Burada unuttu bakışlarını birinin sevgilisi…

Küçük torun büyükannesinin dikiş iğnesine iplik geçirirken durmuş zaman.
Saat iki buçuk, iğneye iplik geçirmek için en uygun saatler. İplik iğnenin
deliğinden henüz geçmiş, torunun gözleri iğne deliği ve ipliğe sabit,
büyükanne o sırada camdam dışarı bakmış, elinde koyu yeşil bir hırka, yaralı
yeri hala sıcak hırkanın. Burayakadar Sokağı’nın en kıdemli konağı burası.
İki katlı, tabii ki ahşap ve tabii ki ısırılmış kahverengi bir elma gibi…

-“Bana yalan söyleme anne, yüzüğünü eritip suyunu saksıya döktüğünü
gördüm. Anne, bana öyle bakma!”

Hercailerin uçlarında birer altın yüzük büyüdü aylar sonra. Küçük torun
ile annesi görüyorlardı bir tek, baba da diğer çocuklar da, menekşe
yapraklarının güneş görünce bazen ışıklar saçmasını mütebessim bir hayretle
karşıladılar hep, gerçeği küçük çocuk ve anneden başka kimse bilmedi.
Burayakadar Sokağı’nda bir şey sırsa eğer, onu bilenler isteseler bile
başkalarına söyleyemezler, o bir sırdır, sır dediğin de işte böyle olmalı,
kalbin ta içinde, unutuş tadında…

Kimler neleri unutmadı ki Burayakadar Sokağı’nda… Sokak lambasının ışığı
altında ceplerini karıştırdığını unuttu bozacı. Ne aradığını unuttu bu
sokakta genç bir şair, aklında aynalar. Bu sokakta unuttu kadının biri
bileklerini, incecikti. Sokağın delisi burada unuttu bastonunu, çekip gitti,
neyi unuttuğunu bile unutup gitti. Yaşlı gece bekçisi düdüğünü sokak
lambasına astı, sesini doldurdu ceketinin cebine, unuttu ağlayarak. Turuncu
renk sıkar insanı, bir turuncu kalbi vardı burada kızın birinin, fırlatıp
attı, unuttu rengini. Sabah işe gidişini unuttu burada memur. “Herşey Burada
Bakkalı” kepenklerini kapamayı unuttu, kapıları açık, içeriden veresiye
defteri kokusu gelir durur hala. Kirpikleri yosun tutana kadar unuttu
bakışlarını birinin sevgilisi.

Aynalar…

Ahşap konağın -ki tadı da kahverengi bir elma gibidir- içinde zaman
durduğunda, üst katta ihtiyar (emekli kondüktördü), sakallarına koku
sürüyordu. Bu da zamanın durmasından az önce yapılması uygun olan günlük
işlerden sayılır bu sokakta. İhtiyar sağ elinin işaret ve baş parmağıyla
ovarken sakalını durdu zaman, mis kokusu sokağa yayıldı, durdu. Evin büyük
kızı ayna karşısındaydı o sırada, o güzelliğiyle durdu. Zamanı durduran
aynadaki güzelliği değildi elbette, genç şairin onun aynaya bakışını
düşünmesi sebep oldu herşeye…

Ayna. Burayakadar Sokağı’ndaki evlerin içindeki aynalar, her yerde olduğu
gibi, bu sokaktaki evlerin de en bilge eşyaları onlardır. Çok sırrını
bilirler sokağın ama burada sır, zehir zemberek sırdır, adam gibi sırdır,
asla söylenemeyecektir. Öğrenen ayna da olsa unutur, karşısında duran
sırrını göremez aynanın, görüyorsa ayna değildir baktığı.

“…artık sokak taşlarında ayak izin, gelirken ayrı neşeli, mühür mühür uzar
sokağın başından, gidişinde öfkeli, herşeyini bana bırakmış, silinerek döner
köşeyi, kaybolur…”

Bu şiiri, bir ayak izinin yanında buldu sokağın çöpçüsü, bakkala verdi,
veresiye defterinin içinde kapanmamış hesap sayfaları arasında durur.
Burayakadar Sokağı’nda her şiir, bir hesaba düşülmüş alacak kaydıdır… Ve
şairler de hep bu yüzden fakir ölürler bu sokakta… Fukara yaşayıp fukara
ölmek için mi yazılır şiirler?

%d blogcu bunu beğendi: