Eleştirinin “gerçegin, iyinin ve güzelin duyumu/bildirimi” gibi bir anlamla hatıra gelmesi pek nadirdir. Açık etmese bile, eleştirilmekten pek hazzetmez âdemoğlu. Eleştiriden sözedildiğinde çoğunlukla aklımıza tahakküm, saldırganlık, “harcama”, “haklama”, hafife alma gibi olumsuz anlamlar gelir. Eleştirmen “destursuz bağa girip”, kişinin “iç”ine elini sokarak orasını burasını karıştıran, ciğerini sökmeye hazır biri gibi düşünülür. Kadir, kıymet bilmez biridir eleştirmen. Bunlara bağlı olarak da, eleştirinin; ciddi bir eleştiri geleneğimizin ve eleştirmenlerimizin olmadığından sözedilir.

Eleştiriye bu olumsuz bakış, (eleştirmen açısından) eleştiri biçimlerinin (olumsuz tezahürler anlamında) bir sonucu olmakla birlikte, (eleştirilen açısından) örtük bir halin de ifadesidir. Yaygın kanaate göre eleştirinin bir yanlışı bildirme, suçluyu cezalandırma biçimi olduğunu söylemiştik. Bu, “yanlış yapmaktan korkmama” duygusunun örtük ifadesidir. Eleştiriyi olumsuzlayan yanlış yapmaktan korkmuyor demektir. Yanlış yapmaktan korkan, yanlışının bildirilmesinden korkmaz çünkü. “Yanlış yapmaktan korkmama” durumu tam bir değer yoksunluğudur. İşte ürkütücü ve tehlikeli bir durum. Değer yoksunluğunun hakim olduğu bir ortamda eleştirinin imkanından sözedilebilir mi? Ancak böyle tehlikeli (critique) durumlar değil midir, eleştiriyi (critique) doğuran? Bu çelişkili gibi görünen durum, eleştiriyi soruşturmayı gereksinir, eleştiri soruşturularak giderilebilir. Eleştiri nedir? Eleştirinin derdi, zoru nedir?

Batı öykünmeciliğinin hakim olduğu dönemde eleştiri yerine, “muaheze” kelimesi kullanılmıştır. Dönemin “öykünmeci” yapısına dair ipucu da veren bu kelime “beğenmediğini söyleme, çıkışma, azarlama” gibi anlamlara gelmektedir. Ancak kelime fazla yaygınlık kazanamamış, yerine “tenkid” kelimesi kullanılmış ve kabul görmüştür. Tenkid kelimesi “nakd” kökünden gelmektedir ve “kıymet, değer” anlamı taşımaktadır. Bu durumda tenkit de; “değer bakımından gözden geçirme, bir kıymeti/değeri bulup ortaya çıkarma, ifade etme” anlamalarına gelir. Aynı doğrultuda münekkid de “değer bilir; kadir, kıymet bilen” kimse anlamına gelir. Aydınlanma düşüncesinin yaygınlaşmasıyla birlikte “kritik (critique)” kelimesi de dahil olur gündeme. Oysa kritik, tenkid’in değil, “kalp olanı, hakikisinden ayırmak” anlamına gelen “intikad” kelimesinin karşılığıdır. Cenap Şahabettin bu yüzden intikad’ı kullanır. Giderek “bir yanlışı bildirme” kaygusunu da dayatacaktır kritik (critique) kelimesi. “Kıymet ve değer”den “kopuş” böyle başlar. İşte, intikad ya da kritik kelimelerindeki olumsuz yüklenimleri de bünyesine alarak doğma talihsizliğine düçar olmuştur “eleştiri” kelimesi. Bir bu kadar zamandır da “talihsizliği”ne yanıp yakılarak, bu olumsuz yüklenmelerinden/yüklerinden kurtulmak için çabalamaktadır. Ne ki, talihinin pek yaver gittiği de söylenilemez.

İnsana ait anlamların tükendiği/tüketildiği, giderek daha bir gizlenip örtündüğü tehlikeli (critique) anlarda, farklı tezahürler içinde sürekli olarak deprenen/devinen, “kendiliğine” doğru olagiden “insani öz” daha bir açık eder kendini. Onun bu açıklığı, tükenişin/kopuşun şiddetiyle gizlidir. Giz arttıkça/örtü kalınlaştıkça, tehlike artar. Tehlike (critique) artıkça belirginleşir ve bu belirginlikte olagelen/olagiden insani öz açığa çıkar. Eleştirinin “critique” bağlamıdır bu. Artık iş örtüyü kaldırmaya, gizlenmişi ait olduğu açıklığında görmeye/tanıklığa gelir. Burada eleştirinin “tenkit” kelimesiyle birlikte kullanıldığı anlamına dönerek, eleştirinin “kıymetine/değerine”, hakikatine bir katkıda bulunabiliriz. Buradaki kıymet açıklıkta tezahür eden şeydir. Eleştiriye düşen bu “kıymet”i işaret etmesidir. Zorlu bir yolculuğa ilk adımlarımızı attık böylece. Bu critique (tehlikeli) durumun ortaya çıkış şiddetinin “açıklığı”nda tezahür eden “nakd/kıymet”in, kıymetine tanıklık etme olarak “tenkid/eleştiri” üzerine düşünebiliriz artık.

Eleştiri bir insan etkinliği olarak, insana ait bir anlam/değer taşımalıdır. İnsan, insan olma sorumluluğunu/emanetini yüklenmiş bir varlık olarak hep hakikatin/gerçeğin; “kendilik” hakikatinin peşinde olmuştur. Hayat yolculuğunun yönünü belirlemiştir bu. Edebiyatın, sanatın, tüm düşünce disiplinlerinin yönelimlerinin doğrultusu da bu olmuştur.

Çocuklukta başlar bu iş. Her şey, “Ben buradayım!” demek içindir. İyi de ben neredeyimdir? “Kendilik hakikati”ne açılış böyle başlar. Söz/konuşma, düşünce buradan hareket eder. Sanat buradan tüllenir. İşte nefesi açılır açılmaz şiir söyler çocuk. “Her şey başlangıcına dönecek ve başlangıcımız (çocukluğumuz) bizi kurtaracaktır.”

Yanınızdakilerle, beraberinizdekilerle (ötekilerle değil/öteki yoktur) kainat içresinizdir. Başka varolanlarla birlikteyizdir. Her şey bir farklılığı taşır bünyesinde; bu farklılık zıtlık değil “eşlilik”tir. Farklı cinslerden (erkek-kadın), farklı topluluklara kadar her şey “eşlilik” ve tanışma/tanıma içindir. Kainatta “eşlilik” ilkesi hakimdir (zıtlar, karşıtlıklar değil). Farklılık ve karşılıklı keşfetme içindir bu, “tanıyasınız”, “tanıklık edesiniz” diyedir. Eleştiri tabii/fıtrî sürecimize denk bir farklılaşma/seçme, tanıma/tanışma edimidir. Bundandır; “eşlilik” eleştiridir.

Her şey gözümün önünde cereyan etmektedir. İnsan önce kendinin, sonra dünyanın, sonra evrenin tanığıdır, ötesi şahididir. Peki kainatın bize sürekli hatırlattığı, unutturmak istemediği nedir? Varlığın sürekli hatırlattığı; unutmamamız gerekende bitimsiz, olagelen/olagiden yolculuktur şahitlik. Ve şahitlik asla “unutma” kabul etmez. Şehadetini unutan “kendini unutur”. Kendini unutma “muaheze/azarlanma”yı gerektirir. Muaheze bir hatırlatmayla/hafıza mümkündür. Hiçbir şey gözden kaçmamalıdır. Her şey bir bir ayıklanmalı, “sökülmeli” ve nereye, nasıl bağlandığı kaydedilmelidir. Hıfz ve şehadet hep kıymet/değer bilme ve “gerçek”le mütekabil bir devingenlikte olmalıdır. İşte bu devinim eleştiridir. Eleştiri hıfz ve şehadetle başlar: Unutmadık, şahidiz!

Burada “unutmadan” hemen söylenmelidir: Eşlilik ve şahitlikte, herhangi bir “tarihsel zaman”da ‘neyse o olduğu şekliyle o olan’ın gizemine/aldatıcılığına kapılma tehlikesi vardır. “İşaret çocukluğu”, “kıymet ve değer işaretçiliği/eleştiri” bizi kurtaracaktır. Eleştiri tarihin koşullarıyla uyuşanın/uyuşmanın dışına çıkıp, geçmişi ve geleceği şimdinin içinde pişireduran sürekli an’ın olagelen insanının, kendiliğine yolalan “salt insan”a ait olanın peşine düşmektir. Bu “gayrı bir dilin, özge bir yer”in sahibi olan sanatla mümkündür. Her sanat eseri tarihsel olandan bir kopmadır. Tam da bu yüzden sanat eseri “zan” ifade eder. “Yakîn”dir oysa bize gereken. Sanatın aldığı yolda onunla “birlikte yürümek olarak eleştiri” yakîn ifade eder.

Tarihsel olanın gizemine kapılarak körelen bir tehlike (critique) ya da birlikte yürümek olarak eleştiri firavunane bir bebek katili de, bebeği hoş amedilerle karşılayarak kutsayan bir melekte olabilir.

Her doğum, her çocuk; her sanatsal üretim “biriciktir’. Eleştirinin uğraş alanı yalnızca sanat metninin yöneldiği şeydir. Metin nereye gidiyor? Nereye gittiğini biliyor mu? Sorularını sormakla yola düşebilir. Metnin yöneldiği şeyle buluştuğunda eleştiri, eleştiri olma hak’ını kazanır. Bu tüm “metin”ler için sözkonusudur. Eleştiri yolcuyu yol başında karşılamaktır. Metin çekirdektir. Onu neşvü nema bulacağı toprağa atmak gereklidir; bütüne bağlanmalıdır. Çekirdek orada çatlayacak, çiçeklenip dallanacaktır. İşte bu zatî oluşum şefkat içre eleştiridir.

Bütün bunlar “kendilik bilgisi”ne yolalmak, kendi olmak/şahsiyet olmakla mümkündür. Kendilik bilgisine/ma’rifete sahip olmayan kişioğlu, gerçekten uzak, gölge/sanal, fâni dünyalara hapsolmuş, taktığı maskeyle kâh gülen, kâh ağlayan bir oyuncu gibidir. Yalnızca âlemden benliğimize, benliğimizden âlemlere yüzünü döndüren kendilik bilgisi/ma’rifetiyle, sözün/yazının hakkaniyete tanıklığını kritik eder/eleştirir ve fıtratın evi, hakikatin nazargâhı kalbimizi mutmain eden anlama katılır, yakîn sahibi oluruz. Hakşinas olmak zamanıdır. İnsana ait bir yazma ve düşünme sürecini boyutlandıracak, açacak, buna tanıklık edebilecek bir “eleştiri” anlayışına ihtiyacımız vardır. Eleştiri sorumluluğuyla yüzyüzeyiz. Şimdi korku ve ümitle sorabiliriz: Eleştiri, sorumluluğunu üstlenebilecek mi?