

Bu okumalar sesli ve toplu okumalar mıydı?

Evet, insanlar üç beş kişi yerine göre beş on kişi kış günlerinde toplanırlardı Dedemin evinde. “Mustafa Efendi hele şu  Ali efendimizin cenklerinden biraz oku da dinleyelim” derlerdi. O da açar okurdu. Ama günde öyle sanıyorum ki en az beş altı cüz Kur’an okurdu Dedem, çok istikrarlı bir biçimde. Onun o sessiz okuyuşu… Fısıltı halinde okurdu, evde de pek ses çıkmazdı zaten Kur’an okunduğunda. O fısıltılar bende hala böyle canlı bir şekilde duruyor. İlkokula falan geçtiğimiz yıllarda amcam vardı babaannem vardı… Amcam hiç evlenmedi, hayatında hep bizimle beraberdi. Aile olarak bize yapışıktı. Her ne kadar asker olduğu için görev yeri Erzincan dışında olsa da biz amcamın senelik izin günlerini iple çekerdik; çünkü amcam bizim için rahatlık, bereket, dostluk arkadaşlık biraz da özgürlük demekti. İster istemez anne ve babamın kurmuş olduğu o disiplin amcamın gelmesiyle birlikte epey bir esnerdi. Çünkü biz amcamla birlikte olurduk hep; özellikle ben, ailenin en büyük çocuğu olarak.  Amcam da hiçbir şeyini esirgemezdi bizden. Hep ailenin yanında olmuştur ve her türlü fedakârlığı hep yapmıştır. Benim için çok önemliydi. Üç yaşımda onun ilk görev yeri Doğubayazıt’a beraber gittik. Babaannem, amcam ve ben. Beni de götürdüler. Oradaki günlerimi çok net hatırlarım. Üç yaşındaki günlerimi… Ağrı Dağı tam karşımızdaydı. Amcam beni her cumartesi akşamı sinemaya götürürdü ve o zaman filmlerin hemen hepsi westerndi. Kovboy filmleri oynardı, fakat ben bir süre sonra sıkılırdım. Amcam getirir beni arada eve bırakır sinemaya dönerdi tekrar. Bu durumdan sıkıldığı da olurdu, babaannem “Hadi çocuğu da al götür” derdi. “Anne durmuyor, sıkılıyor” dese de “ İki adımlık yer, bırakır tekrar dönersin” derdi babaannem. O da sesini çıkarmaz alır götürürdü.  Keyfime hizmet ederlerdi. Her gün evimizin önünden sırtında sepetle patlamış mısır satan satıcıdan bir su bardağı alınan mısır, akşam beni eğlendirmek için birbirimize yuvarladığımız kavanoz kapakları vs. Bu tarz şeyler olurdu.

Doğubayazıt’ta bir de belleğimde yer etmiş olan görüntülerden bir tanesi de her akşam namazından önce tam ezan vakti minare şerefesinin yanan ışıklarıydı. O ışıklar nedense beni çarpardı, o ışıkların yanmasını beklerdim, ondan sonra müezzin şerefeye çıkar ezan okumaya başlardı.

Mikrofonsuz mu okurdu müezzin ezanı?

Sanıyorum, mikrofonsuz okunurdu. Her akşam şerefenin ışıkları yanardı.

İlkokula başladığımda okul benim için dehşet bir kutsiyet ifade etti her neyse.

Öğretmeninizle bir anınız var mı?

Evet, var. O zamanlar yine milli eğitim karşılıyordu kitapları. Okul açılmadan on gün önce bütün kitaplar gönderilirdi. Hepi topu 28 öğrenciydik bütün sınıflar olarak. Ve ben o kitapları gününden önce gider isterdim öğretmenden. Öğretmenimle diyaloğum çok iyi idi, çünkü en iyi öğrencisiydim onun.

Birleştirilmiş sınıf mıydı?

Evet, birden beşe kadar toplam yirmi sekiz öğrenciydik. Tek derslik vardı bütün sınıflar oradaydık. İşte o sıralar Amerika’dan gelen süt tozu üçüncü dördüncü ders arası içilirdi.

Sütü öğretmen mi hazırlıyordu?

Evet, öğrenciler de yardım ederdi, bahçede bir ocağımız vardı, kazanın içine konur kaynatılırdı süt tozu, her gün sırasıyla bir öğrenci evden peksimet getirir peksimetle birlikte o süt tozundan yapılmış süt içilirdi.

Hangi yıllara tekabül ediyor bu olay?

65- 69’lu yıllar. Ben kitapların gelmesine yakın öğretmenin kapısını aşındırmaya başlardım. O kitapları okul başlamadan bir hafta on gün evvel alır, matematik kitabı dâhil hepsini okurdum. Sonra okul açılırdı, benim için müthiş bir şeydi. Köyde sonbahar çok çarpıcıdır, soğanların sökülme vaktidir bizim orda. Tarlada insanlar işleriyle uğraşırlar. Biz okula gitmeye başlarız. Okulumuzun bahçesinde büyük Bir ceviz ağacı vardı ve o ceviz ağacının gölgesi de benim için çok önemliydi. Öyle devam etti köy yılları. Sonra şehre taşındık. Ben o zaman beşinci sınıftaydım. Daha sonra Kur’an kursuna gittim.

Kitaplarda biraz duralım mı, okul kitaplarını daha okul başlamadan karıştırıyor, adeta hatmediyorsunuz. Okuduğunuz metinlerden etkilendiğiniz ve aklınızda kalan bir metin var mı?

Mesela “Turgut Reis” vardı Türkçe kitabında, sonra Orhan Şaik Gökyay’ın “Bu Vatan Kimin?” şiiri, Reşat Nuri’den okuma parçaları vardı aklımda kalan. Bir de birleştirilmiş sınıf olduğu için öğretmen ikinci sınıflara ders yapacaksa diğerlerini ödevlendirirdi. Bizden de bir okuma parçasını okumamızı ister; gelecek ders anlattıracağını söylerdi. Ben bir birkaç okumada parçayı ezberlerdim, bu elimde olmayan bir şeydi. Öğretmenimiz “Niye ezberliyorsun?” derdi, o özet olarak anlatmamı istiyordu ama ben metni okuyordum ezberden. Bu tarz şeyler vardı aklımda kalan.

Yine  bir gün kitapları almaya gittiğimde daha  okul açılmamıştı o zaman. Öğretmenimiz de -Allah rahmet etsin- bina ahşap olduğu için tavanda çatlaklar oluşmuş çamur karmış elinde mala ile sıva yapıyordu. Tavan yüksekti, masanın üzerine sandalye koymuş tavana ulaşmaya çalışıyordu. Elleri çamur içindeydi. Kitapları görünce gözlerim parladı, öğretmenim dedim… Şöyle baktı bana, “Ulan başımın belası ellerim çamur şu gösterdiğim kitapları al git” dedi. O kitapların kokusu da bende çok kalıcı oldu. Onları ilk aldığımda uzun uzun koklardım. İlkokul ikide öğretmenim bana Dede Korkut hikâyelerini verdi. Onların hepsini okumuştum. Bir de amcam rahmetli, Cantürk serisi vardı o zamanlar, tüm seriyi almıştı bana. Yirminin üzerindeydi galiba onları da okumuştum. Ayrıca Küçük Efe, vb. gelirdi köye. Erzincan’da da zaten iki tane kitapçı vardı.

Bulduğum kitapları okurdum. Babam bazen şehre indiğinde gazete getirirdi. O gazeteleri de baştan sona okurdum. İşte Yeni İstiklal, İttihat gibi gazeteler vardı. “Oku, bunları senin için alıyorum” derdi. Kendisi şöyle bir göz atardı ve ben onları okurdum.

Derken okul bitti bu sefer amcamın tayini Keşan’a çıktı. Orta bir ve ikinci sınıfları Keşan’da amcamın yanında okudum. Keşan’da da çok özeldi günlerimiz. Cumartesi sinema günleri orda da devam etti.

Sinema o yılların genel bir alışkanlığıydı galiba?

Evet, başka bir eğlence alışkanlığı yoktu. Radyo vardı sadece. Televizyon yoktu.

Açık hava sinemaları var mıydı?

Evet, vardı. Oralara da giderdik. Son güz Keşan’da olurduk. İlk açık hava sinemasında seyrettiğim film de Nuri Sesigüzel ve Yıldız Tezcan’ın oynadığı bir filmdi. Kış gelince de kapalı salonlara giderdik. Ben Keşan’ı da çok sevmiştim. Çocukluk işte hemen kaynaşıveriyorsunuz. Sonra Amcamın tayini Erzurum’a çıkınca beni tekrar Erzincan’a bıraktılar. Erzincan’da ortaokulu bitirdim İmam Hatip lise bire orda başladım. Bu sefer babam gezmeye başladı. İzmit’te İmam Hatip Lisesi iki ve üçüncü sınıfları okudum. Son sınıfta İzmir’e taşındık; son sınıfı da İzmir’de okudum. Burada enteresan bir şey var. Ortaokuldan başlayarak imam hatip dönemi benim çok bunalımlı olduğum dönemdir. Fikri açıdan itikadi açıdan…

İtikadi açıdan derken… İzninizle bu konuyu açalım mı?

Yani bir İmam Hatip öğrencisinin çok ötesinde, asla o günkü toplum anlayışının kabul etmeyeceği inançsızlık diyebileceğim bir hal içindeydim. İmam hatip dönemi tümüyle böyle geçti.

Neye bağlıyorsunuz bu durumu?

Aslında aileden bildiğimiz klasik dini yaklaşımı, anlayışı, itikadı almıştım. Köyde de güçlüydü bu. Fakat kafamda birtakım sorular ortaya çıktı ve ben bunları cevaplayamadım. Elle tutulur olsun istiyordum gördüğüm her şey, inandığım her şey, görmek istediğim her şey. Daha doğrusu benim için inandığım Rabb de böyle olmalıydı. Bu imam Hatip Lisesinde çok daha yoğunlaştı. O öğretmenlerin verdiği giderek klasikleşmiş olan eğitim benim sorularıma asla cevap vermiyordu. Çünkü onlar hazır olan bir sermayeden hareket ederek, hazırlanmış paketlenmiş bilgiler veriyorlardı. Farklı şeylere açık değillerdi. Ben bu durumu İmam Hatip Lisesinde kimseye açamadım. Ama dehşet bunalımlar yaşıyordum ve bir anda gerçekle bağım kesiliyordu, başka bir dünyaya geçiyordum; oradan gelmem çok zor oluyordu bazen bir günümü alıyordu, bazen de on dakikada olup bitiyordu ama bu yaşadığım durum benim için çok yıpratıcıydı.

Bu durum aslında daha çok içe dönük bir haldi değil mi? Karşı bir grubun içinde yaşanan bir düşünce çatışması değildi sanırım?

Hayır, tamamen içe dönük bir durumdu bu, benim içinde bulunduğum bir grup olmadı. Bir grubum oldu diyemem. Bildiğimiz gevşek bir takım yapılar vardı. Bunları ben çok sıkı bulmam. Her ne kadar yetmişli yıllar bir ideolojik kenetlenmenin kamplaşmanın klikleşmenin olduğu yıllar gibi gözükse de o yapıların çok da sıkı yapılar olduğunu, insan zihnine hitap eden sıkı bir örgü içerdiğini düşünmüyorum. Bu yoktu. Sadece kalıplaşmış şeyler vardı. Öğrenilmiş ve öğretilmiş şahsiyetler vardı. Siz öğrenilmiş, öğretilmekte olan şahsiyetleri öğrenmek durumundaydınız. O şahsiyeti model olarak giyinmek durumundaydınız. Yani siz aslında yoktunuz. Bir özne olarak bir şahsiyet bir fert olarak yoktunuz. Genel tutumların anlayışın adına dava dedikleri o yapının düşünce yapısının doğurduğu insan tipi herkesin olmak zorunda olduğu insan tipiydi.

Bu bir dayatma mıydı?

İmam Hatip’te de bu vardı. Yani burada fert kayboluyordu. Ferdi özellikler kayboluyordu. Her fıtrata yüklenmiş olan ayrı hususiyetler orda törpüleniyordu tek bir şahsiyet olmanız bekleniyordu. Bunu bugün düşündüğümde yadırgamıyorum. O zamanlar öyleydi. Ama sizin farklı yönelimleriniz varsa bu yapıya hayır diyen bir kişiliğiniz bir zihin yapınız varsa, o zaman siz ufalanıyordunuz. Bir şahsiyet teşekkülü içinizde kendisini dayatıyor fakat size dışardan olmanız gereken şahsiyet daha baskın bir şekilde dayatıldığında içinizdekini eziyordu. Bu dayatmaya ezdirmiyorsanız kendinizi, tam bir savaş alanına dönüyordu varlığınız. Orada adeta kan gövdeyi götürüyordu. Şahsiyetinizle ilgili olan bu durumu adeta anonimleşmiş şahsiyete anlatamazsınız ki. Çünkü herkes aynı sesi aynı tepkiyi anı refleksi verecek siz bir şey söylediğinizde. Bunu öğretmenlerle paylaşmak da mümkün değildi. Yani ben şu şüphelerle dolup taşıyorum deseniz bir öğretmene, nedir evladım diye bir karşılık alamazdınız. Direkt itham edilirdiniz. İmam Hatip bittikten sonra bir dönem tasavvufla irtibatım oldu. O kadar bunalmıştım ki, felah bulabileceğim huzur bulabileceğim, ruhumun sükûna ereceği bir yapının içinde olmak istiyordum. Bir vaha bir iklim arıyordum kendime. Bir süre bu bağlantım devam etti, o dönem bir nebze olsun teskin olduğumu düşünüyorum.

Sonra İlahiyat Fakültesi dönemi başladı. Gördüm ki ben onları aslında bastırmışım. Bir anlamda o gerçek sükûna ermiş gibiydim ancak sükûnun bizatihi kendisini taklit etmişim aslında, bunu monte etmeye çalışmışım kendime. İlahiyat üçüncü sınıfta adeta bomba gibi patladı her şey, bütün değer yargılarım sıfırlandı. Dördüncü sınıfta devam edemedim okula. Derslerden muaf kıldı hocalarım beni. Sadece sınavlara giriyordum, hâsılı zamanında bitirdik okulu.

Eğer şiirle bağı nedir hayatımın çocukluğumun denirse… Ben ortaokul yıllarında şiire başladım fakat ailem tarafından çok ağır bir baskı gördüm. Şiir senin neyine, derslerine çalışıp ekmeğini eline alacaksın. Bizim neslin dedeleri, babaları yokluktan geldiği için ekmeğini kazan ondan sonra ne yapacaksan yap derlerdi. Onun dışında ekmek kazanmaya müteveccih olmayan eylemlerin tümü boş ve fuzuli gözükürdü. Oyalayıcı veya yoldan saptırıcı şeyler olarak gözükürdü. Bu bende İmam Hatip son sınıfa kadar öyle bir bastırıldı ki bir daha uyanmadı. Şunu da söyleyeyim ortaokula başlamadan önce amcamın kitaplığındaki bütün kitapları okumuştum. Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Halide Edip serilerinin tamamını okumuştum. Bu okumalar İmam Hatip’te de çeşitlenerek devam etti. O dönemde yaşadığım iç problemleri cevaplayacak kitaplar aradım. O zamanlarda fazla bir eser yoktu böyle. İç kavgalarım çok fazlaydı. İmam Hatip lise son sınıfta bir defter dolusu şiir yazdım, sonra onun üzerine eklemeler yaptım sonra da onları yaktım. Oradan hiç şiir yok.

O dönemde okuduğunuz şairler ve yazarlar kimlerdi?

İmam Hatip klasiği olarak tabii ki Mehmet Akif, Necip Fazıl Kısakürek,  Yahya Kemal… Bunları okudum. Bunların dışında şair ve yazarların kitaplarıyla da muhatap oldum. Derslerim iyiydi, başarılı öğrenciydim. Ders dışında ara tatillerde de kitap okumalarım devam ederdi; lakin bu sefer de ailem: “Hala kitap okuyorsun biraz dinelen” diye itiraz ederlerdi. Doyurulmaz bir açlık vardı, bunun doyurulması gerekiyordu. Kalben ve zihnen hiçbir şekilde tatmin olmayan bir açlığım vardı. İçimde sürgit bir hüzün, sonu gelmeyen bir koridor… Yürü yürü sürekli yürü. Nereye çıkacağını bilmediğim bir koridorda sürekli yürüyordum. Bunların yanı sıra fakülte hayatımda da daha sonraki dönemde de şiirler denemeler yazmaya devam ettim. Onları hiçbir zaman yayımlamak aklıma gelmedi. Bir dosyada tutuyordum. Çevremdeki arkadaşlarım şiirlerini yazılarını yayımlıyorlardı ama ben yayımlamayı hiç düşünmedim. Bir gün İhsan Deniz’in şiirimi görüp yayınlayalım demesine kadar devam etti bu süreç.

Orada biraz duralım mı? Hangi yıllardı bu yıllar. İhsan Deniz’le karşılaşmanız hangi yıllara tekabül ediyor?

Seksenli yıllar, daha öncesinde  karşılaşmalarımız olmuştu İhsan’la birkaç defa ama aramızdaki hukuku geliştirecek uzun boylu görüşmeler değildi bunlar veya öyle bir ortam olmadı. Seksen sekizde karşılaştık ciddi anlamda, baş başa bir sohbet imkânımız oldu. İhsan’ın şiir serüveni yoğunlukla devam ediyordu. Benim dosyada biriktirdiğim materyaller şiir, yazı, deneme vs. onların hepsi yok olmuştu. Ne oldu bilmiyorum darmadağın oldu. Tek nüshaydı bunlar, çoğaltma imkânım da yoktu, bazıları arkadaşlarda kaldı ve geri dönmedi. Bazılarını daktiloya çekmiştim, çoğu el yazısıydı. Ondan sonra da devam etti. İstanbul’a, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na görevli olarak gittiğimde, Mustafa Kutlu benimle çok ilgilendi. Şiirlerini görmekten çok memnuniyet duydum yayımlayalım dedi. Ondan önce “Yedi İklim”de şiirlerimi yayımlamaya başlamıştım. İlk şiirimi “Yedi İklim” de yayımladım. “Buhur Kokan Yüzün” ilk yayımlanmış şiirimdir. Ben yazı âlemine geç intisap ettim. Böyle bir düşüncem yoktu çünkü. Esasında 1982 de çok küçük bir naatım başka bir isimle bir gazetede yayımlandı. O şiir de yok bende. Gazetenin arşivinde kaldı.

İlk şiirinizin yayımlandığında neler hissettiniz?

İlk şiirim yayımlandığında ben askerdim. Aldım okudum. Tabii bir heyecan duydum, birkaç defa okuduğumu hatırlıyorum. Bu beni yeni şiirler yazmaya da teşvik etti aslında. Bugün şiirle uğraşıyorsam yayımlıyorsam burada aslında üç isim vardır yazı kaderimi belirleyen: İhsan Deniz, Mustafa Kutlu ve bu konularda hep teşvikkâr olan çok saygı duyduğum ve sevdiğim Mustafa Kara hocamdır.

Sır Gölgeleri’ne gelelim. 98’de yayımladınız “Sır Gölgeleri”ni. Sanırım Sır Gölgeleri’nin dışındaki tüm kitaplarınızda ciddi bir tematik bütünlük var “Sır Gölgeleri” belki de sizin en serazat yazdığınız bir şiir bütünlüğü diyebilir miyiz?

Sır Gölgeleri’nin diğerlerinden farkı şu: Muhtelif senelerde yazılmış şiirlerin bir araya toplanmış halidir. Orada farklı zaman dilimlerinde farklı haller farklı tasavvurlar, farklı zihinsel süreçlerden geçmeler var. Diğerlerinde bir blok zihin ve ruh vardır. Şunu net söylemek istiyorum. Sır Gölgeleri’nde çarpıntılı haller vardır, gel-gitler ve sorular çoktur. Bu soruların cevabını aramalar vardır. Bu soruların cevabını çok katı cevaplamalar da bulunabilir şiirlerde. Ancak şunu söylemeliyim ki yaşadığım zihinsel ve kalbi çalkantılar hep bu şiirlere eşlik etmiştir. “Sultana Mektuplar”a geldiğimde, arada epey zaman vardır. Artık bulduğum şeylere çok sıkı bir sarılma vardır orada. Çünkü ben Allah’a olan imanı ve onun şerefli Resulüne olan bağlılığı kolay elde etmedim. Dünya kadar bunalımdan kuşkudan geçerek ve bunun bedelini çok ağır ödeyerek oraya ulaştım. Onun için bunlar benim asla ve asla hiçbir şekilde kendilerine toz kondurmayacağım ve vazgeçemeyeceğim sevgililerim haline geldi. Allah, Kitabı ve Resulü… Bunlar konusunda çok hassasım. “Sultana Mektuplar”a geldiğimizde artık bu oturmuştu bende. Çünkü kendi sorularımı kendim cevaplayacak noktaya gelmiştim ki, sorularıma tatminkar cevapların kendi dışımda bulunamayacağını da anlamıştım. Çünkü bu her insan için böyledir. Yani Allah sizi ayrı bir fıtratla yaratmıştır sizin sorularınızın da size özgü fıtratı vardır. Buna ancak siz cevap verebilirsiniz. Dışarıdan her ne kadar zihinsel dozu yüksek bir cevap gelmiş olsa da sizin fıtratınıza uyumlu hale gelmedikçe fazla bir şey ifade etmeyebilir. Soruların cevaplarının sizinle uyumlu hale gelmesi gerekir yani. Toparlayacak olursak, soruları soran sizseniz -elbette siz olacaksınız- sorularınızın fıtratına uygun fıtri cevaplar olmadıkça sükûna ermeniz mümkün değildir. Diyelim siz bir soru soruyorsunuz; konusuna hakim bir insan geliyor ve bütün teferruatıyla anlatıyor, orada şöyle bir şey oluyor: O anlatırken sizin sorularınızın içine çomak sokuyor aslında iyice deşiyor bu sefer. Orda deşilip etrafa saçılan yeni yeni üreyen sorularınızı da ona sorma imkânınız yoktur. Bunların hepsini siz toparlayıp kendiniz cevaplayacaksınız. Başka türlü işin içinden çıkmak mümkün değil. Nadiren şöyle olabilir: Biriyle karşılaşırsınız, bir cümleyle, bir kitapla, bir insanla… sizi rahatsız eden size ağır bedel ödeten o sorularınızın cevabı olabilir bunlar. Bu da sizin meşrebinize uygun olandır.

Peki, sizin zihninizin size yaşattığı bu ızdırap neticesinde şiir imdada yetişti mi?

Hayır. Böyle bir özelliği yok bende şiirin. Sadece o anın fotoğrafını çeker şiir. Bu böyledir. Yani şiir geldi, yazdım, beni teskin etti… Bir soruma cevap teşkil etti… Hayır. O anki halin fotoğrafıdır o.

Peki, ızdırabı dindirme noktasında bir fayda sağlar mı?

Belki daha da artırabilir, daha da yoğunlaştırabilir ki bu sıkıntılıdır. Yani tam bir problem yumağına da dönüştürebilir sizi. Her şeye rağmen kareler halinde önünüze gelen ve sizi resmeden o fotoğrafları görmek iyidir, yüksek bir ruh halinin serencamıdır. Başka türlü… şiir, ızdırap, zevk, dile gelmez ve getirilemez psişik haller… Ya bu şiir de bizden ne ister ki.

“Suyu iyi verilmiş bir sözüm” diyorsunuz. Dehşet bir imge… “Ağzımda kuş mevsimi kelimeler var…” Bu tam da sizin ızdırap noktasına o kadar denk geliyor ki. Zihin ve ruhta bir çelikleşme hali diyebilir miyiz?

Evet, o sesler pıhtılaştı bende. Artık bir çözülürlük, yani sağlıklı bir çözülme de söz konusu. Yani şu dizeler vardır mesela Sır Gölgeleri’nde: “ bu ayaklar benim mi / sonsuzdan öte kaç ayak izi/ bir kızın gözleri gibi kaç derin kuyu vardır / zamanın çürümüş eti nerede / o köpek ağzında leş insan ağzında bilim / arıya ödevini belleten sır / bir dağı öldürdü kederinden…” Burada arıya ödevini belleten sır bir dağı öldürüyorsa kederinden artık o devasa aşılmaz gibi gözüken problemler yerini, çok daha ayakları yere basan daha sade ama ulaşılması gereken bir şeye bırakmış demektir. Bu gördüğümüz bir sırla oluyor. Bir sırrın içerisine girip onu keşfetmek o sırrın mahiyetini muhtevasını çözmekle alakalı, yoksa kolayından oraya varamıyorsunuz.  “Arıya ödevini belleten sır / bir dağı öldürdü kederinden…” demek çok kolay bir şey değil. Hazır metinler alabilirsiniz ama size kendisini dayatan şeyler başlangıçta bunu size böyle söylemiyor. Bu nasıl, niçin neden böyle oldu diyor. Bunları sorup bir de bunun ortasına ben kimim diye sorduğunuzda her şey çok karmaşık hale gelebiliyor. Bütün bunlardan sonra bir tecrübe olarak şu noktaya vardım ki bizim eğitimimizin bir sistematiği yok. Farklılıkları karşılayabilecek bir yeterliliği de yok. Çünkü iyi bir sistematiğin kendisine muhatap aldığı zihinlere de böyle bir düzenlilik kazandırması gerekir. Öyle bir şey yok. Yığıyorsunuz, istif ediyorsunuz bilgiyi ama metodu yok, bir usulden geçmiyorsunuz. Bunu nasıl tasnif edeceksiniz kafanızda. Bütün bu karışık mozaik yapıdan zihninizin çeperlerine takılan sorular gelip çıktığında öyle kalakalıyorsunuz. Yapacağınız hiçbir şey yoktur. Ne oldu? Ben şöyle yaptım: Üniversiteden sonra epey bir süre inziva hayatım oldu. Kendime bir kitaplık oluşturdum. Ağır felsefe kitapları okudum. Epey bir süre onları okudum. Günde dokuz on saatlik okumalardı. Sadece ekmek almak için dışarı çıktım. İstanbul Bahçelievler’de bir yakınımın evinde kaldım. Felsefeye bu anlamda minnetim vardır.

Bir çıkış noktasıydı belki de sizin için?

Evet, ikincisi hangi adrese hangi soruyu göndermem gerektiğini de gösterdi bana. Çünkü hazmederek okumaya çalıştım. Adresini bulan sorular cevaplarını almış olarak dönüyordu. Bu çok da hoşuma gitti beni rahatlatmaya başladı. Bunun sonunda sizi silkeliyor yere vuruyor ama bu vurma dağılma değil her şeyinizin yerli yerine oturmasını sağlayacak bir vuruş. Bu gerçekten beni çok rahatlatan bir şeydi. Ondan sonra onun üstüne koyduklarım, artık nereye konulacağını bilen, neyin nerede olmasını bana gösteren bu tabloyu netleştiren şeylerdi. O felsefi zemin bana bunu gösterdi. Bir de hiçbir şeyden insan zihnine takılan hiçbir sorudan korkmamamı endişe etmememi de sağladı. Çünkü insan bazen bazı şeyler yaşar ve orada ortaya çıkacak problem kişinin kendisinden bile ürkmesine korkmasına neden olur, hatta bu biraz daha psişik bir hal alır. Ben iyiye gitmiyorum dedirtir, hasta olduğunu söyler. Buraya düşmemek gerekiyor, bu da iyi bir usulü gerektiriyor. Ondan sonra bütün tekrarlarım usul üzerine oldu benim. Bugün genç arkadaşlarla konuştuğumda onlara ilk tavsiyem metodoloji öğrenmeleridir. Oturup bir hukuk metodolojisi öğrensinler. Fıkıh usulü okusunlar. Yani metodolojiyle bir şekilde ilgilensinler. Nasıl düşünmeniz gerektiğini, bir şeyi nasıl didiklemeniz gerektiğini size öğretir. Bir yol gösterir, daha geniş alanlara açar sizi ama daha sağlıklı olur. Öbürü istif bilgidir ve siz yönetemezsiniz bu bilgiyi. Bizim yaşadığımız zihinsel kargaşanın temelinde bilgiyi yönetememek vardır. Bilgiyi yönetemediğiniz yerde tam bir kargaşa yaşarsınız. Çünkü insan, duyguları şurada, bilgisi burada duran bir varlık değildir. Bu duygularınızı da yönetememenizi getirir. Birçok şeyinizi yönetemezsiniz. Sadece basit refleksif alışkanlıklarla hayatı yönetmeye başlarsınız ki bu acınası bir durumdur insan için.

O halde yoğun felsefe okumaları sizi bir usule yönlendirdi ve siz sabit noktalar belirlediniz kendinize.

Evet, sabit… Ayağımı basacağım sabit noktalar tespit ettim; bu kendime göre elbette… Yalnız bunlar hakikatin kendisidir ya da işte düzlüğe çıkmak isteyen her insanın kullanması gereken basamaklardır demiyorum. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Bu bende böyle oldu. Buradan genel geçer bir şey söylemem gerekirse hayata ilişkin doğru bir yol üzere olmak istiyorsak ve bunu bir zihinle bağlantılayacaksak, demin de dediğim gibi soruları doğru adreslere gönderip oradan cevap almak gerekir. Bu da usulle mümkündür. Şunu demiyorum yani, her şahıs için yöntem budur; hayır. Medresede usul çok önemlidir, ilim açısından usul önemlidir, sanat, düşünce, nefis tezkiyesi evet, olmazsa olmazdır; bunun dışında herkesin bütün bu müktesebattan sonra kendisine özgü bir hayat usulü de olacaktır. Karakter mizaç kişilik dediğimiz şey kendisini bunlarla dışa vurur. Öbür türlü herhangileşirsiniz. Sıradanlaşmak demiyorum. Ben insana asla sıradan varlık diyemem, bu bana çok ağır gelir, bu tür tanımlamalara da şiddetle karşıyım. Siz Allah’ın isimlerinin mübarek tecellisi olan hiçbir varlığa sıradan diyemezsiniz. Ancak insanın kendisini herhangileştirmesi söz konusudur. Bunu insan kendisine yapar. Yapmamalı.

Sır Gölgeleri’nden uzunca aradan sonra ‘Sultana Mektuplar’ geldi; toplamda kırk şiirden oluşuyor ve kitap tematik bir bütünlük arz ediyor. Muhteşem bir açışla geliyor şiir “Ellerin yüreğin olmakta ellerimde / Bir sıcak öyküye yaslanır bu şehrin akşamları / Yarı yaşanmış gün ortasından / Kopardığımız bir andır göğsümüzde gürleyen ağrı “ ve böyle bir sağanakla sürüyor. Her türkünün bir hikâyesi olduğu gibi “Sultana Mektuplar”ında bir hikâyesi olmalı; bu hikâyeyi dinleyelim mi?

Bu ilk kitabın yayımlanmasından sonra, kitap bastırma konusunda, şiirlerim birikti, artık kitabım çıksın gibi bir gayretim olmadı; ama şiirlerimi dergilerde yayınlamaya devam ettim. Bu arada tabii okumalarım da devam etti. Yani yazmama paralel olarak okumalarım da yoğunlukla devam etti. Ondan kopamazdım ve giderek bende şöyle bir düşünce belirmeye başladı. Biz yeniden inşa olacaksak bu tasalluttan, zalimlerin, gâvurların tasallutundan kurtulup yeni fetihlere yelken açacaksak bu nerede olmalı, bu nereden olmalı? Yani uzun bir süreçte geldiğim nokta şu oldu: Bizim kavramlarımız, kendimize özgü tabiatımızla bütünleşen kriterlerimizin inşası ancak Allah’ın isimleriyle mümkündür; fakat görünen oydu ki Allah’ın isimleri sadece bir ahiret averajı ve skoru olarak görülüyordu. Esma-ı hüsna bir ahiret mezatı ya da arzu ve heveslerimizin dilek taşı değildir. Bilakis o, ontolojidir, hayattır, varlıktır, her şeyin kendisine bağlı olduğu oluş iksiridir.Piyasadaki Esma-i Hüsna ile ilgili kitapların büyük bir kısmı işte şu kadar zikredersen şu olur bu kadar zikredersen bu olur… Diyelim zikrettiniz ama olmadı; şimdi ne olacak? Allaha güveniniz mi sarsılacak? Ya da onunla bir kavgaya mı tutuşacaksınız? Ben seni o kadar zikredeyim ama niyazım kabul olmasın, ellerimi boş dönsün… öyle mi… Hayır, Allah hiçbir eli boş çevirmez. Hiçbir dua karşılıksız değildir. Ancak kulun aceleciliği… yapılan duanın bir an önce tahakkuk etmesi gibi ivedi beklentiyle, Allah’ın iradesindeki tecelli başka türlü olabilir. Allah şunu söyler: Senin için hayırlı olan şudur, şunu yapıyor ve istiyorsun ama bunun senin hayrına olanı budur der ve bu irade-i ilahiyeyi kulunun görmesini ister.

Rabbimiz takdirde acele etmez mi demek istiyorsunuz?

Eder ya da etmez. Hemen de cevaplar, geciktirebilir de. Bu bizim kullandığımız zaman itibariyledir. Gerçekten biz hemen gerçekleşsin isteriz. Hâlbuki Rabb’imizin nezdinde bu şekilde cereyan etmez. Senin bu duanın karşılığı ahirete de kalabilir veya başka bir halle de gelir. Eğer ferasetli bir bakış edinememişsek görmeyiz onu. Bazen de tam tersi gelir. Ayet de bunu söyler: “Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız; halbuki hakkınızda o bir hayırdır. Yine olur ki siz bir şeyi seversiniz halbuki o hakkınızda bir şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz”.  Israrla gerçekleşmesini istediğin bir duada,  sonucu itibarıyla hayır olmayabilir. Ayrıca  sen bir felaketi de talep ediyor olabilirsin duanla. Aslolan duanı yaptıktan sonra hale rıza göstermektir, eğer onun tasarrufunun her an üstünde olduğunu düşünüyorsan ve hiçbir şeyin onun iradesi dışında gerçekleşmeyeceği konusunda inancın sağlamsa hale rıza göstermek gerekir. Namazını kıldın duanı ettin ama bunun tecellisini sen belirleyemezsin. O zaman kendin belirle, madem duanın karşılığı olan şeyi gerçekleştirme gücün var o halde kendin belirle… Belirleyemiyorsun, yani ilahi iradeye havale ediyorsun o zaman ilahi irade onu asla cevapsız bırakmayacaktır. O halde gelen cevabı iyi oku. Bu da hale rıza olarak kendini gösterir. Bu zaman içerisinde Allah’ın isimleri üzerinde uzun uzadıya düşündüm. Bunun bende bir şekilde tezahür edebilmesi için kalbimin Allah’ın isimleriyle tanışması gerektiğini gördüm. Bu nasıl oldu: sahih hadislerde de geçen doksan dokuz ismi esas aldım ve her gün bir ismi yatarken otururken yürürken sürekli zikretmeye başladım ve her isim için bunu yaptım.

Bu durum Sultana Mektuplar yazılırken mi başladı?

Hayır, “Sultana Mektuplar” daha yok. Bir gün evin mutfağında otururken birden Esma-ı Hüsna şiirleri yazmak ilham oldu kalbime adeta ve birden oturduğum yerden fırladım; evet bu şiirleri yazmalıyım dedim. Delice bir şey dolaşmaya başladı içimde, korkunç heyecanlandım. Bana bunu ilham ettiği için Allah’a şükrettim. Heyecanım öyle had safhada seyretti ki bunu birkaç arkadaşla paylaştım onlar da büyük destek verdiler. Ancak bu süreçte bu isimlerle tanışmak gerekiyordu. İki yıllık bir hazırlık dönemidir bu süreç. O isimler üzerine okumalar düşünmeler devam etti… Sadece onlar da değil, peygamberler üzerinde isimlerin tecellisi nasıldı acaba? Âlemde nasıl? Şunu gördüm örneğin, “Latif” isminin tecellisi âlemden çekildiği vakit bütün gören gözler görmez olur, bütün gözenekler kapanır, aynada kendini göremezsin camdan baktığında dışarıyı göremezsin ve ruhaniyetle ilgili ilhamla ilgili kalbi dediğimiz hiçbir şey senin semtine uğramaz. Tam bir körleşme olur âlemde. Hiç bir şey hiç bir şeyi tanımaz. Tanışık olmadığın bir âlemin içinde yaşayamazsın bu da kıyamet demektir. Metîn isminin çekilmesi durumunda bütün kemiklerin un ufak olur. Dikine olan her şey yerle bir olur, gökkubbe üstüne kapanır, bu da kıyamet demektir; bütün isimlerde bu vardır. Hangi ismin tecellisi çekilirse bu kıyamete eş değer bir durum demektir. Sonra baktım ki bambaşka bir dünya açılıyor, hayat, insan, tarih…  Peygamberler tarihine tekrar döndüm; tekrar tekrar okudum. Bu böyle sürerken bir seyahatim oldu, orada bir durum bir hal yaşadım, benim için dönüm noktasıydı. Orada “Sultana Mektuplar”ı yazmalıyım dedim… Neydi bunu dedirten şey: Vedûd isminin tecellisi…

Sultana mektuplar ile Hu’daki haleti ruhiye iç içe diyebilir miyiz?

Evet, tamamen iç içe diyebiliriz. Ve Hû şiirleri yani Esma-i Hüsna’nın yazılışı benim kullandığım zamana göre biraz ertelenmiş oldu. Sanki Cenabı Hak beni Hû şiirlerine hazırlamak için “Sultana Mektuplar”ı düşürdü içime. O düşürdüğü şeydir “Sultana Mektuplar”ı yazmamın saiki; biraz daha açık edecek olursam “Sultana Mektuplar” aşk şiirleridir. Ama bu bir pişirme, bir eğitme, olgunlaştırma ile ilgili seyr-i süluk dönemidir aynı zamanda. Çünkü kalbin pişmesi pişirilmesi gerekiyordu, bir şeylerin daha da arınması kristalize hale gelmesi gerekiyordu ve öyle de oldu. “Sultana Mektuplar”ı hızlı bir şekilde yazmaya başladım. Bir şey daha söylemek istiyorum. “Hu” şiirlerinin yazılmasının kalbime ilk ilham olduğu anda ilk iki dize hemen geldi: “Zatına baktın biri yarattın / Aczimi mübarek kıl” O iki dize de Hu şiirlerindeki Allah ismi şerifinin ilki iki dizesi oldu.

O ilk dizeler geldikten sonra ki halinizi çok merak ediyorum.

O dizeler verilince bu şiirlerin yazılmasının bana nasip olacağını gördüm; ve kalbime o iki dize adeta ilham oldu. Şiir düşünmeye başladığımda: Zaman içerisinde doksan dokuz ismi yazacaksın ama hep aynı zatı aynı varlığı yazacaksın,  kendi kendime “Sen iki şiirde sermayeyi bitirirsin” dedim. Bu tür gel gitler korkular yaşadım ama bana cesaret veren şey yazma konusunda sen bu şiirleri düşünürken hemen o iki dize verildi, o halde neden korkuyorsun, yoksa sen salt yeteneklerine mi güvenerek bu şiirleri yazmayı düşünüyorsun dedim. Hayır, sonuçta Allah burada yardımını, feyzini, bereketini sana bir ilham olarak verecek ki sen bunları yazabilesin zaten. Onsuz yazamazsın.

O zaman siz o iki dizeyi bir emanet gibi gördünüz.

Evet, o iki dize uzun bir süre kalbimde çınladı durdu.

Sonra yoğun bir okuma ve arayış süreci başladı sizin için. Bir arayış. Arayış derken şiire malzeme arayışından bahsetmiyorum; belki de bir arınma durulma süreci…

O başka bir haldi. Giderdim bir mescide kapanır uzun bir süre Kur’an okurdum, Kur’an’la ilk defa tanışıyormuşçasına, içercesine okurdum. Olağanüstü haller, duygular yaşardım, bütünleşmiş bir dünyam vardı onunla, her şey bana müthiş zevk verirdi. Çok hoş haller yaşardım. Allah’ın isimlerinden hangisi olursa olsun zikrederken onun bana dokunduğunu hissederdim. O kadar büyük bir dünya açıldı ki önüme…

Okur olarak şunu hissediyorum. Siz malzemeyi şiirsel bir formla sıralamıyorsunuz; siz ben şöyle içsel bir serüven yaşadım ve bu seyahatin sonucunda bana bunlar verildi diyorsunuz. Aslında sizin şiiriniz bir zikrin fotoğrafı ya da bir halin fotoğrafı diyebilir miyiz?

Âcizane benim zikrim de diyebilirim. Bununla ilişkili haşa kalbime ne tekebbür geldi ne de böyle bir şey hissettim. Daha çok hissettiğim kul olduğumdu. Kulluğun ne kadar şerefli bir şey olduğunu idrak ettim bunlarla. İnsanın ulaşabileceği en son mertebeydi kulluk. Kelime-i şahadette de bunu tekrarlıyoruz. Peygamber Efendimizin, Allah’ın kulu ve resulü olduğuna şehadet ediyorsunuz değil mi. Aslolan  kul olmaktır. Evet, o zaman model ortada. Kulluk… Bu dehşet bir açılım veriyor insana, zira onunla birlikte yaşıyoruz… Bu arada şunu da söyleyeyim bu şiirleri yazmaya başladığım dönemde enteresan bir şekilde Yunus Emre’yle birlikte yaşamaya başladım. İki yıl beni hiç bırakmadı, ruhaniyetiyle sürekli birlikteydik. Sanki bana şiirler okuyordu. Sanki elimden tutup Sakarya Nehri’nin kenarında gezdiriyordu beni o zamanlar. Bunlara olağanüstülük de atfetmiyorum asla. Herkesin yaşayabileceği türden şeyler bunlar. Bir olağanüstülük yok, buradan bir farklılık çıkarmamak gerekir. Sadece olanı bir üst şuurla anlamaya çalışıyordum ve hissetmeye çalışıyordum. Böyle bir gayretim vardı ve Cenab-ı Hak lütfetti. Yunus Emre’yle yaşadığım o anlar çok ilginçti ve bu bir lütuftu aslında. Cenab-ı Hak herkese lütfeder, bahşedilen lütuflar karşısındaki duruşumuz çok önemlidir. Nereye irca ediyoruz şeytana mı Allah’a mı? Nereye dönüyoruz, şeytana mı Allah’a mı? Allah’ın ilham ettiklerini Allah’ın rahlesinde mi tedris etmeye çalışıyoruz yoksa Allah’ın ilham ettiklerini şeytanın rahlesinde mi tedris etmeye çalışıyoruz. Allah’ın ilham ettiklerini götürüp şeytana mı teslim ediyoruz, yoksa o şeyi bize ilham edene mi? Yani Rabb’e mi döndürüyoruz? Aslolan bu; bir yerde durmanız gerekiyor, sağlam basmanız gerekiyor. Ne diyor Kur’anda: “Muhammed bir resuldür kendisinden önce gelip geçen resuller gibi. Eğer o ölürse ya da öldürülürse topuklarınızın üstüne döner misiniz. Kim topuklarının üstüne dönerse Allah’a bir zarar vermiş olmaz. Ve Allah şükredenlerin karşılığını mutlaka verecektir.” Şükür ehli olmak gerekiyor, verilen her şeye karşı. Kulluğun en önemli hususlarından biridir şükretmek. Izdıraplar, sıkıntılar haller gelebilir; açılımlar gelebilir bir açılım sıkıntıyla gelebilir, salt açılım bir sıkıntıyı da içerebilir. İnşirahi bir durumdan da siz sıkıntı duyabilirsiniz. Çünkü esnetiliyorsunuzdur.

O halde şöyle diyebilir miyiz seyir bir açıklık halidir ve bu açıklık hali olmadan seyir olmaz.

Kesinlikle olmaz, zira müteyakkız bir aklınız ve kalbiniz olması gerekiyor. Tetikte olmanız gerekiyor. Gelenin ne olduğunu görmeniz gerekiyor. Çünkü o kadar yoğun haller yaşarsınız ki oraya şeytan da sızabilir. En sevdiği yerlerdir oralar aslında. O da hakikatin kapısını kullanır insana sızmak için. Asli hüviyetiyle İblis’i bir kâfir bile kabul etmez ve onu reddeder. Şeytan, ‘amellerimizi bize süslü göstererek’  gelir; şehvetli bir biçimde fısıltılarını bırakır içimize.

Modern şiir dediğimiz; şu an yazılan şiir bahsettiğimiz seyir ve açıklık halinin neresinde?

Onu insanların kendileri takdir etsinler. Şiire besmeleyle başlanmalıdır ve öyle devam edilmelidir. Kulluk bilincini yaşayan bunu tadan ve hisseden insanlar için söylüyorum. Müslümansak bu böyledir ve başka türlü olmaz. Benim baz aldığım nokta budur.

İmdi örneği şuradan vereyim. Yine batı tarzı müziği düşünelim. Solfeji, notaları belli… Doğallıkla siz eğer nazari eğitim aldıysanız notaya baktığınız zaman müziği çıkarırsınız. Yani bir kalıp bir form var ve günümüz şairi burada o kalıbı yorumlayan durumda; fakat sizin şiirinizde bu anlattıklarımın dışında başka bir seyir var veya öğrenilmiş öğretilmiş bir form yok bu formun dışında bir akış var.

Şimdi müzikten yola çıkarak konuşalım o zaman. Alemin de solfeji bellidir, notaları yazılmıştır yani. İskelet çıkar ortaya ama tavır çıkmaz. Neyin notalarını yazarsınız? Çıkmış olan bir ezginin notalarını yazarsınız, melodik yapı, o bütünlük ortadadır. Siz olmuş olanı notalarsınız. Olmuş olan nedir? Ol emrini alandır. Kâinatın ezgisi yazılmıştır, ol emrini almıştır. Sadece notaya bakarak o parçayı bir enstrümana uygulayarak o ezgiyi çalmış olmazsınız, onun bir tavrı bir usulü olmalıdır. Yani bir eser ortaya koyuyoruz. Eser derken bir ontolojiden  bahsediyorsak şayet, eserin ait olduğu yer bilinmelidir. Ait olduğu yeri neresiyle, neyiyle bilirsiniz? Tavrıyla bilirsiniz. Şimşek çakar, gök gürler anlarsınız ki yağmur yağacaktır. İşte fizik yasalara bakarak bunu değerlendirirsiniz ama bir taraftan bereket dersiniz, rahmet dersiniz, felaket de deme ihtimaliniz vardır. Bunu ayırt etmeniz gerekiyor; peki neyle ayırt edeceksiniz. Yani ezgi çıkmış olmalıdır, ezgi yapısını bilmek zorundasınız ki olanın hangi tavra nereye ait olduğunu bilebilesiniz. Ol emrinden habersizseniz olandan da olmuş olandan da habersizsiniz demektir. Çünkü yerine döndüremezsiniz onu, irca edemezsiniz. Şimdi burada da böyle bir durum var. Evet, yemeye başlarken besmele çekmek ne kadar doğalsa şiire başlarken de o kadar doğaldır. İnsan neden bunu akletmez? Yani bir şiir biterken elhamdülillah denmez mi, şükür namazı kılınmaz mı, bunlar ekstrem şeyler mi? Bir tahtayı eline keser alıp yontmaya başlarken besmeleyle başlıyorsun da insanı yontuyorsun içindeki o naif şey çıkacak ortaya ya da o heybetli şey çıkacak ortaya neyle çıkacak şiirle çıkacak, öyküyle çıkacak ya da bir düşünce ve tefekkürle çıkacak, ilmi bir mübahaseyle çıkacak; besmele çekmeden nasıl çıkacak. Bu ağız alışkanlığı mı sadece? Böyle olmaz elbette; bunu salt inancımızın dayattığı bir şey olarak da görmemek gerekiyor. Ontolojimiz bunu gerektiriyor. Allah’ın isminin olmadığı yerde Allah’ı aramayacaksın. Ben bu anahtarı Allah’la çeviriyorum diyerek girmediğin bir evde bulamazsın onu. Ordadır aslında ama kendini göstermez sana. Niye kendini gösterme lütfuna mazhar olmak varken, öbür türlü olsun ki. Niye şeytana pabuç bırakalım da bizimle oynamasına izin verelim ki. Bu şiirde de böyle. Bizim her türlü fiilimizde düşüncemizde hayatımızla ilgili ne varsa hepsinde bu böyle olmalı ve bunu başka türlü düşünmek mümkün değil. O zaman Esma-i Hüsna yazmamın bir anlamı yoktu.

O halde şiir ilahi süzgeçten damıtılmış bir ıtır mesabesindedir.

Sunar bunu Cenabı Hak. Lütuf sahibidir, kerem sahibidir ve hiçbir şeyi bir karşılık bekleyerek vermez kuluna. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yok ki, sadece lütuftur onun bize verdiği. Bizim o lütfu nasıl değerlendirdiğimizdir önemli olan. Yoksa öbür türlü, bak ben şiir yazdım ya hu görün bunu kardeşim… Böyle bir iddiamız yoktur. Burada asıl olan şudur:  Ben bir şiir yazdım, bir fiil yaptım bir şey düşündüm bunun adı şiir ya da başka bir şeyse, bir insani durumsa, bir ilişkiyse, ben bütün bunları alın açıklığıyla Rabb’ime arz edebilir miyim? Mesele budur.

Şöyle diyelim o halde: ben evvela şiire niyet ettim, bedenimi hazırladım, kendimi hazırladım…

Niyetten hasıl olması istenen, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Rızayı kazanmanın görünür bir karşılığı olacaksa, bu, insanın Allah’ın yüklemiş olduğu fıtrata uygun, kendisini açık eden, o fıtratın taşıdığı özellikleri yansıtan meşguliyetlere isabetle yönelmesidir. Onunla olan özel ilişkisinde kendisini açık etmesi gereken durumlar vardır. Bunlardan bir tanesi şiirdir diyelim. Siz Rabb’inize olan dostluğunuzu kulluğunuzu eğer en iyi açık etme formlarından biri olarak şiirle hem halseniz, şiirle ifade edersiniz. Başka bir şeyle ifade etme durumu varsa onunla ifade edersiniz. Bana da onu en iyi ifade etme biçimi olarak şiir nasip oldu; yaptığım sadece buydu. Eğer bir ressam olsaydım resimle, mimar olsaydım mimariyle yapardım bunu…

“Ah Sultanım, gel içime bir İstanbul yay” diyorsunuz. Şiirlerinizde aslında bir İslam coğrafyası var, bizim şehirlerimiz var. İstanbul’dan, şehirlerimizden, coğrafyamızdan bahsedelim mi? Ben şiirlerimde yeterince bahsettim diyeceksiniz ama ben bu yerlerden bahsederken sanki yeni bir şiire bismillah der gibi başladığınıza çok şahit oldum…

Ben bu topraklara âşık bir adamım. Bu toprakların yetiştirdiğine de sevdalıyım. Tarih okumalarımı da hep bu duygu ve bu hal üzerinden yaparım. Yani bir şiire başlarken “Kudüs’te akşam kahvemiz olsun zulme biçilen hüküm” diye bitirebilirim o şiiri. Şehirlerden bahsederken şehir sanki kemale ermiş bir insan olarak tecessüm eder karşımda. O şehirler kâmil bir insan gibi tecessüm eder. Buhara’dan bahsederken içim titrer. Bursa’dan bahsederken, Basra’dan, Halep’ten, Kudüs’ten, Mekke, Medine, Semerkant, Isfahan’dan…

Modern insana da bir eleştiri var sanki. Yaşadığınız şehir neyse siz osunuz demiştiniz bir keresinde…

Evet doğru, yaşadığınız şehrin mevcut durumuna rıza gösteriyorsanız siz de ondan öte bir şey olamazsınız. Evet, o şehir sizin kimliğinizdir çünkü, bizatihi kendiniz de olabilir. Bizim böyle şehirlerimiz var çok mübarek… Şehirli tipi… Yani bir şehirde bir dergâha girdiğinizde bir ilim yuvasına bir medreseye girdiğinizde sizi karşılayan bir şey vardır; bir koku vardır mesela… Kur’an kursuna girdiğinizde Kur’anın konusunu alırsınız, bir dergâha girdiğinizde oradaki neşvenin kokusunu alırsınız, bir ilmin kapısından girdiğinizde ilmin kokusunu alırsınız, -almalısınız- almıyorsanız oradan bir şey alamazsınız. Bir eve girdiğinizde o evin huzurlu mu huzursuz mu olduğunu kapısından adımını attığınız an anlarsınız aslında. Şimdi şehirler de böyledir. Bir şehir sizi karşılamalı. Girişinde hoş geldin diyebilmeli, böyle bir karşılaması olmalı. Nereye girdiğinizi bilmelisiniz. Bir şehir, siz o şehre girdiğinizde ‘girdiğin yerin farkında ol’ deyip size bir ciddiyet kazandırmalı, çeki düzen vermelisiniz kendinize. Bunu daha doğrusu size dayatmalı, mecbur kılmalı. Çarşısına girdiğinizde size kendisini sunmalı. Yani etini sütünü meyvesini pazarlamanın ötesinde şehir kendi ruhunu size takdim etmeli. Bir eserine vakıf olduğunuzda görmelisiniz o şehri. Öbür türlüsü herhangidir. İşte herhangileştirilmiş şehirlerimizden bahsediyoruz. Bu coğrafya öyle bir bütündür ki ve Allah’ın öyle bir lütfudur ki bu coğrafya, yani Endülüs’ünden Maveraünnehir’ine kadarki coğrafyadan bahsediyorum. Bizim olmuş, bizim kokumuzu almış, Kura’nın, peygamberin, ilmin, irfanın kokusunu almış olan şehirler öyle bir bütündür ki İşkodra huzursuzsa Mekke’yi huzurlu düşünemeyiz biz. Buhara’nın huzurlu olduğu bir coğrafya da Ankara, İstanbul huzurludur, Diyarbakır huzurlu olur. Diyarbakır huzursuzsa ona çok benzer özelliklerde Semerkant da huzursuzdur. Maya bozulmuştur. Bu topraklara atılan maya birdir. Her şey oradan beslenir. Buradan başka bir şey söylemek istiyorum. Bir insanın imanında İslam’ında Müslümanı baz alarak söylüyorum siyasi tutum üst bir şuurdur. Falan klik falan partiden söz etmiyorum. Allah’ın bu âleme koyduğu nizamla birlikte o nizamı örnek alarak oluşturulmuş olan siyasi muhtevadan bahsediyorum. Yukardan okumak lazım, yani Allah’tan bakmak gerekiyor; Allah’tan bakmak derken zatının yanında durarak bakmak değil, onun tecellilerini zaten görüyorsunuz oradan bakmak gerekiyor. Bu tecellilerden bakmak ona ait bir bakış sahibi olmayı gerektirir. Şehirler de böyle. Şehir bizi şahıs olarak ortaya koyan şeydir. Bunu şehrin dışında bir yerde görmemiz zordur. İnsan şehirle kristalize olur. Bir köye göre şerrin kötülüğün daha fazla olduğu yer şehirdir ama nefis terbiyesinin de en iyi yapıldığı yer şehirdir. O kadar kötülüğün içerisinden bir iyiliği bir güzelliği hakim kılmaya çalışacaksınız. Diyoruz ki ne kadar ruhaniyetli bir şehir… Evet, nefis terbiyesini yapmış ve seyr-i sülukunu tamamlamış da onun için. Yani sizin nefsiniz ne kadar terbiyeye müsaitse ve olumlu bir şekilde bu süreci yaşayarak gidiyorsa şeytanınız da onunla birlikte büyüyecektir. Çünkü sizi markaja alır şeytan. Şeytanınız ne kadar büyümüşse sizin terbiyenizde seyr-i sülukunuz da o kadar yol almış demektir. Bu bir risk içerir mi? Tabii ki içerir. Risk içermeyen bir yola girmişseniz yürümüyorsunuz demektir zaten. Bu da kulluğa yakışır bir durum değildir. Kulluk risk almaktır. Risk de bellidir, dünya mı ahiret mi? Dünya niçin önünüze konmuştur? Risk almanız için. Evet, şehre geldiğinizde her şehrin bir seyr-i süluku vardır ve  o şehir nefis tezkiyesini nasıl gerçekleştirmiştir onu görürsünüz eserlerinde. Nereden nasıl kopuşlar olmuştur da bozulmuştur, hatta niye kötü yola düşmüştür bir şehir? Neresinden tutup düzeltilmelidir. Şehir bir anlamda ayniyle insandır. Onun sokakları genel görüntüsü ne olduğunu hangi vasfa sahip olduğunu ve nefis terbiyesinin hangi mertebesinde olduğunu söyler ya da hangi uçuruma nasıl sürüklendiğini nerede nasıl bir kopuş olduğunu da söyler. Şöyle değil midir yani, bir imarethane bir darüşşifa, bir medrese, bir dergah kalıntısı o şehrin kendisinden nerede koptuğunu size tarih olarak vermez mi? Evet, verir. O zaman şehirlerin sahipleri gelirler. Şehirlere sahip çıkarak şehri o şehir haline getirmiş olan ona ulaşabileceği kemal noktası neresiyse ona onu yaşatmış olan o şehrin sahiplerine önce dönüp bir bakmak lazım. Her şehrin adamları vardır sahipleri vardır. Ankara’nın sahibi kim diye sorarsak mesela, ilk akla gelenlerden biri Hacı Bayram-ı Velidir. Uhuvveti atlayabilir miyiz, ahi şehridir. Nerede kopuş olmuştur. Bu kaledeki Alaaddin Camii niye bir türlü adam edilemez? Sürekli restorasyondadır, ölüm döşeğinde midir, yatağa mı düşmüştür ve sizin oturup başına Yasin okumanız mı gerekir? Hakikaten o mu ölüm döşeğine düşmüştür yoksa ölüm döşeğinde olan biz miyizdir? O eser bize bunu mu söylemek istiyor.

Evet, bu coğrafya bir bütündür. Onun neresine iğne batırılsa öbür tarafı of der. Bize yapılan nedir? Bu hassasiyeti kaybetmek ve kaybetmemizi temin etmek kendileri açısından. Bu yapılmıştır. Bu yapılırken biz neredeydik. Soru insanın içinden yükselir ve soru insanın içine doğru olmalıdır. Yani dışımızdakilere küfretmekle biz bir yere varamayız ve büyüyemeyiz. Başkasının yaptıkları bizi doyurmaz,  ellerini çekmeleri de bizi doyurmaz. Biyolojik bünyemizin ayakta kalması için yediğimizi nasıl içimize atmamız gerekiyorsa, sorularımız da içimize dönük olmalıdır ki oradan çıkan cevaplar bir varlık, bir değer ortaya koysun. Başkasına sorduğumuz sorular bizi büyütmez. Başkalarının bizden elini çekmesi de çok fazla şey ifade etmez. Kendi elimizi ne kadar kullanıyor olduğumuza bakmamız lazım. Burada hazırı kullanma vardır, insanlar getirirler sizin önünüze kavramlarını korlar ve sizi adam edecek kavramlar bunlardır diye gösterirler siz de oradan zokayı yutarsınız. Uğraş dur. Çünkü size ait değildir. Çünkü siz çiğnemediniz ki o lokmayı, o hazmettiği şeyi senin önüne koydu ama bu sana yaramaz, onun kanında dolaşan enzimler senin bünyende bir varlık ifade etmez. İnsan Allah’a doğru büyümelidir, şehirleri de cennete… Büyüyememek bir problemdir çünkü. Büyümenin durduğu yerde büyüklenme başlar. Bu da felakettir. Hormonal büyüyen egolar ve hormonal büyüyen şehirler… İnsan her ikisinden de göçetmiştir.

Bizim şehirlerimiz de aynı bizim bünyemiz gibi diyebilir miyiz?

Yani helalle beslediysek iyi şeyler sadır olacaktır, ama toprağına haram kattıysak dönüp bizi zehirleyecektir. Çünkü biz ondan ayrı bir şey değiliz. Bu o kadar fıtri bir şeydir ki senin toprağında yetişen sebzeyle başka bir diyarda yetişen sebze arasında farklılıklar vardır. Çünkü sana en uygun olan burada yetişen burada bitendir. Allah ona göre buranın toprağından bir şeyler bitirir oradakine de ona göre bitirir. Bu zenginliktir, farktır aynı zamanda, insan olmanın fert olmanın farkıdır, tıpkı parmak ucundaki izler gibi…

Aynılık beladır sanki yani şehirlere teşmil edecek olursak gerçekten baktığımda Ankara ile Sivas arasında mimari açıdan fark git gide kalkıyor; Şehirler birbirinin aynısı oluyor adeta.

Bu anlamda aynileşmek problemdir. Şöyle ki: Bir karı koca düşünün, eşlerden biri diğerine benimle aynileş diyorsa bu beladır. Madem tek kişi olmayı murat ettiysen bu evlilikle, o halde neden evlendin, her şey olduğu yerde güzeldir ve fıtratını korumaya daha yakındır, daha sağlam durur orada. Şimdi bu tür bir aynileşmeye hayır diyoruz. Sen olduğun yerde nerede olduysan onunla aynileşeceksin. Şehirlerin fıtratını bozup da hepsi tek tipleşmeli dersek bu şehir açısından bir felaket olur. Bahsetmiştik öğrenilmiş şahsiyet… Kitlenin içerisinde büyüyorsanız o kitlenin ortaya çıkardığı model bir şahsiyet vardır ki bu insan değildir başka bir şeyi size söyler ve farklılığı asla kabul etmez, tek tipi savunur. Şehirler de kendine özgü yaratılışını fıtratını kaybetmiştir. Bu anlamda biz birbirimize benzeyerek bütün olabiliriz diyorsak, o zaman bütün vücut böbrekten ibaret olmalıdır ya da bütün vücut ağızdan ibaret olmalıdır.  Gözle burunun ağızla kulağın işte pankreasla ayağın ucundaki o insicamı terk ederek, o bütün olan insicamı terk ederek bir tek ağızdan ibaret olunmalıdır diyorsak o zaman fıtratı kabul etmiyoruz zaten.

Bu yorumu şiir için de yapabilir miyiz?

Şiir de fırtatıyla aynileşmelidir. Başka bir fıtratla aynileştirirseniz o başka bir şey olur.

İmge savurganlığını değerlendirelim mi?

Tabi o bir faktör olarak vardır. Eğer taklit düzeyindeyse bu bir savurganlıktır. Size isminiz sorulduğunda adınız Yunus’sa ve siz her seferinde benim adım Ahmet diyorsanız bu böyle bir şeydir. Her insanın levh-i mahfuzdaki imgelemi farklıdır ve biz onu bulmak zorundayız. Bizim imgemiz neydi? Burada ‘Allah’ın isimlerinden her insana tekabül eden bir isim vardır ve o isim onun rabbidir’ sözüne işaret etmemiz yerinde olacaktır. İşte o imgelemi bulalım, aslımız orda. Bu da o kadar zor değil. Düşünen, arayan bulur. Kendi imgelemini bulacaksın, mesele budur.

Kısaca İstanbul’a da yer açmak istiyorum, İstanbul sizin için ne ifade ediyor.

İstanbul bizim zifaf odamızdır. Bende tam karşılığı budur. Dünyayla gerdeğe girdiğimiz yerdir. Bu çok önemli, İstanbul bunu söyler; helalim midir gerdeğe girdiğim? Bu soruyu sorar. İstanbul İslam’ın zifaf odası olmuştur. Bazı şehirlerin böyle bir kaderi vardır. Bütün şehirlerimiz güzeldir mübarektir öyle görürüz. Kudüs kimin elindeyse dünyaya o hükmeder mesela, mihenktir Kudüs. Miraca çıkılan yerdir. Oradan çıkılmıştır ve Mekke’ye dönülmüştür ama. Mekke ve Medine bizim anlam coğrafyamızın vatanıdır. Allah’ın evi ordadır çünkü. Kudüs Mihenktir ama. Eğer o mihengi kaçırırsak zifafa giremeyiz İstanbul’da. İstanbul olmaz. Mayalandığımız yerleri de asla unutmamalıyız, Buhara’yı Semerkant’ı, Nişabur’u, Belh’i, Merv’i, Mezopotamya’yı… Zira oralarda mayalandık. Mekke, Medine evimizdir, baba ocağımız, haremgâhımızdır; fakat Buhara’yı Semerkant’ı da unutmamak lazım. Özel anlamda da benim Buhara’ya karşı aşırı bir hassasiyetim var. Kendimi Buharalı görürüm. Sanki orada doğmuş büyümüşümdür, o topraklara acayip bir sadakatim var. Buhara’ya karşı içimde bir tel titreşir durur. Böyle bir hassasiyetim var. Niye böyle dendiğinde bu sorunun cevabını bulamıyorum. Buhara birçok şeyin kendisinden neşet ettiği bir şehirdir. Hadisin babası oralıdır. Nakşiliğin babası orda, bunları bir tarikat, İslami bir disiplin yönüyle gördüğümüz gibi siyasi veçhesiyle de görüp değerlendirmeliyiz. Bunlar nasıl bir damardı? İmam Maturidi Semerkandlıdır. Kelamın da babalarından biri. Buhara- Semerkant bu anlamda tek yumurta  ikizi gibidir.

Böyle açıklığı ve genişliği olan bir yolculukta duraklarınızdan biri de Hüznün Efendisi oldu.

Evet, Hu şiirlerinde hep bir seyyahlık durumu vardır. Bu bir seyr-i süluktur aslında. Bu seyr-i süluku kimin rahle-i tedrisine oturtup da çilehaneye sokacağız? Elbette Allah Resulü’nün. Onun için bütün bunları toplayıp O’nun önüne gitmek gerekiyordu. Bizim terbiyecimiz, mürşid-i kamilimiz odur.

O halde “Sultana Mektuplar”, “Hu” ve “Hüznün Efendisine” kitaplarındaki şiir toplamı için şaire gelen ilahi ilhamı yine şairin asli coğrafyasında arama gayretinin bir tecellisi diyebilir miyiz?

Aslında sık okuduğumuz bir ayet çok güzel özetliyor bu durumu: “Biz Allah’tan geldik ve dönüşümüz O’nadır.” Bütün hikâye de bundan ibarettir. Babam için yazdığım şiirde onu söylemiştim. “Ömrümüzün Allah’tan Allah’a bir koşu olduğunu, biliyordun.” Tüm hikâye bundan ibarettir.

Teşekkür ederim. Konumuzun dışında bir soru yöneltmek istiyorum izninizle.

Buyurun.

Edebiyatın internet vasıtasıyla kendisine bir alan bulması mümkün mü, ya da internetin edebiyata katkısını süreli yayınlara oranla kıyaslayacak olursak, bu konuda bize neler söylersiniz?

Edebiyat internet üzerinden kendisine bir alan buldu bile. Teknolojinin hayatımıza getirdiği hız ve pratiklik insanları giderek böyle bir şeye de zorladı. İlerde bu tamamen böyle bir forma dönüşecek belki de. Zaten teknoloji öyle bir hızla ilerliyor ki bana şöyle geliyor: Bir gün insanlar telefonlarıyla konuştuktan sonra; konuşmaları bittiğinde telefonlarına binip gidecekler. Böyle olunca da edebiyat ve diğer yazın türleri felsefeden bilime kadar artık birçok şey internete yüklendi; insanlar buralardan takip ediyorlar. Herhalde daha derli toplu kitap siteleri oluşacak, yayınlar oradan yapılacak; belki de kredi kartlarıyla girip oradan kitap okuma imkânları bulacaksınız. İlerde sanıyorum bu daha büyük bir ağırlık kazanacak.

Biz bunu muhafazakâr bir gözle, muhafazakâr bir bakış açısı ile ele alacak olursak; evet, kâğıt ve kalemden vazgeçmeyelim diyoruz ama görüyoruz ki teknoloji önden gidiyor ve bizi de arkasından kendi sunduğu imkânlarla sürüklüyor. İster istemez insanların büyük bir kısmının yöneldiği şey sizi de oraya doğru iteliyor ve yönelmek durumunda kalıyorsunuz. Buna karşı çıkmak, hayır bu olmaz biz kağıt ve kalemden vazgeçemeyiz; basılı yayın dediğimiz kitap ve dergi suretinde bu yayınlar devam etmelidir, insan sadrından çıkan şey satırlara bu şekilde geçmeli ve oradan insana tekrar ulaşmalıdır dediğimizde bunu teknolojiyle birlikte düşündüğümüz zaman yarınlar için en azından kocaman bir “acaba” sorusu beliriyor. Hakikaten bugün gördüğümüz ve devam ettirdiğimiz bu tutumla bu sektör böyle devam eder mi… Burada ciddi kuşkular var. Etmeyebilir ve tamamen dijital ortama da dökülebilir her şey. Çünkü dijital dünya çok cazip bir şekilde insanın hayatını kolaylaştırdığını iddia ediyor ve bir sürü olumsuz özellikler taşıyor olmasına rağmen, insan, işin kolay yönünü tercih eden tarafıyla bundan vazgeçemeyebilir veya kendisi için bu vazgeçilmez olabilir.

O zaman şöyle bir soruyla açalım; eser gönderdiğiniz dijital platformun, ya da edebiyat sitesinin sizce kriterleri ne olmalı, bu konuda sanıyorum çoğu yazar ve şair sürekli bir endişe barındırıyor kendi içinde.

Burada şu soruyu sormamız gerekiyor öncelikle: Bir edebiyat eseri niçin yayınlanır? Yani şiirimizi yazdık, yazımızı, öykümüzü yazdık, yazdığımız şeyi sadece bizim okumamız yeterli midir, yeterliyse niye yayınlarız? Demek ki satıra dâhil olan şeyin insana ulaşmak gibi fıtri bir tarafı var yani görülür olmak görülür kılmak görünür olunmak… Edebiyat ürününün yayınlanması böyle bir eksene oturur. Siz bir şey üretirsiniz ve bu tamamen size aittir, bunu insanlarla paylaşırsınız. İnsanlarla paylaşmak sizin görünür olmanızı gerektirir, yani beraberinde bunu getirir. Peki, biz o zaman ne yapmış oluyoruz? İşin olumsuz tarafları da olumlu tarafları da vardır. Bütün bunları alt alta koyduğumuzda insanların yönelimleri bizim buraya koyacağımız itirazları ya da sakıncaları dikkate alacak mıdır? Teknoloji bunu dikkate alacak mıdır? Yoksa baskın bir şekilde insan hayatında varlığını sürdürüp daha da baskın hale gelme çabasında mı olacaktır; muhakkak ki bu böyle olacak. Ben şunu söylemiyorum, artık buraya yönelmeliyiz iş tamamen bundan ibaret olmalıdır falan… Bunu demiyorum ama doğal akışın da önüne geçemiyorsunuz, bu da bir gerçek… Sakıncaları ne olur? Eğer görülür kılınmak, görünür kılmaksa bir edebiyat eserini ve internet de bunu sağlıyorsa maksat hâsıl olmuş demektir, insanlarla buluşmayı sağlıyorsa… Hatta daha pratik olduğu için kitaptan vs. insanlar bunu tercih edeceklerdir ve tercih de bu tarafa doğru kaymaktadır. Biz yine de kâğıttan ve kâğıt kalem ilişkisinden vazgeçmemeliyiz; evet, bunu diyebiliriz bu bizim şahsi tutumuz da olabilir bunu şiddetle savunabiliriz olmazsa olmazlığından da bahsedebiliriz. Ama genel akış ve yönelim bu tarafaysa bu ister istemez sizi de etki alanına alıp kendi içine çekecektir.

Bu bağlamda sosyal medyayı da değerlendirelim mi? Günümüzde çoğu yazar ve şairin sosyal medya sayfaları var. Bu azımsanamayacak bir sayı diyebiliriz. Kendi ürünlerini ve düşüncelerini buralarda paylaşıyorlar. Bu tutum internet siteleri tarafından bir handikap teşkil ediyor mu? Siz internet sitesinin künyesine editöryal kadrosuna da bakarak bir güvenilirlik atfediyor musunuz?

Şimdi burada şöyle bir şey var. Biz buraya kadar şunu konuştuk. Böyle bir gerçeklik var ve bunun yarınlarda seyri nasıl olacaktır? Ancak siz bir şey yazarken seçici davranıyorsunuz, içinizdeki anlamı olduğu gibi aktarmıyorsunuz, süzerek aktarıyorsunuz oraya. Yani kendinizi bile ayıklamak zorunda kalıyorsunuz. Şimdi böylesi bir eser kaleme aldınız; her eser özeldir şahsidir ve kıymetlidir. Ancak meydanın ortasında okuduğunuz bir şiirin ya da öykünün diyelim ne kadar kıymet bulacağı son derece izafidir ve bir kitaba göre yani kitaplardan oluşan o dünya ve o dünyadan sadır olan şeylere göre bu oldukça karmaşık ve büyük bir belirsizlik içermektedir. Yani siz uluorta herkese bunu söylüyorsunuz internet ortamında. Çok değerli bir şey söylemiş olabilirsiniz, ancak bu eserin uğultu içerisinde kaybolma riski oldukça yüksektir. Çünkü orada bir uğultu bir gürültü var ve siz orada şahıs olarak sesinizi duyurmak isteseniz bile bu ne kadar duyulabilirdir. Oradan nereye geliyoruz? O halde bu sınırları belli olan bir şey olmalı. Etik diyoruz, ahlak diyoruz bunun bir ahlakı olmalı ve bu ahlak üzerinde uzun uzadıya kafa yorulmalı ve bu bir sisteme ulaştırılmalı. Yoksa twitter sayfasına sabah yazdığınız çok kıymetli bir cümle akşam paçavra olmuş şekilde size geri dönebilir. Şiir de yazsanız vs. bu böyle… Neden? İnsanlar genel olarak ne yaparlar, kendilerinin de varlık bulacağı varlıklarını tezahür ettirebilecekleri her şeyi bir fırsata dönüştürmek isterler. Şiirle ya da edebiyatla hiç ilgisi olmasa da bir kişi, onun üzerinden söz söyleyerek ben de buradayım demek ister. Bu kadar yabancı ve ilgisiz sesin karıştığı bir sesi siz ne kadar kıymetli kılabilirsiniz, ne kadar seçkin ve görünür kılabilirsiniz? Bizatihi kendisiyle görünür kılabilirsiniz. Bu büyük bir sıkıntı… Yani sosyal medya dediğimiz şey büyük bir sıkıntı çünkü herkese arz etmiş oluyorsunuz. Bu şöyle bir şey: Bir ürününüz var elinizde ve herkesin yöneldiği talep ettiği bir alanda her türlü talebin olduğu bir alanda diyorsunuz ki bu var şuna bir baksanıza.. Mesela bir kalem arz ediyorsunuz siz, fakat züccaciyecisi de geliyor kasabı da geliyor terzisi de geliyor ve kalem üzerine bir şey söylüyorlar. Hiçbir bilgileri olmadığı halde ve hatta hiçbir fikir yürütemeyecekleri halde alanlarının dışında; sosyal medyada böyle bir durum söz konusu… Herkes bir şeyler söylüyor, gördü ya onu…  Siz onu görünür kıldınız çünkü orada, hâlbuki bu görünürlük onu görmesi gerekenler için gereklidir ve önemlidir. Yani herkesin bununla ilgili bir şey söylemesi gerekmiyor. Çünkü siz hayatın her alanıyla ilgili bütün meslekleri de dâhil ediyorum, bütün özel kabiliyetleri yönelimleri yatkınlıkları da dâhil ederek söylüyorum. Her konuyla ilgili her şeyi söyleyemezsiniz. Bu insanı aşan bir şeydir. Ama sosyal medyada böyle bir pazar var, böyle bir alan var herkesin her şeyi söyleyebildiği… Ve bazen de konu ekseninden saparak bambaşka yerlere gidip nerden başladı, nereye geldi, nerde bitti diyebileceğimiz çok saçma bir materyalin altına imza atabiliyorsunuz ya da imza atılabiliyor.

Bu enfes sohbetle bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Buradaki söylediklerimin bir kısmını çeşitli röportajlarda da söylemiştim. Elbette daha farklı konulara da girdik. Son söz olarak yapıp ettiğimiz her şey, kazanımımız diye gördüğümüz yani müktesebatımızda her ne varsa bunların hepsi bizi Allah’ın kapısına götürür. Bizim niyazımız da o kapıların rahmetle bize açılmasıdır. Yoksa yapıp ettiklerimizin sırtına binerek beni görün diye böbürleneceksek ki, bu iblisin tavsiyesidir, ne yapmış oluruz o zaman Allah aşkına. Kendimize cehennem çukuru kazmaya gelmedik bu aleme. Âgah olmak lazım.

Bir de şiiri dindarlığa yıkmak gibi bir şey yoktur. Dervişin fikri neyse zikri odur. Bu tasnifler şiire bir değer kazandırmaz. Bu tasnifleri çok tehlikeli buluyorum. Bu dindar şiirse, öbür şiir nedir peki. Evet, eğer böyle bir ayrım gözeteceksek öbürü nedir? Yunus Emre şiiri, Şeyh Galip şiiri nerede durmaktadır? Herkes aldığı tecelliyi yansıtır. Nereden tecelli alıyorsa, hangisinden tecelli alıyorsa onu yansıtır. Ama isimlerden kendini uzak görüp bu başlı başına başka bir şeydir deyip kendini farklı görüyorsa onun da alacağı tecelliler vardır ve o da onu yansıtır. Herkes bir şeyin aynasıdır ve neye muhatapsanız o şeyin tecelligahı olursunuz. Neticede Allah’ı razı edecek şiirlere ve işlere niyet etmeliyiz.

 

 

 

 

 

 

%d blogcu bunu beğendi: