NALAN YILMAZ KİMDİR?

Nalan Yılmaz, Ankara Gazi Üniversitesi sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdi. Uluslararası şirketlerde yöneticilik yaptı.

Yaşamı boyunca edebiyattan kopmadı, özellikle kısa öykü yazma konusunda hem yeteneğini hem de yaratıcılığını kanıtladı. Uzun yıllar yazdığı kısa öyküler Varlık, Lacivert, Deliler Teknesi, Kum Edebiyat, İzmir İzmir Dergisi, Cumhuriyet Kitap Dergi, Çinikitap, Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi gibi daha birçok dergilerde yayımlandı. 2011 yılanda “KÖZ” isimli öykü kitabı yayımlandı ve okurlardan büyük bir ilgi gördü. Nalan Yılmaz, Hasan karaca’nın resimlendirdiği, Dron Aysel adlı çocuk kitabı KeKeMe Yayınları tarafından basıldı. Aynı yayınevinden çıkan son öykü kitabı Mopesto 2023 yılında okurla buluştu.

İzmir’de yaşayan Nalan Yılmaz halen öykü yazmaya devam ediyor.

GİRİŞ

Dünya edebiyatında özgün bir yeri olan öykü sanatı karakter-dil-anlatım ve konu üzerine kurulmuştur. Yazınsal anlatımın konu üzerinden gerçekliğe ya da düşselliğe yakın olması kadar, öyküde yer alan karakterlerin ve tiplerin/nesnelerin/eşyanın okura belirli bir etki yapması da beklenir. Estetize olan ve sınırlı sayıda sözcükle yazılan öykü sanatında yazar-okur ikilisinin yarattığı anlamsal derinlikleri olan bağlantıların önemi büyüktür. Yazarın dil’den bir dünya yaratarak ya da yine dil’den bir dünya içinde yaşamın gerçeklerini belirli siyasal, dinsel ve sanatsal görüşlerle anlamlandırılması da yazınsal metnin biçemini belirler, okuru kışkırtır ve öyküdeki boşlukları doldurmaya davet eder.

Dünya edebiyatında ilgiyle okunan çok sayıda öykü yazarı vardır. Bunlar arasında Anton Çehov, Nikolay Visilyeviç Gogol, Fyodor Dostoyevski, Maksim Gorki, Herman Hesse, Sadık Hidayet, James Joyce, Franz Kafka, Guy De Maupassant, Edgar Allan Poe, Lev Nikolayeviç Tolstoy, Virginia Wolf, Stefan Zwieg gibi isimleri sayabiliriz.

Türkiye’de ise Necati Cumalı, Yaşar Kemal, Mehmet Rauf, Bilge Karasu, Memduh Şevket Esendal, Tomris Uyar, Adalet Ağaoğlu, Sait Faik Abasıyanık, Füruzan, Cemil Kavukçu, Leyla Erbil, Oğuz Atay, Aziz Nesin, Onat Kutlar, Ferid Etgü, Suzan Samancı, Vicdan Efe gibi isimleri sayabiliriz.

Yazarlar/şairler genellikle yaşadıkları coğrafyanın geleneklerinden, dinsel yapısından, politikası ve ideolojisinden, psikolojik-sosyolojik yapısından etkilenir ve çoğu kez yazdıkları metinlerinde bunlara bilinçli ya da bilinçaltında kalarak yer verir. Yazar, yazdığı roman ya da öyküde konu edindiği kişileri çeşitli karakterlere büründürür, onlara kişilikler verir, onların ağzından bazı toplumsal sorunları dile getirir. İnsanın kendini özgür ve huzurlu duyumsayabilmesi için, kimsesiz ve çaresiz kalması durumunda zorunlu başkalaşım kimliği ona hiç de düşünmediği türden yaptırımlara yöneltir. Yani psikolojik bozukluk kişiyi olumsuzluğa yönlendirir. Çevresel koşulların dayatmasıyla da savaşa bir gereklilik ya da bir oyun kuramı çerçevesinde bakar… İrdelediğimiz Zorunlu Ateşkes öyküsünde de buna benzer bir durum vardır. Bugünlerde Ortadoğu’da yıllardır süren kanlı bir savaşın bir kez daha yaşandığına tanık oluyoruz. Umarız bu öykümüz okununcaya kadar bu savaş biter ve kalıcı bir barış gerçekleşir…

Nalan Yılmaz, toplumcu-gerçekçi bir bakış açısı kadar metnin içine kattığı düşsel bir dünyanın temel ilkelerini de yansıtıyor. Kişi, varoluşçu bir yapılanma içinde sıkışıp kalan benliğini ve yaşamını çoğu kez psikolojik etkenlerle olumluya dönüştürmeye çalışsa bile, sonuçta var olanın uzamsal ve mekânsal boyutunu görmekten kaçınamaz. Kadim Grek ve Roma dönemlerinde ancak “öndemokrasi” diyebileceğimiz bir toplumsal yapının temel taşları bugünün dünyasında epeyce değişmiştir. Aslında değişmeyen tek gerçeklik ve insani bir değer olan, adalet kavramıdır. Adalet kavramı içinde suçlu ve suçsuzu ayırmak, savaşın önlenebilmesi ve barışın sürekliliğine yönelik çeşitli önerilerin sunulması, toplumsal huzuru sağlayabilmek adına hukukun üstünlüğünün sağlanması gibi temel gerekçeleri sayabiliriz. Zorunlu Ateşkes adlı öykü de böyle bir gerçekliğin içinde hem düşsel hem de zaman ve coğrafya sınırlarını sonsuza uzatarak insani değerleri nasıl yitirdiğimizi imliyor. Bir kadın karakterin gözünden savaşın vahşetini, huzurun kaçmasıyla bozulan toplumsal yapının dağılmasını, kişilerin bu dağılım içinde nasıl önemsiz birer figüre dönüştürüldüğünü dramatik bir biçimde görüyoruz. Yazımızda ayrıntılı olarak irdeleyeceğimiz küçük bir bölümü paylaşalım.

Savaşın içinde haber peşinde koşuşturan bir kadın muhabir vardır. Görüntülerin bulanıklaştığı bir ortamda koşarken arkasından küçük bir çocuğun sıcacık sesini duyar.

Abla saç lastiğin düşmüş.

Savaşı kanıksayan bir çocuk için tanımadığı bir kadının düşen saç lastiği sıra dışı bir olaydır artık. Oysa geride silahlar susmak bilmeksizin kurşun yağdırmaktadır ve yere düşen cesetler de sürekli artmaktadır.

Toplumu oluşturan sosyal katmanların arasındaki ekonomik ve kültürel farklılık açıldıkça adalet kavramı önem kazanır. Emekçinin alın teri, sigortası, sosyal hakları gibi konular kadar varsıllığın büyüme yolundaki yaratılan yoksulluk ve yaşanan yolsuzluk dosyaları da iyice kalınlaşır…  Tahsin Yücel’in Gökdelen adlı romanı bu konulara güzel bir örnektir. 17 Şubat 2073 sabahı başlayan roman avukat Can Tezcan (soy ismine dikkat!) İstanbul’u bir gökdelen kentine çevirmek için varsıl müşterisi Temel Diker’in (İsme dikkat!) her istediğini yasalara arka yollardan uzanarak yerine getirmektedir. Nalan Yılmaz’ın öyküsü de savaşlarda silah tüccarlarının kazanımlarının öne çıktığı, insan yaşamının hiçbir anlamının olmadığını imleyen bir tür yarı belgesel niteliğinde yazılmış. Gerçeğin yerine düşlerin öne çıkarıldığı ve aslında hepimizin sanal bir dünyada yaşadığımızın tipik bir göstergesidir. Medyada bize gösterilen gerçeklerin etkisinde kalınarak haklıyı haksız, haksızı da haklı sanıyoruz. Bu tür bir sanal çarpıtma deneyimi sayesinde neyin gerçek neyin sanal olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Nalan Yılmaz tıpkı Truman Şow filminde olduğu gibi gerçekliğin medyatik bir çarpıtma ile sıradanlaştırılmasını gösteriyor. Kadın kahramanın kadınsı duygularını aralara serpiştirerek savaşın anlamsızlığı üzerine edebi bir metin yazmış.

ZORUNLU ATEŞKES

Tanklar, uçaklar, patlayan bombalar, silahlar mayınlı tarlalar…

Taraflar nedenini çoktan unuttu ama bölgede yıllardır sürüyor savaş.

Gözünü böylesi dünyaya açmış çocuklar, büyüklerinden dinledikleri eski güzel yılların varlığına inanamıyorlar.

Savaşan tüm ülkelerin büyük kayıpları var. Hastanelerde en basit ilaçlar bulunamıyor. Ameliyatlar bazen, steril malzemeler, ağrı kesiciler olmadan yapılıyor. Pek çok ürün karaborsada. Ayarladıkları işbirlikçilerle gece soydukları hastanelere, ertesi gün aynı malları satanlar var.

…………………

Yerel muhabirlerin yazılarını okumaya, görsellerine bakmaya başlıyorum. Parçalanmış, yanmış bedenler, kopmuş uzuvlar… Hepsi birbirinden kanlı fotoğraflar… Hiç birisinin beni eskisi gibi etkilemediğini görüp şaşırıyorum. Ne zaman kaybetmiştim merhamet duygumu? Nasıl uzaklaşmıştım bu kadar kendimden? Yanı başımdaki sesle parka geri dönüyorum.

…….

Daha sonra güvendiğim birini arıyorum. Fe, tanıdığım en iyi savaş muhabiriydi. Cepheye yakın bir yerde olduğunu biliyordum. Sıcak bölgeye gideceksem onun yanında olmalıydım.

“Buraya gelmelisin! Gözlerinle görmen lazım. O videolardaki her şey gerçek.” diyordu. “Üstümüzdeki gökte öyle çok metal nesne var ki pilotlar hava sahasının üzerine çıkıp üslerine dönmek zorunda kaldılar.”

Zorunlu ateşkes dedikleri şey zihnimde yavaş yavaş şekilleniyordu.

……………………….

Hayatımı sorguluyorum. Yıllardır bildiğimiz en yalın gerçekti. Uzak ya da yakın, yabancı ülkelerle bir sebepten başlıyordu, zaman içinde başka sebepler yaratılarak sürüp gidiyordu ve genç nesiller yaşamı hep böyle bir şey sanıyordu.

…………………..

Günlerdir açtık. Çocuklar ağlıyordu. Yiyecek bir şeyler bulma umuduyla dışarı çıktım. Tam köşeye varmıştım ki “Dur!” diye bağırdı biri. Korktum. Koşmaya başladım. Makineli tüfekler ateşlendi.

Sonrası sessizlik.

Böyle mi ölünüyormuş?

“Vurulmadın, kalk!”

Yokladım kendimi. Doğruydu.Önümde, sağımda, solumda bir sürü mermi vardı. İştahlı sırtlanlar gibi bana, avlarına bakıyorlardı. Birini elime aldım. Sıcaktı.

Tanık olanlar gördüklerini herkese anlatsa. Çöllerin bilgesi, kolunun altındaki kitaptan bize bölümler okusa. Tek hareketiyle gerçekleştirdiği mucizeleri kayda alınsa. Paylaşıma açılanlar tıklanma rekorları kırsa. Biz o bilgenin halkı olsak ve o bize yasaklar koysa. İlk yasak “Öldürmeyeceksin! olsa. Her şey yeniden başlasa.

……………………….

SAVAŞIN ANLAMSIZLIĞI

Dünya tarihinde öldürmenin, toplumları linç etmenin, ordular nezdinde başka bir ülkeye saldırmanın, din ve politik olarak ağır silahlarla masum halkları soykırıma uğratmanın sayısız örnekleri vardır. Bunların arasında kuşkusuz kendi vatanını savunmaya yönelik savaşların anlamı biraz daha farklıdır. Savaşın tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Söz gelimi ünlü Truva Savaşı ve bunun üzerine yazılmış olan İlyada Destanı halen ilgiyle okunmaktadır.

Savaş kavramı temelde politik ve dinsel nedenlerle başka bir ülkeyi yok etmeye yöneliktir diyebiliriz. Ortada barış ve diplomasi seçenekleri varken, çoğu kez hiç yoktan çıkartılan savaşların arkasında iktidarını korumak isteyen hükümetler ve bunlara yakın olan dinci ve ideolojik yapılar bulunmaktadır. Ayrıca ekonomik gerekçelerle yaratılan savaşların bir diğer yönü de kendine rakip olarak gördüğü ülkenin sanayisini, teknolojisini, üretim gücünü ve düzenli işleyen politik ve sosyal düzenini bozmaya yöneliktir. Sonuçta ortaya sömürüye açık bir çarpık anlayış çıkmaktadır.

Auguste Comte’nin mezar anıtında ‘İnsanlık yaşayanlardan daha çok ölülerden oluşur’ yazmaktadır. Savaş olgusu, bu iddiayı doğrudan desteklemesi için yeterlidir. Çünkü insanlığın tarihi kadar eski olan savaşlar milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur. İnsanlık savaşlardan ders çıkarmak için acaba daha ne kadar hata yapacak; daha ne kadar felaket yaşayacak? Bu anlamda tarih, savaşların acımasızlığını göstermek için insanlığa evrensel bir reçetedir.” (Millî Eğitim, Sayı 196-Güz/2012-SAVAŞ ve TARİH/Mustafa Safran Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi, Tarih Eğitimi ABD/ Özgür Aktaş Dr. Özgür AKTAŞ, Kafkas Üniversitesi Eğitim Fakültesi)

Savaş konusunda en çarpıcı romanları yazan Amerikalı gazeteci-yazar Ernest Miller Hemingway’dır. I. Dünya Savaşı’nda ABD adına Kızılhaç örgütünde cankurtaran sürücülüğü yaptı. 1918’de, 19 yaşındayken Avusturya-İtalya sınırında haber amaçlı bulunurken tesadüfen yaralandı. Savaşta tanık olduğu olaylar belleğinden silinmedi ve romanlarına esin kaynağı oldu. 1926’da ise Güneş de Doğar adlı romanıyla büyük bir çıkış yaptı. Ardından, Silahlara Veda romanıyla ününü sürdürdü.

Ernest Hemingway gibi Nalan Yılmaz da bu tür öykülerinde özgün ve yalın bir dil kullanıyor. Savaşın vahşetini, ölen sivilleri ve parçalanan cesetleri çarpıcı ama duygu sömürüsü yapmadan öykülerine konu ediniyor. Bazen cephe gerisindeki olayları okuyan bir okur için, cepheyi düşlemek çok da güç olmuyor.

Nalan Yılmaz toplumcu-gerçekçi bir bakış açısıyla ama edebi bir dille kurguladığı bu öyküsünde günümüz dünyasının bazı kirli çamaşırlarını da gözler önüne seriyor. Böylelikle savaşın ardındaki gizli kapıyı aralamaya çalışıyor.

Yüzlerce yıl önce gazeteler haber ağında çok önemli birer basılı araçtı ve toplumlara olup bitenleri ulaştırıyordu. Günümüze gelindiğinde ise birçok elektronik cihaz sayesinde internet, cep telefonu, televizyon ve başka görsel iletişimler sayesinde haberler dünyanın iki ucuna ışık hızıyla erişebiliyor. Zorunlu Ateşkes öyküsünde de bu türden hızlı ve görseli olan elektronik cihazlardan söz ediliyor. Ancak tam da burada bir saptama yapalım. Medyanın görüntü kirliliği yaratması, haberlerin arka plandakilerin isteğine göre verilmesi öyküde üstü kapalı da olsa imleniyor. Savaşın orta yerinde bir kadın muhabirin canını hiçe sayarak ve kurşunların arasından kurtulmaya çalışarak haber toplamasını ajans müdürü bakın nasıl bir istekte bulunuyor.

Telefonumdaki uygulamadan, e-postalarıma ulaşıp ajanstan gelen iletilere bakıyorum. Bölüm müdürünün yazdıkları öncelikli. Onunla başlıyorum. Harareti, öfkesi neredeyse her kelimeye sinmiş. Özetle, fark yaratın! Meslektaşlarınızı atlatın ve bana ajansı öne çıkartacak haber yollayın diyor.

Küreselleşen dünyada her şey para, makam, iktidar, sahip olma ve güç kazanma üzerinde kuruldu artık. Bunlara sahip olanlar açısından ise diğer insanların dünyada sadece yaşayan bir canlı, bir figür, bir köle olduğunu düşünüyorlar. Öyküden bir alıntı yapalım. “Halk olarak işimiz ölmekti. Kim için ne için olduğunun önemi yoktu.” Dolayısıyla, kaç kişi ölmüş kaç kişi evsiz kalmış, kaç kişi sakatlanmış onların umurlarında bile değil. Daha çok kazanabilmek adına medyada reyting ölçümleri önemlidir. İzlenme oranlarına göre, bir televizyon kanalının alacağı reklam ücreti farklıdır. Ajans müdürü bunun ayırtında kuşkusuz. Kendisi de koltuğunu kaptırmamak adına, savaş muhabiri olarak cepheye gönderdiği bir kadın muhabire haber atlatması ve taze haber yollaması için yoğun bir baskı uyguluyor. Sadece bu bile savaşın ne denli acımasız olduğunun bir göstergesidir. Kadın muhabir psikolojik olarak yorgundur, zihni allak bullak olmuştur. İradesi bozulmak üzeredir ve sağlıklı bir karar vermekte zorlanmaktadır. “Ne zaman kaybetmiştim merhamet duygumu? Nasıl uzaklaşmıştım bu kadar kendimden?” Muhabirin kendinden bile kaçmaya kalkışması onun ne derece psikolojik olarak bunalımda olduğunun göstergesidir. Bilinç altındaki tüm güzellikler, dayanışmalar, eğlenceler, toplantılar, seyahatler birer birer uçup gitmiştir zihninden ve belleğinden… Muhabir orada gördükleriyle sınırlı kalmıştır ve bunu aşmaya çalışmaktadır. Bir yanda müdürün baskısı, bir yanda gördüğü vahşet manzarası arasında sıkışıp kalmıştır. Önemli olan gelecek taze haberdir ve üstelik bu haber olabildiğince kanlı, acımasız ve dehşetli görüntüler olmalıdır.

Aşağıda René Magritte’nin yaptığı iki sürrealist resim görüyorsunuz. Kuş ağırlıklı resimde sanatsal bir görünüm olsa bile umudun, uçmanın, yeniden var olmanın dayanılmaz güzelliği yansıtılmış. Şimdi öyküden bir bölüm okuyalım.

… kanadına  saçmalar isabet edince çırpınarak can vermiş kuşlar…

(1)René Magritte / The Promise – 1950

Görüldüğü gibi özgürlüğün temeli sayılan umut ve yeniden yeşermek duyguları yok edilmiş. Savaşın anlamsızlığını daha başka nasıl anlatabiliriz ki?

(2)René Magritte / Golconde, 1953

 

 

 

 

 

 

İkinci resimde ise yerçekiminden etkilenmemiş gibi görünen, melon şapkalı, tek tip giyimli erkekler görüyoruz. Sistemin bürokratlarını ve tek tip düzen anlayışını algılayabiliriz. Sürrealizmin kendine özgü çoklu anlamların birleşik ve ayrışık yapısını burada fazla anlatmayacağız. Sadece konumuza ışık tutması açısından kısa bir değinmeyle yetineceğiz.

Sürrealist ressamların dayanak noktası insanın belleği ve bilinci üzerine yoğunlaşmasından kaynaklanır. Bireyin yaşadığı travmalar, gördüğü düşler, ansızın oluşan halüsinasyonlar bu yoğunlaşmanın yapısını oluşturur. Bireyin ansızın durup dilimin ucunda ama söyleyemiyorum demesinden hemen sonra o sözleri anımsamasının anlamı bilinçaltımızda bir kapının açık olmasıdır. Öyküdeki kadın muhabir de benzer sorunlar yaşamaktadır. Gündüz gözüyle gördüğü düşler, anlamlandıramadığı olaylar ve nesneler, yaşadığı anın bazen donup kalması gibi özel durumlarda bilincini kaybetme aşamasına gelir. Şu sözler kadın muhabirin ruh halini biraz olsun yansıtıyor.

Zihnimin sesi susmuyor. … Hayatımı sorguluyorum. Yıllardır bildiğimiz en yalın gerçekti. Uzak ya da yakın, yabancı ülkelerle bir sebepten başlıyordu, zaman içinde başka sebepler yaratılarak sürüp gidiyordu ve genç nesiller yaşamı hep böyle bir şey sanıyordu. … Oysa benim görsellere bakacak onları tasnif edecek gücüm yok.

Kadın muhabir hem kendi yaşamını hem de içinde bulunduğu savaş görüntülerini sorguluyor. Varoluşun tinsel yapısı üzerinden bazı değinmelerde bulunuyor. Tanrı ve din birlikteliğinin, insan yaşamı üzerindeki etkisini anlamaya çalışıyor. Öykü felsefi bir yapıya ve konuya sahip değil. Yazar, bunun bilincinde olarak kadın muhabir üzerinden insanın çevresel (sosyal-siyasal) olaylarla nasıl etkilendiği konusunda bazı uyarılarda bulunuyor.

Şimdi öyküden bir bölüm okuyalım. Böylelikle görsel olanla yazınsal olanı örtüştürmeye çalışalım.

Görüntülerde gökyüzü yüzlerce cisimle dolu. İnsan parçalayan, öldüren irili ufaklı bombalar, kurşunlar havada hareketsiz duruyor. Kimi bombalar uçaklardan yere atılmış. Kimi onları düşürmek için yerden yukarıya yollanmış.

Pablo Picasso – Guernica / 1937

Savaşın yarattığı bunalımlar, karanlık düşler, kaybolan umutlar, kimsesizlik, acılar ve yalnızlık… Tüm bunlar yaşanan her savaştan sonra toplumun büyük bir kesimi tarafından hissedilmektedir. Bilincin içinde biriken anıların ve düşlerin ortaya çıkması için ani bir tetiklenme gereklidir. Jung’un arketipler kavramı bunu doğrulamaktadır. İnsan hiç beklemediği bir anda unuttuğunu sandığı ya da hiç bilmediğini düşündüğü bir olay karşısında farklı bir tepki verebilir. Savaşın kanlı yapısı o denli etkilidir ki kişinin anılarında ve düşlerinde kök salar. Sürrealistler insan bilincinin sınırlarını zorlayan karanlık noktalar üzerine resimler yapmıştır. Pablo Picasso ise İspanya İç Savaşı’nı anımsatan Guernica adlı tablosunda bunu resmeder. Resimde birçok simge vardır. En önemlisi ise ölüm ve ışık ikilisidir.

Savaşın acımasızlığı nedeniyle insanlar sağa sola savrulur ve çoğu kez de bilinçlerini kaybederler. Böyle anlarda konuşmaları, davranışları ve istekleri anlamsızlaşır. Psikolojik açıdan çevrelerine karşı bazen apati bir kayıtsızlık içine girer. Kadın muhabir ise bu güç durumu aşmak için kendini zorlar ama bazen çaresiz kalır. Öykünün içinde neredeyse tüm insani değerlerin yitirildiğinin anlatılmasının arasında cılız bir ses halen sevginin ve paylaşmanın varlığını kanıtlar niteliktedir.

Kadın muhabir kendini toparlamaya çalışırken bir anda nerede olduğunu anlayamaz. Duygu yoksunluğu içinde olmasını bile tam olarak algılayamaz. Böyle bir kaos içinde sıradan ve anlık bir duraklama sayılabilir ama arkasından duyduğu ses onu yeniden yaşama döndürür.

Abla saç lastiğin düşmüş.

Sese doğru bakınca on yaşlarında bir çocuk vardır karşısında. Şaşkındır. Sesin duyarlılığı kadar, savaşın ve ölümün arasında kalan bir çocuğun doğal bir tavrı onu derinden etkilemiştir. Her ne olursa olsun, insanın içinde daima karanlığı yenecek bir sevgi, barış inancı ve sağlam bir umut ışığı vardır. Çocuğun yerdeki lastikle ilgilenmesi ve onu önemli bir şey sanıp sahibine haber vermesi kaosun ortasında bile saflığın, duruluğun ve güzelliğin bir eseridir aslında.

ÖYKÜDEKİ KADIN KARAKTER

Nalan Yılmaz, bir kadın muhabirin gözünden yansıyanları edebi bir dille anlatıyor. Buraya gelme nedeni, savaşın yarattığı dehşeti görsellemek ve ajansa ivedi olarak iletmektir. Mesleği gereği bunu yapmalıdır. Haberi iletmek yaşanan insanlık dışı olaydan bile daha önemlidir. Buna içten içe kızsa da duygularını pek belli etmez. Buraya bunu bilerek gelmiştir ve emirlere uymalıdır. Müdürünün sözlerinden anlıyoruz ki tıpkı bir savaş filmini izler gibi çevresini izlemelidir. Kimin öldüğü, kaç kişinin öldüğü çok da önemli değildir. Asıl önemli olan olay anının fotoğraflarıdır çünkü bunlar sayesinde ajans ekstra para kazanacaktır.

Kadın muhabir geçmişi anımsamakta zorlanmaktadır. Felsefe ve psikolojide, kişinin kendini bilmesi, anımsama değildir. Anımsama, kendini bilmenin bir ön koşuludur. Edebi bir dille söylemek istersek şöyle çevirebiliriz: Aslında ölümsüz olan tek şey, hakikattir. Sadece hakikatin içindeki ölüm, ölümsüzlüktür. Yani olmuş olan, olmakta olan ve olacak olan diye bir zamansal dizge yerine görece bir zamansallığı tanıyabiliriz.

Grek şairi ünlü Vergilius’un şu sözleri çok önemli ve anlamlıdır:

Edvard Munch – Çığlık – 1893

Zaman, insan tarafından bilgi içerisinde şekillendirilir.” Zamanın ne olduğu konusunu irdelediğimiz öyküde tanımlamaya çalıştığımızda, sonsuz ama görece bir zaman çizelgesinde çoğu kez inişli-çıkışlı bir grafik vardır. Kadın muhabir de bu görece grafik içinde bazen yolunu şaşırsa da azimli duruşu sayesinde bilincini yeniden kazanır. Ancak savaş muhabirliği kişide sıkça görüldüğü üzere bazı baskın duygular yaratır. Onun yaşamaya yönelik azmi ve tutkusu hayatta kalmasını sağlar. Varlığını koruma içgüdüsünü sağlamlaştırabilmek için sadece meslek aşkı yeterli değildir. Yaşama bakış felsefesi, insan sevgisi, topluma ve barışa duyduğu tutku da önemlidir kuşkusuz. Edvard Munch’un yaptığı Çığlık adlı tablo buna güzel bir örnektir. Resimdeki figür dramatik ve psikolojik bir bunalım içinde görülmektedir. Figürün bir sanrı yaşadığı izlenimi verilmiştir. Bilincini kaybetme ve zihinsel algılama sorunu ortaya çıktığında, kişinin kendine olan güveni de sarsılır ve sağlıklı düşünemez olur. Figürün kim ya da cinsiyetinin ne olduğu bir yana, çevresindeki kan kırmızısı ve canlı renklerin etkisiyle bir panik halinde olduğu görülmektedir. Kadın muhabir de buna benzer kısa anlık duygular yaşamıştır. Figürün yaşadığı korku ve kaygı duyguları yoğun olarak verilmiştir. Kadın muhabirin bu tür duyguları ise anlık geçişlerle yansıtılmıştır. Resimdeki ölüm korkusu ve güçlü panik duygusu ile kadın muhabirin zihinsel boşluk yaşa(t)ması arasında sağlam bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz.

Kadın muhabir salt bir gazeteci değildir artık. Onun sözlerinde, düşüncelerinde, umutlarında, düş kırıklığında, hayallerinde her zaman insanın varmak istediği çağdaşlık vardır.

SONUÇ

Öyküde yer alan çarpıcı bir bölüm daha var.

Ağzında iki dişi kalmış bir amca gazeteci olduğumu, ben sormadan başlıyor konuşmaya. ‘Bak şu üstüne bastığımız toprak var ya. Onun gibi çevremizi besleyemedik, onun gibi alçakgönüllü olamadık.

Konuşan yaşlı bir adamın sözlerine katılmamak olası değil. Toprağın bereketini, anaçlığını ve doyurganlığını yansıtması açısından ibretlik sözlerdir bunlar. İnsanın yaşadığı bölgeyi adaletli bir biçimde düzenlemesi, buradan çoklu bir kazanım sağlanması, üretimin gücü ve anlamı… Tüm bunlar insani bir değerle birleştiğinde ortaya herkesin mutlu olabileceği bir anlayış çıkmaktadır. Ancak insanın törpülenmemiş içgüdüsel ve hayvansal istekleri nedeniyle elimizin altındaki varsıl ve bereketli topraklara ulaşamıyoruz…

Çevresel faktörler insanları öylesine derinden etkiliyor ki kendi değerini bilmeden, sürekli bir olumsuzluğa yönelik büyük bir ırmağın akıntısına kapılıyor ve sonuçta geri dönülemez bir yola gidiyor. Küreselleşmenin belki de kasıtlı olarak yaptığı yönlendirmelerin sonucunda insanlar para kazanmayı öne çıkartıyor. Bu konuda öyküden bir bölüm okuyalım.

… Birkaç adam, ağaçtan meyve toplar gibi metal cisimleri ellerindeki çantalara dolduruyor. Yanlarına gidiyoruz. İçlerinde bitirim bir genç var, on üç yaşlarında. Boynumdaki karta bakıyor.

‘Abla yıllar sonra bunlar çok para yapar. Hepsini saklayacağım. Savaş başlarsa belki de kullanırız,’ diyor

İnsanları acımasızca öldüren savaş artıklarını bir antika eseri gibi çantalarına doldurup ileride satmayı düşleyen birisinden insani değerleri nasıl bekleyebiliriz ki? Nalan Yılmaz öykü boyunca böyle küçük değinmeler yaparak okuru düşünmeye davet ediyor. Öykünün başlarında yerdeki saç lastiğini bulan çocuğun sevecen sesi ile yarattığı insani kişiliği karşısında her biri can almış olan metal parçalarını toplayan arasında ne kadar çok fark var, öyle değil mi?

Nalan Yılmaz birçok öyküsünde olduğu gibi insani değerleri öne çıkartıyor. Bunu yaparken de insanı merkeze koyuyor, onun çevresini gerçeklerle örüyor ve aralara da düşlerini, sanrılarını, umutlarını, vahşiliğini serpiştiriyor. MOPESTO kitabını okuyacak olanlar için her bir öykü kendisine tutulan bir aynadır. Kendinizi tanımaya yönelik bu öyküler insani değerlerin önemini imliyor.

Nalan Yılmaz başarılı öykü çalışmalarını sürdürüyor…