Bir. Yer, yerli yerinde mi?

İlk insan nesilleri hangi deneyimlere, hangi varoluş tecrübelerine sahiplerdi acaba? Buradan, içinde yaşadığımız “bizim şimdimiz”den bunu kestirmek neredeyse imkânsız gibi görünüyor. Zira bize nakledilen, ulaşabildiğimiz kadim öğreti anlatılarına baktığımızda çok zengin bir tecrübe hazinesi dikkat çekiyor. Kendisindeki hazineyi bile göremeyecek derecede “görünüş algısına” hapsolmuş, gündelik tecrübelerin mahkûmu “bizler”in bunu anlaması da, kabullenmesi de çok zor görünüyor. Bu durum her şeyi değiştiriyor.  Bilginiz, hatta bilgiye ulaşma biçiminiz; gündelik gerçek hatta hakikat algınız buna göre şekilleniyor. Dolayısıyla en “olabilecek” şeyleri “olamaz”, en “olmayacak” şeyleri de “olabilir” görmeye başlıyorsunuz. Elbette bununla kalmıyor bu, eşyalarla-nesnelerle olan ilişkinizi, kısacası varolanlarla olan beraberliğinizi de etkiliyor. Hiçbir şey yerli yerinde, neyse o olduğu gibi olmuyor ve yerinde, neyse o olduğu gibi olamıyor “insan” da.

Varolanların ve insanın “neyse o oldu”klarından uzaklaşalı, bir yandan varoluşun bize sunduğu imkanlılıkları, harikulade lütufları tecrübe etmekten mahrum kalırken; bir yandan da Varlık’ın kendisini daha çok gizlemesine maruz kaldık. Bu sebeple dilimiz, anlama imkânlarımız güdükleşti, anlayışımız kıtlaştı.  Kayb’ta, gayb’ta, gıyabındayız artık; basit izlenimciler olarak.  Varlık’la bir çeşit uygunlukta konaklayabilmek için elimizde kalan sadece iz’ler ve hayal içre hayaletlerdir. Semboller yetişir imdadımıza ve fantastik…

fantastik

Kendi geleneğimize şöyle bir dönüp baktığımızda fantastik unsurlarla dolu onca şeyle karşılaşırız. Adını desturla andığımız İbn Arabi Kaf Dağı’ndan, Anka Kuşu’ndan vd. bahseder. Hatta diyebiliriz ki onun dünyası tamamen fantastiktir. İbn Arabi’nin “hayal “ anlayışı katmanlı bir fantastiğin içine sokar bizi. Her şey bir döngü içinde birbirinin hayalidir, Tek ZAT’tır hakiki olan.

Said Nursi’nin temsili hikâyecikleri de fantastiktir. Dahası talebeleri onu hayvanlarla birlikte, oturmuş onlara bir şeyler anlatırken gördüklerini söylemişlerdir. Evrenle, bitkilerle, varolanlarla ilişkisi hakeza. Mevlana’ya hiç gelmeyelim… Hz. Ali Cenkleri, Eba Müslim Horasani, Hayber Kalesi, Battal Gazi, İskendername, Hamzaname vd. gibi bir zamanlar her gece evlerimizde okunup anlatılan şeyleri hatırlayın. Kadim gelenekte nereye başvurursanız vurun karşınıza semboller ve fantastik çıkar. Ya masallar, masallarımıza bir bakın. Keloğlan masalları dahi fantastik unsurlarla doludur. Sıkı durun hatta bilmeceler, bizim o güzelim bilmecelerimiz. Ne enfes şeylerdir onlar şiir tadında fantastik söyleyişler… Bakın mesela:

“Kırmızı ağaç üstünde
Ak güvercin.”

“Gökte horoz ağlar
FantastikKanı yere damlar
Karıncayı kim nallar.”

“Ey bulutlar bulutlar
Yusufu yedi kurtlar
Ben bir çeşit kuş gördüm
Tepesinden yumurtlar.”

“içi ateş, üstü taş
Üzerinde binbir baş.”

“Ocak başında kuyu
Kuyunun içinde suyu
Suyun içinde bir yılan
Yılanın başı mercan.”

“Açtım okudum dalından
Yedim doydum balından.”[1]

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama işin aslı doğru bir iz sürebilmek ve “neyse o olarak” “kendilik hakikatine” dokunabilmek için bu kadarı bile yeterlidir. Biz yine de zaman ve imkân oldukça bunları ayrı ayrı görmeye, gözetmeye çalışacağız.

Görülmeyeni akledip gör[e]meyenler, olup biteni yalnız iki uçlu ve sınırlı görmeye meyillidirler. Eskiler böylelerine “aklı gözüne inmiş” derlerdi. Fıtri; doğasından enerjilenen, yalın insan haliyle bir akıl sahibi olmak yerine, gördüğümüz: görmediğimizle kuşatılmış bir bakış açısına sahip olmak mahrumiyetlerin en acısıdır.

fantastik

Fantastik, insani olanı yiyip bitiren, yok etmeye çalışan şeylerin karşısına dimdik dikilmiş ve tamamen fıtri, Varlık’a ait bir duyarlılığı canlı tutmuştur. Kâinatla uyum içinde, tüm varolanlarla bir arada ve sıcacık, dostane bir hayat, fantastiğin hep konusu olmuştur. Olmayan, farz edilen, kuruntulanan ya da kurgulanan bir hayat ya da salt “varolan”larla kotarılmış bir şey değildir asla fantastik. O Goethe’nin dediği gibi “burnumuzun önünde” dönüp duran, ama bizim habersiz olduğumuz “hakiki” şeylerden alır konusunu. Hayal dünyası dediğiniz şey öyle kurgudan, insanın kuruntusundan çok öte anlamlar taşıyan bir varlık katmanı, varlık boyutudur. Hatta giderek diyebiliriz ki dünya, varlık şartlarını oradan alır. Kaçıp kurtulamıyoruz işte, inkâr etmekle de onu tüketemiyoruz; bu dahi yola koyulmak için yeterli değil midir?

[1] Bilmecelerin cevabını bilmek isteyen meraklılara dip yazı.
Sırasıyla: Diş, bulut, buğday, dünya, gaz lambası, kitap.

%d blogcu bunu beğendi: