Ayağında “40 numara bir İstanbul” vardır. İstanbul’da yaşar, İstanbul Beyefendisi midir? Kahve içip tavla oynadığı, arada bir yazıdan ve hayattan bahsettiği, acının koyu hayatın renkli hallerini paylaştığı arkadaşlarına sormalı; bana kalırsa yazının hem beyi hem efendisidir. İnanılmaz bir aşkla anlatır anlattıklarını, öylesine rahat ve coşkulu.

Sözcüklere elbise giydirirken ruh da üfler; yahut sözcüklere ruh üflediği için bir endam, ne bileyim, bir işve bir naz kazanır yazı onun kaleminde. Yazma tutkusu onda İstanbul’u gezmek gibi bir şeydir. Evet, arkadaşımızın ayağında 40 numara bir İstanbul! Ökçesine basmıştır! Yürür…

Nerdeyse on beş yıldır yazılarını/şiirlerini okurum, -üretken sözcüğünü soğuk buluyorum- velut bir yazarımızdır. Kalem sahibidir. Kale gibidir kalemi. Muhkemdir. Mazgallarından içinde yaşadığımız kent, dünya ve hatta öbür dünya aynı anda görünür. Aklın kalbe, düşüncenin aşka akraba çıktığı yazılar yazar. Yeni, tadılmadık bakışlarla bakar dünyaya; tanınmadık pencereler açar.

Sevmekten, karanfilden ve kirazdan usanmaz. Dener ve yanılır; yanılır ve dener. Denemeyi kurt yemez hesabınca edebiyatın her kuyusuna taş atar, başkalarının kuyuya attığı taşları çıkarır.

Ne yaptığını, ne yapacağını bilen bir edebiyatçıdır o. Şiirlerindeki hava, yazılarındaki rahatlık erbabını kıskandıracak güzelliktedir. O güzellik bazılarınca görülemeyecek inceliktedir, bazılarınca görülmeyecek kıymette… Hatta bazıları görmediği için kıymetlidir. Gel geç heveslerin, çıtkırıldım akımların, göstermelik ortamların yazarı değildir o. Gel geçi, çıtkırıldımı ve göstermeliği bile kalıcı kılmasını bilen bir üslubu vardır. Her yazısında, her yazdığında olmasa bile, evet, bir üslubu vardır. Refik Halid gibi, Ahmet Rasim gibi yazıyla nefes alan zümrenin mirasçılarındandır; yastığında yorganında, üstünde başında, beni de bir alışılmadık bağdaştırma harikasına “alet” etse diyen kelimeler gezinir.

Ayın tanıklığına ihtiyacı olmasa da varsın ay tanığı olsun. Yine de ay’ı tanıklığa çağırdığı iyi olmuştur. Çölde vaazlar verdiği de. Neler söylediğini kum tanelerine, fırtınaya, gündüz sıcağa ve gece ayaza sormalıdır. Kumaştan çalan terzinin bize, dünyaya, dünyamıza çektiği “dikili numara”nın varsa bir numarası onun şiirleri himmetiyledir. Şiiri düzyazıdan ayırmasını iyi bilir; hatta düz’ü yazı’dan ayıracak kadar ince bakış sahibidir. “Şairin bu dünyada bulunuş hali, yanlış yerde indirilmiş bir yolcunun hali gibidir” cümlesi ona aittir. İndiği bütün yerler yanlış olsa bile hiçbir dolmuşa binmeyecek kadar güçlüdür sezgisi. Ördek avcılarına nanik yapar…

Tanrıtanımazlara Tanrı’yı ve Tanrının dilini, elini, gölgesini… hasılı ayetlerini tanıtmak/göstermek için zorunlu din dersleri ayarlar. Herkesi kendi bedeninin ve ruhunun farkına varmaya çağırır. Arabesk bir ayindir yapıp ettiği lakin bu ayini pek güzel icra eder. Semtlere, sokaklara göre duası vardır bir de; Tanrım, ne muhteşem şey, her semtin, her sokağın bir duası olması. Sinoplu olduğundan mıdır nedir, dalganın her tonunu, her kıvamını, her mevsimini mizaç haline getirmiştir. Anlatımı bozmayalım, dalga onda mizaç haline gelmiştir.

Her telden çalmaz; bildiği tellerden iyi çalar. “Âdem” olduğu gündeki o herkesin aradığı perdeyi bulmaktır muradı. Her dili bilmez; bildiği dili iyi konuşur. Diline sahip olduğuna tanıklığımız vardır.

Dostları onu şen şakrak tanısa da, neşesi hüznündendir; o hüznü şiirlerine, ince bakışını yazılarına saklamıştır? Saklamış mıdır? Galiba doğru söyledik; yoksa nerden Hüseyin Akın olacaktı? “Yazar dediğin biraz da yazdığına benzemeli değil mi? Kitap gibi içine kapalı olmalı.”

Beklemediğiniz bir sonuca doğru gidiyoruz; ben de beklemiyordum, niyetim sevgili Hüseyin Akın’ın “Kitabım Çıktı Alınmayın” kitabına dair yazmaktı, bilgisayarın başına geçtim, tuşlara dokundum ve okuduğunuz yazıyı yazmış bulundum. İyi mi ettim? Evet, iyi ettim!

Hüseyin Akın’ın yeni bir kitabı çıktı, ister alın ister almayın, ister alının ister alınmayın.