Vatsaptan arkadaşı göndermişti. Fotoğrafa, altındaki yazıya baktı. Kalın kaşlı, uzun suratlı, sivilceli, iri burunlu bir kadın. Angelina Jolie’nin fotoğrafına bakıp iç geçiriyor, “Yarabbi” diyordu, “bu sana inanmıyor, böyle; ben az önce seccadeden kalktım ama Hakkı Bulut’a benziyorum. Yine de Sen bilirsin…” Güldü, “ne bu şimdi!” diye fısıldadı. Erinmiyor, böylesi şeyleri paylaşıp duruyorlardı. Tivitıra gireyim dedi, sayfayı açtı, hesabına girdi, bi dolu yeni ileti gelmişti. Gece, “Veysel Karanî hazretlerinin aziz yurdu Yemen bizim kardeşimizdir. Bir gün, emperyalistlerin kirli ve kanlı ellerini kıracak, huzurlu günlere erecektir” yazmıştı. Altına ne yorumlar… Beş altı tane alıntı tivit vardı, onlara baktı, birini tanıdı, İstanbul’da Kızlarağası’nda çay içip muhabbet etmişlerdi. Aman Allah’ım ne hakaretler yazmıştı. Birisi, “bundan da aydın olacak, geri zekâlı” diyordu. Diğeri, “hadi ordan embesil, Yemen’e sen s.ktir git” yazmıştı. Hesabına girdi, fotoğrafını büyüttü, onu da tanıyor gibiydi. Bir başkası, “ne diyo bu mal amk” yazmıştı. Küfürler, aşağılamalar, hakaretler havada uçuşuyordu. İnsanlar yüz yüze geldiklerinde binde birini söylemeyeceklerini burada rahatça yazabiliyordu. Gerisindeki psikolojiyi düşündü. Nasıl böyle yapabiliyorlardı? Bu öfke, bu hınç, bu büyüklenme neydi? Bir süre daha okudu, sayfadan çıktı. Diğer sosyal medya hesabını açmak istedi, vazgeçti. Karısı içerde yatıyordu. Telefonu uçak moduna aldı, yeleğini giydi, anahtarını, cüzdanını, maskesini alıp çıktı. Toprak yoldan yürüdü. Az sonra karşıdan yabancı plakalı bir minibüs geldi. O kadar hızlıydı ki, tozu dumana katmıştı. Yaklaştı, yavaşlamadı, hızla geçti. Toz bulutunun içine girdi. Ağzını burnunu kapattı. Boğuluyordu, hızlı hızlı yürüdü, tozun hafiflediği yere gelince nefes aldı. Dönüp araca baktı. Dolu bir çöp poşeti attılar camdan. Aynı hızla devam ediyordu. Yolun kenarında yürüyen birkaç kişi gördü. Toprak yol bitti, sahile koşut uzayan caddeye çıktı. Sağa döndü. Az ilerde iki market vardı. Birincisine doğru seğirtti. Çimlerde yatan boz bir köpek gördü. Çok zayıftı. Kulağındaki küpeye baktı, belediye şikâyet üzerine başka bir yerden alıyor ya ölmesi için ormana, dağa veya başka bir yere atıyordu. Onlardandı. Başından okşayınca köpek sırt üstü uzandı, patilerini kaldırdı, sevilmek istedi. Karnından okşadı. Memeleri büyümüştü. Hamile miydi, yavruları mı vardı anlayamadı. Belki yavruları alınmış, ormana atılmıştı belki de ölmüştü. Çenesinin altında büyükçe bir yara vardı, kabuk bağlamıştı. Daha dikkatle bakınca fark etti, kesici bir aletle kesmeğe çalışmış, yapamamışlardı. Yarayı okşadı. O kadar zayıftı ki, markete girdi. Büyükçe bir paket tavuk baget alıp çıktı. Birer birer yedirmeğe başladı. Denizden dönenler, markete gelenler, gidenler tuhaf tuhaf bakıyordu. Çocuğuyla yürüyen bir kadın tiksinerek baktı, çocuğunun elini tutarak yana çekti. Az sonra görevli geldi, “yalnız burada olmaz” dedi. “Ne olmaz?” “Yani böyle, burada uygun değil. Zaten bunu defalarca kovduk yine geliyor. Üstelik yara bere içinde, ne olduğu belli değil!” “Kesi var çenesinde, çok da aç.” “Aç olabilir ama burası yeri değil.” “Neyin yeri değil?” “Beyefendi, lütfen başka yerde yapın.” “Hayvan burada ve aç, nasıl başka yerde yapacağım?” “Onu bilmem.” “Neyi?” “Beyefendi uzatmayın!” “Neyi uzatıyorum?” “Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?” “Ne dalgası, köpeği doyurmağa çalışıyorum. Burada yatıyordu zaten.” “O zaman alıp gidin, uygun bir yerde yapın.” “Peki” dedi. Eti yemeğe çalışan hayvanı bekledi. Yiyip de diğerine uzanınca, “gel kuzum, gel” diyerek yürütmeğe çalıştı. Diğeri bağırdı, “çöpü bırakmayın ama.” “Ben bırakmadım, zaten vardı.” Ters ters baktı, söylendi adam, yerdeki poşeti ve plastik tabağı alıp çöpe attı. Ortalık çöpten geçilmiyordu. Yarı dolu cips paketleri, sigara kutuları, poşetler, kâğıt bardaklar, muz kabukları, karton kutular, bir naylon terlik, ağzı bağlı, içindeki ekmek küflenmiş torbalar, izmaritler, kırık plastik sandalye parçaları, leş gibi kokan çürümüş, kurtlanmış et parçaları, yolun ormana bakan kısmında inşaat atıkları, plastik, metal ve kâğıt artıklar… Cadde pislikten geçilmiyordu. İkili-üçlü gruplar halinde kaldırımı kapatarak ağır ağır yürüyordu denizden dönenler. Şortlu, bikinili, kıllı erkekler, yağları sarkan kadınlar, arada caddeye doğru kaçtığından anne babalarının bağırıp ensesini tokatladığı, kulağını çektiği çığırtkan çocuklar, iki, üç tekerlekli bisikletle kaldırımdan geçmeğe çalışanlar, kasislere rağmen hızlı giden taşıtlar… Yabancı plakalı bir audi karşıya geçmeğe çalışan kediye çarptı. Birçoğu bakıp geçti. İçi cızz etti. Koştu. Karnı ve bacakları ezilmişti. Ağzından kan geliyordu. Çırpındı çırpındı, öldü. Ağlayarak tuttu cansız bedenini. Hâlâ sıcaktı. Aracın ardından baktı, plakasını alamadı. Ağlayarak götürdü, ağaçların arasında bir yeri kuru dal parçasıyla karmağa çalıştı, gömdü, üzerini örttü. Köpeği kovmuşlardı. Bagetleri yemişti. Marketten bir paket daha aldı. Susankent’e doğru yürümeğe başladı. Çöpler daha da arttı. Kaldırımın tam ortasına dikilen ağaçlar budanmamıştı, oradan yürüyemedi, yola indi. Terlemişti, giysileri nemlenmişti. Sağa döndü, parka doğru ilerledi. Soldaki kafeteryada birkaç masa doluydu. Berbat bir ses, elektro bağlama eşliğinde, “hıldır hıldır heyriye, gel beriye beriye!” diye bağırıyordu. Ağaçlar gelişigüzel kesilmiş, kablolara sıralanmış lambalar ağaca dolanmış, açık alanın üzeri demir sacla kapatılmıştı. Soldaki çöp kutusu tıkış tıkıştı, iğrenç kokuyordu. Anlaşılan çöpler her gün toplanmıyordu. Yol delik deşikti. Hızlı gelen bir araç çukura düştü. Sürücü bağırarak küfretti. Müzikten tam anlayamadı. Parka geldi. Bir kaydırak, sözüm ona jimnastik araç gereçleri, iki salıncak vardı. Kenarda birkaç bank gördü. Birine oturmak için ilerledi. İki bira şişesi vardı, yarım bırakılmıştı. Karınca doluydu. Şişeleri alıp atmayı düşündü, vazgeçti, diğer banka yürüdü. Üzeri pisti. Ne dökülmüştü, anlayamadı. Cebindeki poşeti hatırladı, çıkarıp koydu, üzerine oturdu. Tavuk paketini de yana bıraktı. Kızlı-erkekli bir gurup jimnastik aletlerinde toplanmış, ellerinde içecek, gülerek, bağırarak konuşuyordu. Karşıdaki evlerin balkonundan atılmış çöpler gördü. Ne kadar kirliydi ortalık. Böyle giderse şehir devasa bir çöplüğe dönüşecek gibiydi. Hafif bir rüzgâr, yandaki boş alandan lağım kokusu getiriyordu. Fosseptik mi vardı? Az sonra hükûmete öfkeyle küfreden iki kişi geçti önünden. Bağırarak konuşuyorlardı. Elli-ellibeş yaşlarında bir kadınla erkekti. Karı-koca olmalıydılar. Bağırarak galiz biçimde küfrettiklerine şaşmadı. Burada sık rastlıyordu. Az ilerdeki yine tıkış tıkış olan çöpün önünde plastik bir kap gördü. Tavuğu ona mı koysaydı? Daha önce burada birkaç aç köpek görmüştü. Onlar belki gelir, yerlerdi. Su da yoktu. Kap temiz miydi? Eli cebinde geçen orta yaşlı biri balgam çıkarıp tükürdü. Midesi bulandı. Küçük bir köpeği gezdiren zayıf, yaşlı kadınla yanındaki adam tuhaf tuhaf baktılar. Dalmıştı, aslında onlara bakmıyordu. Buraya dinlenmek için gelmişti. Dışarı her çıktığında yorularak, sinirleri bozulmuş halde eve dönüyordu. Dışarı çıkmak, denize gitmek istemiyordu. Sahil ayrı bir âlemdi. Sahile giden ağaçlı yoldaki ağaçların çoğu kurumuştu. Bir gün deniz yolunun caddeye kavuştuğu yerdeki sebze-meyve satıcısıyla konuşan zayıf, esmer bir adamdan duymuştu. Ağaçların dibinde parçalarını gördüğü damlalık plastik boruları çalmışlardı. Sulama yapılamıyordu. Adam bundan yakınıyordu. Çam kozalaklarının, pet şişelerin, kâğıtların, organik atıkların arasında, küle benzeyen toprakta yürüyerek gidiliyordu. Yol daha kirliydi. Kadın ve çocuk bezleri, naylon-plastik atıklar, kırılmış şişeler, cam parçaları, naylon ve kâğıt bardaklar, çürümüş yiyecekler arasında yürümek eziyetti. Dar bir gidiş ve geliş yolu olmasına rağmen herkes aynı yolu kullanıyordu. Bulaşıcı hastalık günlerinde yol tıkış tıkıştı. Üç hatta dört kişi yan yana yürüyünce yol kapanıyordu. Karşıdan gelen kenara çekiliyor, terli, üzerinden su damlayan, pis kokan, elinde, kolunda omuzunda çanta, simit ve çeşitli deniz araç gereci bulunan kadınlar, erkekler, yaşlılar, çocuklar ağır ağır yürüyor, denize gitmek veya dönmek isteyenleri engelliyordu. Ne kadar çok yere tüküren vardı burada. Yol bitip sahile ulaştığınızda yine sizi çöp karşılıyordu. Yaz sezonunda birkaç ay burayı kirleten, tüküren, bağırıp çağıran, tıkınarak yiyip içen, çöplerini buraya bırakan bu tuhaf kalabalık çekildiğinde deniz, orman ve kumsal biraz soluklanıyor olmalıydı. Sürekli kirletilen deniz parçaladığı plastikleri, diğer atıkları sahile kusuyordu. Denizdeki canlıların bu çöp saldırısından nasıl etkilendiğini düşünmek bile istemiyordu. Sahilde durum daha vahimdi. Sözüm ona bir kafeterya vardı, biçimsiz, paslanmış demir direklere çatılmış derme çatma bir çatı, altında plastik kutular ters çevrilerek oluşturulmuş kumlu bir zemin, eprimiş, her an kırılabilen plastik sandalye ve masalar. İçeceklerin on kat pahalı satıldığı bu berbat yere daha çok gençler ilgi gösteriyordu. Müzik, iki hoparlörden sahile boca ediliyordu. Ankara havaları, arabesk şarkılar, yabancı müzikler uğultu biçiminde sahile yayılıyordu. Sitelerin şezlongları birbirine yakın, sahil boyunca uzuyordu. Çocuklar bas bas bağırıyor, kadınlar onlara kızıyor, sevinç mi acı mı belli olmayan çığlıklar atılıyor, çoğu yüzme bilmeyen yaşlılar, suda üçlü beşli gruplar halinde durup sohbet eden gençler, bağıranlar, suda tuhaf hareketler yapanlar, çığlık atanlar… Korkunç bir gürültü, pis bir koku, belli yerlere öbeklenmiş aşırı kalabalık… Çocuk yediği mısırın koçanını yere attı. Babası ağzını sildi. Anne, diğer çocuğun sırtına vurdu küfretti. Mısırı bitince o da koçanı sola doğru fırlattı. Şezlongları beğenmediler, az ileride boş bir yere naylon hasırları serdiler, şemsiyeyi yere gömdüler, yiyecek torbalarını açıp sofra kurdular. Çocuklara sürekli bağıran öfkeli anne onları yedirdikten sonra denize girdi. Bağırtı ve küfürler denizde devam etti…

Hâlâ parkta oturuyordu. Hava, düne göre daha bunaltıcıydı. Giysileri iyice ıslanmıştı. Boncuk boncuk terlemişti. Anlaşılan bugün gelmeyecek, diye düşündü.
Genç bir zayıf köpekle tanışmıştı birkaç gün önce. Bir ümit gelir diye bir süre daha bekledi.
Tavuk paketini açtı, turunç ağacının dibine kabı bıraktı.
Kime kısmetse artık, diye geçirdi aklından.
Kalktı, çevreye bakınarak ağır ağır yürüdü.
Şiirin, “evimize gidelim” dizesi diline takıldı.
Çocuk, çarşıda, kalabalıkta bunalmış, ağlayarak, annesinin eteğini çekiştiriyor,
“evimize gidelim” diyordu.
Vird gibi içinden, sessizce tekrarladı.
“Evimize gidelim.”
Parkı çıkıp caddeye ulaştığında, karşı kaldırımın kısmen gölge olduğunu fark etti, oraya yöneldi.
Sıcaktan, terden, gürültüden ve çöpten bunalmış zihni, uğultu yığınında boğulmuş gibiydi. Sola bakması gerekirken sağa bakmış, araç olmadığını görünce davranmıştı ki, bir firen sesi caddeye düştü. Bir kıvılcım çaktı, sonrasını hatırlayamadı.
Hatırlayacak ne beyni ne de zihni kalmıştı.
Yana fırlayan araçtan hafif yaralı çıkan genç sürücüyle, çevredekiler koştuğunda can veriyordu.
Dilinden belli belirsiz, “evimize gidelim” döküldü, gözleri kapandı.
Kalabalıktan biri, yanaşıp yanağını yalamak isteyen telaşlı, sıska köpeği bağırarak kovaladı.
“defol şurdan, bi sen eksiktin!”