Mevsimin en sıcak günleriydi. Ankara yanıyordu.
Telefonum çaldı. Balıkesir’den Meriç hoca.
Hoşbeşten sonra,
“Konservatuvardan Ahmet hocamızı ziyarete geleceğiz” dedi, “birlikte gider miyiz?”
“Olur” dedim.
“Yarın ondörde randevu verdi, nasıl yapalım?”
“Biraz erken gelin, bizde bir şeyler yer, öyle gideriz.”
“Zahmet vermeyelim…”
“Üzülüyorum ama!”
“Tamamdır.”
Ertesi gün on iki gibi Meriç’le, Konya’dan öğrencisi Tarık geldiler.
Meriç, İlahiyat mezunuydu. Tezi dinî musıkî konusuyla ilgiliydi. Merak sardı, konservatuvara girdi. Bu arada dinî musıkî alanında doktora yaptı. Dindar bir aile ortamında yetişmiş, babası zâhid. O da ilahiyatçı.
“Ahmet hocayı çıkaramadım…”
“Aslında Ahmet amca deriz, çok yaşlı -Tarık’a- doksan var değil mi?”
“Doksan üç diye biliyorum.”
“Maşallah, Allah uzun ömürler versin.”
“Konservatuvardan hocam. Çok sıkıdır. Klasik musıkîmizin son uzmanlarından. Bilhassa mevlevî musıkîsini iyi bilir.”
“Evi nerde?”
“Hoşdere’de.”
Hazırlanıp çıkıyoruz.
Tavacı’nın yakınlarında, caddeye bakan bir apartmanın ikinci katında, zile basıyoruz.
Az sonra kapıda beliriyor.
“Hoşgeldiniiz çocuklar, gelin gelin…”
Geriye taralı uzamış saçı, posbıyığı bembeyaz. Göbekli. Gri pantolonunu göbeğinin üzerine çekmiş. Kısa kollu beyaz gömlek giymiş.
Terlik getirmek için davranıyor, Meriç,
“yalnız mı?” diyorum.
“Evet” diye fısıldıyor, “yengeyi geçen sene kaybettik.”
“Hocam hava sıcak, zahmet buyurmayınız, terlik gerekmez…”
“Peki” diyor, terlikleri kenara bırakıyor. Koltuğa oturuyor.
“Eee safalar getirdiniz, Meriç evladım nasılsın, neler yaptın görüşmeyeli…”
“Hoşbulduk hocam, sayenizde iyiyiz… Çalışıyoruz.”
“Ne güzel. Noldu sizin sultan musıkîşinaslar?”
“Hocam görsellerini hazırlıyoruz, yazılar tamamlandı, notaları da gözden geçirdik.”
“Fevkalade… Allah muvaffak etsin evladım.”
Tarık’a dönüyor,
“sen nasılsın evladım?”
“Sağlığınıza duacıyım hocam.”
“Eksik olma evladım, tez nasıl gidiyor?”
“Yarıladım hocam.”
“Çok güzeel… Hadi bakalım.”
İçerisi dışarıdan farksızdı, Meriç boncuk boncuk terlemişti.
Ahmet hocanın çalışma masası salondaydı. Arkasındaki duvarda Atatürk’ün, yanında Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafı vardı.
Meriç,
“hocam şairdir” dedi, “Gerçeğin Yolunda” adında bir şiir kitabı var.”
“Estağfurullah efendim.”
“Ne güzel” dedim, “hocam bağışlayın, lisans öğreniminiz nereden?”
“Estağfurullah evladım, İstanbul Edebiyat Fakültesi, Eski Türk Edebiyatı…”
“Aaa harika. Ali Nihad Tarlan hocanızdı o halde?”
Heyecanlandı, bir anda eskilere gitti,
“eveet efendim, pek kıymetli hocalarımız oldu.”
Meriç huzursuzlanmıştı,
“noldu evladım?”
“Hocam af edersiniz, müsaadeniz olursa, içerden su alabilir miyim?”
“Tabii evladım, ben getireyim…”
“Aman hocam, zahmet buyurmayın, bendeniz alırım.”
Kalktı, mutfaktan dışı terlemiş, soğuk bir cam şişeyle, bardak getirdi.
Doldururken,
“Meriç, evladım, o rakı ama” dedi.
Meriç rakı kelimesini duyunca dondu kaldı. Ne diyeceğini bilemedi,
“olsun hocam, sizden olunca onu da içeriz” diye kekeledi.
“Dolapta bundan yan yana birkaç şişe vardı hocam” diye ekledi.
“Evet, bir dostum Kangal’dan getirdi, boğma o.”
Meriç bardağın üçte birini doldurmuştu. Şişeyi sehpaya bıraktı. Bardağı ne yapacağını bilemedi. Gözgöze geldik, yanakları kızarmıştı, daha çok terliyordu. İçmese, hocasına saygısızlık olacaktı, içse, içemezdi… Bardağı iki eliyle kavradı,
“bayağı soğukmuş hocam…”
“Evet, soğuktur.”
Sohbet kilitlenmişti.
Meriç çaresizce bekliyordu.
“İstersen, biraz ılık su ilave et evladım.”
“Hay hay hocam”
Gidip çeşmeden su getirdi, üzerine ekleyince beyazlandı.
Bir süre daha kaldık Ahmet amcada. Meriç konudan konuya atladı. Tarık arada söze girdi, Hüseyin Fahreddin Dede’nin Acemaşiran âyin-i şerifinin, onyedi aralıkta, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin etkinliğinde güftelerinin Türkçe okunduğunu, kadın-erkek semazenlerin birlikte sema ettiğini, erkânın yerle bir edildiğini söyledi. Ahmet amca, “cehalet umumî efendim” dedi, “yeni reisimiz müteahhitliğe devam etseymiş daha isabetli olurmuş, bu işler maalesef öyle olmuyor.” Ben, daha çok dinledim, söz arasında, “evet efendim”, “çok haklısınız” filan dedim, başımı salladım.
Nihayet Meriç, bir fırsatını buldu, rakı dolu bardağı alıp hızla götürdü, döküp geldi.
Terden sırılsıklam olmuştu.
“Hocam, bize müsaade eder misiniz, bir yere daha uğramamız gerekiyor.”
“Oturuyorduk evladım, müsaade Allah’tan…”
Elini öpmeğe çalıştık, izin vermedi.
“Çok memnun oldum evladım, madem Ankara’dasınız, beklerim. Aa durun, size kitap da getireyim.”
Şiir kitabından imzalayıp hepimize verdi.
“Çok teşekkür ederiz efendim.”
“Ne demek, bendeniz için şereftir evladım.”
Çıktık.
“Ne gülüyorsun!” diye çıkıştı Meriç.
“Fıkrayı hatırladım.
“Neyi?”
“Hani benim gibi birkaç yarı hoca namaz vakti girince namaz kılmak istemiş. Birisi imam olmuş. Fatihadan sonra, daha sevaplı olur düşüncesiyle ezberinin iyi olmadığı bir sureden okumaya çalışmış, hatırlayamayınca karıştırmış, tekrar denemiş, yine olmamış. Öyle yarım yamalak bitirmiş. Namazdan kalkınca, diğeri çıkışmış : “Yav gül gibi gulhuvallah dururken niye gidip iyi bilmediğin yerden okuyon!”

%d blogcu bunu beğendi: