O gece sarsılan yeryüzünün devinimiyle uyandı insanlar. Adapazarı’nda, Gölcük’te, Yalova’da ve başka birçok yerde… Kimilerini yaşama bağışladı Tanrı, kimileriniyse geçici uykudan uyandırıp gerçek uykuya daldırdı. Karanlıkta vurmuştu deprem ve karanlık yine ona bakıp acıyla gülümsemek için vardı.
Ve günün ilk ışıklarını bekledi insanlar. Hiç olmazsa sonuçları -yıkıntıları ve onların arasındaki canlı, cansız bedenleri- görmek için. Felaketin nedenlerini bilmiyorlardı. Nedenleri bilinmeyen sonuçlara katlanmak kahreder insanı. Günışığı, acıyı ve umarsızlığı bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Ölüm bile sıradanlaşmıştı ve hatta unutulmak da… Böylelikle yitirdiğiniz yakınlarınıza yeterince ağlamayabilir ve onların büsbütün durağanlaşan bedenlerini enkazların altından çabucak çıkarıp defnetmenin içhuzurunu yaşayabilirdiniz. Öldükten hemen sonra neredeyse unutulmak ne büyük haksızlıktı ölüler için.

Yaşayanlar; önce ertelemeyi, sonra da unutmayı severlerdi. Hele de ertelenmek ve unutulmak istenen acılarsa… Ölüler böylece unutuldu. Yalnızca keskin kokularıyla anımsanır oldular. Ve yaşayanlar kendileri için dua etmeye başladılar:

“Tanrım! N’olur, bana ölümün böylesini verme. Şimdi neden yaşadığımı bilmiyorum. Yalnızca yaşıyorum ve yazgımın sonuna kadar da yaşamak istiyorum. Fakat ölmek… Evet, onu da kabul ediyorum. Ama öldükten sonra yeryüzünde kalmak istemiyorum. Bir an önce mezara girmeyi ve orada anımsanmayı istiyorum. Enkazların altında günlerce kalmayı ve işte burada -bu yıkıntıların arasında- anımsanmayı değil…”

Ölülerse bihaberdi bütün bunlardan. Yalnızca artık yaşamadıklarını biliyorlardı. Kimisi, suların yuttuğu Gölcük Kavaklı’daki enkazların altından çıkarıldı. Kimisi de Adapazarı İzmit Caddesi’ndeki yıkıntıların arasından… Kimisi ise en azından şimdilik bulunamadı.

Bulunanlar, son yolculuklarına kireçlerin beyazlığına bürünmüş mezarlarda uğurlandılar. Serdivan’da, İhsaniye’de, Saraylı’da ve başka birçok yerde.

Unutmayı seven yaşayanlar, yitirdiklerine karşı hiç olmazsa son görevlerini yerine getirdiler. Onları içten -ama zamanla kuruyacak- gözyaşlarıyla uğurladılar.

Artık karanlık ve ona bakıp acıyla gülümsemek yoktu.
Her yer aydınlıktı ve şimdi ağlamanın zamanıydı.