Kütüphanemdeki eski edebiyat dergilerini karıştırıyorum. Çoğu bir zamanlar sahaflar çarşısından aldığım ben doğmadan evvel doğan dergiler. Kesif rutubet kokusuyla sararmış yapraklar ağız birliği etmişçesine sanki eskiyi hatırlatma yolunda uyum içindeler.

Kimler gelmiş, kimler geçmiş…Büyük iddialar, atılan başlıklar, yerleştirilen fotoğraflar ve en önemlisi allayıp pullama yazıları. Adı “Varlık” olan bir dergide yıllarca yazdığı halde hiçbir varlık gösteremeyen kalemleri mi dersiniz, yoksa “Hareket” dergisinde her sayı birden fazla şiiriyle gözüküp de hiçbir hareket gösteremeyenleri mi dersiniz? Diriliş’in son dönemlerinden günümüze gelebilmeyi başaran nerdeyse yok gibi.

Edebiyat dergileri külleri havaya savrulup zamanın nehrine akıtılan şair ve şiir cesetleriyle dolu. Bu âkibeti verimsizlikle mi, bereketsizlikle mi yoksa talihsizlikle mi yorumlamak lazım bilmiyorum.

Ümit Yaşar Oğuzcan’a hak etmediği şöhreti kazandırıp günümüze taşıyan şey’le Seyfettin Başçıllar’ı II.yeni’nin önemli temsilcilerinden biri olduğu halde unutuşa mahkum eden “şey” nedir acaba?…

Bu soruların cevabını şimdilik bir tarafa bırakıp günümüze gelelim. İlk gözümüze çarpan; edebiyat dünyamızdaki çalkantılar, kopan fırtınalar, dergiler arası inşa edilen istinad duvarları, korunaklar ve dikenli teller oluyor ne yazık ki. Yani, işaret edilen yere değil, parmağın kendisine dikkat kesilmiş durumdayız. Kıyasıya bir zamana mukavemet savaşımı var. Fakat bu savaş ortaya konulan ürünün kalıcılığı değil, numara sergileyebilme becerisinde yatıyor. Bu numaraların en etkilisi, parmağını okuyucunun gözünün içine sokabilme çevikliğidir. Bunu yapanlar, parmaklarına hiç zarar vermeden karşıdaki insanın dikkatini çekebiliyorlar. “Git Kendini Şimdi Şey’ettirmeden” gibi başlıklar, bu “okuyucu gözüne parmak sokma” marifetinin küçük bir örneğidir.

Nasıl olsa okuyucu denilen varlık her şeyden önce özgün bir tüketicidir. Bugünü edebiyat ve sanat adına yevmiyeyi de doğrultarak aradan çıkaralım, yarına Allah kerim! Yarına kalmak mı? Günümüz edebiyatının böyle bir sorunu var mı, bu tarz endişeler kaldı mı, doğrusu emin değilim. “Yarın”, eşyalarımızın ve elbiselerimizin bizden evvel kabul görüp, kapısında bekletildiğimiz bir ülkedir. O kapıda karşılanma tebessümünü şimdiden görüp hissetmemiz gerekiyor. Bugününden emin olamamış bir şairin kendisine yarım asır sonrasından bakması her halde mümkün değildir.

İyi, güzel ve nitelikli olanın hep aynı kararda dönüp duran bir durağanlığı vardır. Nitelikli olan şey belli bir zamandan sonra alışkanlıklarımız arasına giren tekrarlara dönüşür. Nitelikli olanı bu döngüden kurtarmanın yolu, onu şimdiden güzel bir gelecekle müjdelemektir. Böyle bir muştu ve sevinci yaşamak sanatçının belki de en tabi hakkıdır. Eğer nitelik böyle bir ödülden mahrum bırakılırsa, iş olacağına varır, keyfiyetin ikinci plana itildiği, yeni görünür olma cambazlıkları üretilmeye çalışılır.

Şiirin asli değerinin dikkate alınmadığı, sürekli itibari değerinin vurgulanıp bayraklaştırıldığı bir ortamda elbetteki gerçek şairlerin yerini kalpazanlar ve şarlatanlar alacaktır. Toplumsal değerlerle şiirsel değerlerin nerdeyse iç içe geçtiği bir garebeti yaşamamız bu yüzden hiç de şaşırtıcı değil. Zira şiir ontolojik bir hakikate müstenid olmaktan hızla uzaklaşarak sosyal bir vakıa ya da sosyolojik bir olguya dönüşmek üzeredir. Onun için gün Ümit Yaşar’ların, Sunay Akın’ların, Murathan Mungan’ların günüdür.

%d blogcu bunu beğendi: