Şiir dünyasında da statü ile nitelik arasındaki tutarsızlığa rağmen seyirci sayıları artıyor, daha da kötüsü bir “düzgün adam hologramı” (diyorum ona) ile sahnede görünen her insan, “tatlı yanlışlar yapma”nın konforunu yaşıyor. Kısacası sahnedeki insan, görünerek özgül ağırlığını yitiriyor.

Derginin ismini kim buldu? Kulağına “Buzdokuz” ismini kim okudu? Ne demek “Buzdokuz”?

İsmin öyküsünü ilk sayıda sunuşta anlatmıştım. Çok güzel isimleri harcayarak Buzdokuz’a ulaştık. İsim babası Hakan, namıdiğer Şarko. Şiir editörümüz. Bilirbilmezler ve Punktum isimlerinde de ısrar etmişti. Buzdokuz, Kurt Vonnegut’un Kedi Beşiği kitabında geçer. Dünyanın sonunu getiren madde. Ben isimdeki kalın sesi ve Türkçe karakterleri çok sevdim. İçinde bir sayının geçmesi ayrıca çok hoşumuza gitti. O anda kurucular tam dokuz kişiydik. Bu o dedik. Buzdokuz kazandı.

Bizde dergiler kapanmak için çıkar. Dileriz ki Buzdokuz çok uzun süreler yaşasın. Bu bağlamda Buzdokuz nereye varmayı hedefliyor?  Yürüyüşünü uzun tutmak için nasıl bir yol planladı?

Dergi çıkarmaya karar vermeden önce sürdürülebilirlik koşullarını uzun uzun inceledik. Dergiler hangi sebeplerle kapanıyorsa o sebepleri ortadan kaldırmakla başladık. Dergilerin 4 düşmanı vardır: Maddi koşullar, patronaj, ego mücadelesi ve varlık gerekçesinin ya da konunun tükenişi. Patronajın şiirin başına ne çoraplar ördüğünü iyi bildiğim için Buzdokuz’da şairlerin iradesinin üzerine bir irade yerleştirmedik. Ego mücadelesi de son derece tehlikelidir; bu sebeple kadromuzu oluştururken teklif götürdüğümüz herkesin yetenekli olduğu derecede prensip sahibi ve saygın insanlardan olmasına dikkat ettik. Saygınlıktan kastım topluluk önünde takınılmış bir maske olarak saygınlık değil, saymaca bir değer değil yani. Örneğin bizzat benim yıllar yılı edindiğim deneyimimin o kişi üzerinde bıraktığı intiba, değerler üstüne kurulu saygı, elbette birinin bir diğerine çıkar gözetmeksizin duyduğu saygı da. Nitekim dergi, bizi birbirimize daha da sevdirdi ve şiire, şaire dayatılan yönergeler, talimatlar üzerinde değil de esere, işe odaklı bir anlayışta buluşabildiğimiz için en gencimizden en yaşlımıza birlikte üretmenin sevincini de yaşayarak sürekli yeni katılımlarla büyüyen bir ekibe dönüştük.

Buzdokuz bir kadro dergisi mi? Eğer öyleyse, kadro dergilerinde bir süre sonra oluşan “birbirine benzeme” tehlikesini nasıl aşmayı düşünüyor?

Evet Buzdokuz’a bir kadro dergisi denebilir. Fakat Buzdokuz, herkesin kendi ışığıyla parladığı kolektif, bir topluluk. Dergi, ışığı çoğaltan bir mecra. Her arkadaşımız sürekli bir çabayla farklı dünyaları bu mecraya taşıdığı için benzerlikten ziyade çeşitlilik söz konusu. En baştan, uzmanlık alanlarını birbirini bütünleyecek şekilde ayırdık. Her editör ve kurul üyesi kendi çekirdek ekibi ile bazen birebir bazen grup çalışmaları yaptığı gibi ayda bir düzenli yaptığımız yönetim kurulu toplantıları ile birbirimizi bilgilendiriyoruz. Kimse diğerinin ürününe önyargılı yaklaşmadığı gibi gözü kapalı “iyi” demiyor. İdare etmek, içi boş övgülerle birbirini avutmak, nezaket göstermek gibi içi boş fasılları arkada bıraktık. Yukarıda bahsettiğim tehlikeler arasında yer alan konusuzluğu bertaraf etmek için şiirde, teoride, eleştiride kökleşip derinleşirken, tüm dünyayı kendimize kazı ve keşif alanı seçtik.

Manifestonuzda “genel geçer” beğeniye karşı bir çıkış var. Ortaya yeni bir şeyler koymak anlamında doğru bir tavır. Ancak yeni şeyler söylemek için de “genel geçer”den biraz da olsa faydalanmak gerekmez mi?  Ya da Buzdokuz “genel geçer”den ne kadar uzak ve “genel geçer”e nerelerde yakın?

Genel geçer olana, hem toplumsal alana nüfuz eden virütik bir şey olduğu, hem de yeterince düşünmemenin bir sonucu olarak iğreti bir şey olduğu için daima temkinli bir şekilde yanaşmak gerek. Genel geçer olandan beslenen çok sayıda dergi var. Dergilerin etkinlik kazandığı kültürel alan, nihayetinde uzlaşılmış bir dile, göstergesel bir dizgeye boyun eğen bir ortam. Diğerleriyle aynı atmosferi paylaşıyorsunuz. “Faydalanmak” neden imkânsız; çünkü bize verecek bir şeyi zaten kalmamış ki. Genel geçer olana karşı dikkatli olmak gerekir; çünkü genel geçer anlayış içinde niteliklerden daha çok niceliklere değer yüklenir; düşünceler, işler, eserler metalaşır. Aynılık yasasına boyun eğen bir kültür endüstrisi, ortalama beğeniyi, vasatı çoğaltan bir üretim bandı gibi çalışır. Atalet içinde bir dil, duygusal sefalet, bir örüntüye göre dayatılmış cetveller, tasarım diline, yayın diline, sanat/edebiyat diline dönüştürülür. İğretilik, aynılık ve kolaycılık bütün yeryüzüne yayılır. Eskiden aynı ortamda bulunduğumuz, hatta birlikte çalıştığımız birçok kişinin böylesi bir sahne içinde genel geçer anlayışa teslim olduğu için başlangıçtaki ışıltısını yitirdiğine tanık oluyoruz. Elbette sahne çok aldatıcıdır. Seyirci sayısı çoğu zaman rezaletle tutarsızlıkla şovla bile artar. Şiir dünyasında da statü ile nitelik arasındaki tutarsızlığa rağmen seyirci sayıları artıyor, daha da kötüsü bir “düzgün adam hologramı” (diyorum ona) ile sahnede görünen her insan, “tatlı yanlışlar yapma”nın konforunu yaşıyor. Kısacası sahnedeki insan, görünerek özgül ağırlığını yitiriyor.

Buzdokuz için tehlike şurada beliriyor. Bir kimse, genel geçer anlayışa dayanan bir dergide rahatça yayımladığı bir metni Buzdokuz’da da görmek istiyor. Bu tür sızmalar, yolumuzun genel geçerle kesişmesine neden olabilir. Oysa aslına bakılırsa böylesi bir figür, sizinle gerçek anlamda hiçbir müşterekte birleşmiyor; sizi veya şiir anlayışınızı temsil etmiyor. Bu tür temaslardan -insan olduğumuz için- mutlak biçimde kaçınamayabiliriz. Derginin işleyişine özgü bir süreklilik içinde kimi zaman bazı şeyleri gözden kaçırma ihtimali olsa da biz, risk almayı göze alan şiire öncelik veriyoruz.

Şiir üzerine yapılan hemen her söyleşide sorulan “genel geçer” bir soru var. Doğduğundan beri “ha öldü ha ölecek” denilen ve bir türlü birilerinin öldüremediği şiir adına Buzdokuz’a soralım: Şiir yaşayacak mı?

Şiirin yaşadığına inancımızın en güzel göstergesi Buzdokuz. Diri, coşkulu ve istekli. Yaşam varsa şiir var, bazı insanlar görmüyor diye yok değil. Şiirin ölüm bahsi, dikkat edin: ya geçmişe hapsolmuş yoktipin kendi yutulduğu nekrofil dünyadan gelir ya şiirsel imgelemden yoksun, yetersiz kimselerin ağzından dökülür. Asla uzmanı olmadıkları, mevcut eğilimleri, etkileri izlemekte güçlük çektikleri bir alan üzerine konuşurken bugün için geçerliğini yitirmiş bir duyarlığın arkasına sığınırlar; ölü şairlerin hâlâ beğenilen şiirlerini bahane ederek yıllar önce öne çıkarılmış, bugünse ölmüş şiir anlayışlarını ölçü getirirler. Bir de yeterince yaş aldığı halde görmek istediği ilgiyi göremeyen, beklediği iltifatı alamayan bir kimse de “eleştiri yok”, “şiir öldü” gibi sözlerle hayıflanabilir. Şiiri de gömesi gelir ki mezara kendi yetersizliği ile girmesin. Oysa özü itibarıyla ne yaşa ne de gövdeye bağlı olan gençlik, şiiri her dönemde yeniler. Şiirimizin ölmediğini, aksine geçmişte dahi hiç bu kadar diri olmadığını söyleyebiliriz.

Neden dünyanın sonunu getirmek istiyorsunuz? Ya da Buzdokuz “hangi dünya”nın sonunu getirmek istiyor?

Buzdokuz şiire dair çağdaş hurafelerin sonunu getirmek istiyor. Elbette ki kültürel alanı kuşatan, zihni tutsak eden hurafelerin insanlara pek tatlı geldiğinin bilincindeyiz. Oyunbozan olduğumuzun da farkındayız. Biraz konformist bir yaklaşımla şiire musallat olup onun bir meta gibi tüketilmesine sebep olan şiir sevicilerinin de sonu demek bu. Ama meselemiz hiçbir zaman tek tek bireyler olmadı. Bireyler çoğu zaman itham edilecek kadar bile sorumluluk alamamıştır. Onlar bireye dönüşürken kendi kimliklerini yitirirler. Böylece sadece iğreti bir mantığa, köhnemiş bir zihniyete, geri bir anlayışa hizmet ederler. Buzdokuz kesinlikle kişileri hedeflemiyor; yalnızca bu tür bir yerleşik zihniyetin sonunu getirmekle ilgileniyor. Gençliğin bastırılmadığı bir uğrak, gençlerin asimile edilmediği bir ortam, şiire yeniliği, riski ve cesareti getiren bir zemin olmaya uğraşıyor. Buzdokuz, yalnızca ürünlerin çeşitleneceği, geometrik bir şekilde yayılacağı bir mecra olmaktan ibaret değil. Bu dergiyi hem şiirsel atılıma bir payanda, iş üretilen bir atölye olarak tasarladık hem de düşüncenin geliştiği teorik ve eleştirel bir etki alanı yaratmayı amaçladık.

“Henüz dünyaya gelmemiş bir tarz” olarak ileri şiir, şimdi dünyada olanların harcı olabilir mi?

Tabii ki olabilir. Sadece mevcut dünya daha onu fark edemiyordur. Bu yüzden çoğunluğun gözüne sanki hiç yokmuş gibi görünür. Oysa bu dünyadan koparak gelen ileri şiir, dünyanın yoksun kaldığı en temel şeyi ona geri getirir.

“Şiirsel olma”yan bu çağda “yerleşik düşünce”yle ve “ideolojik/estetik bağlanım”la yüz yüze olan şiir ne yapabilir?

Aslında tam da yaptığımız şey, bu sorunun cevabına yöneliktir. Buzdokuz’un varlık nedeni, şiirin önündeki angajmanları küremek, şiire işlev dayatan yönergeleri kazımak, böylece ileri şiirin ve şiire atılım yaptıracak düşüncenin önünü açmaktır. Bu yüzden yerleşik anlayışın ürettiği konfora kapalıyız. Yazıyoruz, şiir okuyoruz, çağıyla konuşan, çağını yorumlayan metinler üretiyoruz. Şiir hakkında düşünüyoruz, imzamıza âşık değiliz. Bir çekim gücüyle ileri atılmış bir şiirle karşılaştığımızdaki sevincimiz görülmeye değer.

“Çıkarsız” ve “ileri şiir”, “şiir-teori-eleştiri”yi “insanın meseleleri etrafında” nasıl bir araya getirmeyi düşünüyor?

Şiiri, ileri şiiri, etkisi kestirilemez bir makine, genel geçer mantığı iptal eden, bir anti-kültür yapıtı olarak düşünüyoruz. Bu anlamda ister istemez şiirin meseleleri, insanın meseleleri olacaktır. Yani şiir ile hayat arasında geri dönüşlü, fakat geçimsiz bir ilişki vardır. Teori de şiire bu temel varlık problemlerinden doğru bakar. Bu teorik zeminden doğan eleştirinin nesnesiyse yine şiir olacaktır.

Çıktığımız günden itibaren bu üçünün birlikteliğine yaptığımız vurgu gözle görülür bir etki üretti. Bazı ağır dergilerin dahi teoriye değilse de eleştiri bağlamına geri döndüğünü izledik. Öyleyse suda taş sektiren çocuk gibi düşünmeye üretmeye devam… Eleştiriye “Caps Lock” adlı daimî bir bölüm ayırdık. Eleştirel pratiğe somut örnekler üzerinden yer verdiğimiz gibi teorik kavramları güncellemeyi de ihmal etmedik. Böylece poetika şiir ilişkisine dair teorik ilgileri ayrıntılarıyla konuşmak üzere “Home” bölümünü dergimizin merkezine yerleştirdik.

Beş yıllık takvimi yapılmış, kararlı bir yayın programımız var. Söyleşiler ve tercümelerle derginin ana eksenini güçlendiren bir yayın politikası izleyeceğiz. Bunun yanında bizden farklı anlayışlara sahip kişiler ve alanlarla irtibatta kalarak esnek bir yayılım stratejisini de izliyoruz.

Şunu eklemeden geçmeyeyim: Açtığımız her dosya açık kalacak ve gündemimizde sıcak bir şekilde bekleyecek.

Buzdokuz’un kalesinde neler var, neler karşılıyor şairi ve nereye kurulu Buzdokuz’un kalesi?

Şairin işi şiir söz konusu olduğunda bir fenere bakıp yol bulmak yerine fenerin kendisi olmak, ışıkların altına koşmak değil, ışığın kendisi olmak. Buzdokuz’un işi ise o ışığı uzaklara yaymaktır. Kale varsa savunmaya değer bir şeyler bulunduğu içindir, bizim şahımız şiirdir. Buzdokuz, şiirin ve düşüncenin buluştuğu toprakta yurt tutuyor. Kalelerimizin muhayyel tek zafer için bekleyen sönük hayatların Tatar çöllerinde kurulu olmadığını vurgulayayım. Bu hayatın, dünyanın tam ortasında pergelin sabit ayağını teşkil ediyor Buzdokuz.

Bu güzel söyleşiden dolayı kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Asıl ben teşekkür ederim, güzel sorularınızdan ve ilginizden dolayı.