Herkesin bir tarihi vardır. Öznel tarih diyebilirsiniz buna. Yaşanmışlardan geriye kalan biricik kalıttır o. Ve bu kalıt -insan yaşlandıkça- geçmiştekinden daha değerli olmaya başlar. Çünkü ademoğlu nedense; yaşadığı şimdiki zamanı ya da şimdiki zamanda yaşadıklarını -çok sonraları seveceğinden daha fazla- sevemez. Ve ayrıca öznel tarihine damgasını vuracak olan bireyleri de…
Betimleyebildiğiniz şey artık sizin aşkınızdır. Çünkü yeterince -ve zamanında- sevmediğiniz, eş deyişle aşık olmadığınız şeyi betimleyemezsiniz.
Oysa ki tanrı insanları; zamanında sevmeleri ve sevdiklerini betimlemeleri için yaratmıştır.
Tıpkı aşık olamadığınız gibi gerçeğin bilgisini de zamanında edinemezsiniz. Çünkü o, her zaman sakınımlıdır. Kendini çabucak anlatmaz size. Eğer benzetme yerindeyse ilkin çekingen bir bakir ya da bakire gibidir.
Ancak çok sonraları bütün benliğini açar. Yine de belirgin bir inanç ve bu inancın gerektirdiği çabayla onu önceden edinme olasılığınız vardır. Bunu yapmak yerine onun kendisini size sunmasını beklersiniz.
Oysa ki tanrı insanları; gerçeğin bilgisini zamanında edinmeleri ve onu betimlemeleri için yaratmıştır.
Herkesin bir yazgısı vardır. Onun sizi nereye götürdüğünü ilkin bilemezsiniz. Yalnızca ‘başlangıcın’ deneyim sonrası bilinirliği ve daha çok da ‘şu anın’ gerçekliği söz konusudur sizin için. Henüz daha şimdiden ‘son’ yoktur. Ademoğlu; çoğu zaman agnostiktir ama, aslında bilinmeyenden hoşlanmaz. Bilmediği şeylere -hele de yazgısının gizlerine- nefret duyar ve giderek onların doğru olmadığına inanmaya başlar. Oysa Herakleitos’un deyişiyle; “Tanrı için
her şey doğrudur.” Bazı şeylerin doğru, bazılarının doğru olmadığını düşünenler yalnızca insanlardır.
Her şeyin doğru olmasını çabucak istediğiniz için ‘yazgının sonunu’ anlamaya çalışırsınız. Sabırsızlığın verdiği heyecan onu çekici kılar. Bu arada gerçekte bilinmesi gereken ve en iyi bilinebilecek olanı -yazgının şimdisini- duyarsızca bir kenara fırlatırsınız. Ona ihanet edersiniz. Neden sonra, ‘sona’ ulaşamayınca ve böylelikle onu değiştiremeyince hata yaptığınızın ayrımına varırsınız.
Gerisin geriye dönmek istersiniz. Fakat geçen zaman içinde ‘şimdi’ de
yitmiştir. Bu kez onu da değiştiremezsiniz.
Oysa ki tanrı insanları; yazgılarını zamanında betimlemeleri ve değiştirmeleri için yaratmıştır.
Yetmiş dört yıllık yaşantımın -başka hiçbir şey vermediğini kabul etseniz bile- işte bu üç şeyi bana öğrettiğine inanıyorum. Ve artık -geçmiştekinin tersine- öğrenmek benim için mutluluk değil. Şimdilerde tek mutluluğum anımsamak. Ömrünün son demlerini yaşadığının bilincinde olan acınası bir ihtiyarın başka ne gibi bir mutluluğu olabilir ki?
Doğrusu insan yaşlandıkça daha iyi anımsıyor. Şu an olduğu gibi bilgisayar klavyesinin tuşlarına olabildiğine titreyen parmaklarla dokunacak kadar yaşlansa bile…
Çünkü geçmişinizi anımsamayı ve dahası anımsadıklarınızı başkalarıyla paylaşmayı ruhunuzun bütün istemliliğiyle arzuluyorsunuz. Artık -yıllar öncekinin aksine- bazı şeyleri zamanında gerçekleştirmek istiyorum. Bu satırları da işte tam bu nedenle yazıyorum. Bizim yaşamadıklarımızı yaşayan ve söylemediklerimizi söyleyenler olduğu gibi, her şeyi bizden daha iyi yaşayan ve daha iyi söyleyenler de vardır. Fakat yalnızca bu; zavallı bir ihtiyarın bundan elli yıl önce yaşadıklarını öyküleştirmemesi ve bunu başkalarıyla paylaşmaması için yeterli bir neden olmasa gerek.
İyi anımsadığım bir öykümü şimdi sizinle paylaşmak istiyorum. Bir savaşın öyküsü bu. Düşük yoğunluklu nesnel bir savaşın içinde olabildiğine yoğun öznel bir savaş. Hatta daha çok ikincisi…
Herkes gibi benim de bir yazgım vardı. Fakat her şeyin doğru olmasını çabucak istediğim için ‘yazgımın sonunu’ anlamaya çalıştım. Böylece -yazgımın şimdisini- gereğince yaşamayı başaramadım. Şimdilerde sık sık onu anımsıyorum. Ve anlıyorum ki, ona doğa gibi iyi bakamadığınız -hatta ihanet ettiğiniz- için sizi terkeden bir yabanıl kuş gibi ‘şimdim’ de uçup gitmiş.
Öznel -hatta nesnel- savaşımlarla dolu olsa bile geçmişimi çok özlüyorum ve onu yeniden yaşamak istiyorum. İnsan sonunu bildiği her şeyi yaşamak ister.
Bu bir savaş bile olsa. Bense kendi öykümün sonunu biliyorum.
Ama yine de onu düşündükçe aynı heyecanı ve hatta korkuyla karışık cesareti tekrar yaşamaktan kendimi alamıyorum. Sanıyorum bu; öykümü kendimce betimlemememi de kolaylaştıracaktır.
Bunu zamanında yapamadığım halde yazgımdan pişman değilim. Çünkü eğer yazgım olmasaydı, kuşkusuz -şimdi daha iyi anlatabileceğim- bir öyküm de olmayacaktı.

…………………

Bundan tam elli yıl önceydi. Bir başka deyişle, 1992 yılının Ekim ayının son günleri… Otuz sekizinci kuzey paralelinin biraz güneyinde ve kırk dördüncü doğu meridyeninin hemen batısında dağlık bir bölgedeydik. Hakkari’de…
Takvimler henüz kış aylarıyla buluşmamıştı ama, dağların yamaçları kalın sayılabilecek bir katman halinde karla örtülmüştü. Buralarda hava, kar durduktan sonra -başka yerlerde olduğundan- daha fazla serinlerdi.
O gün de öyle olmuştu. Güçlü bir rüzgar esiyordu. Fakat soğuk, hoyrat ve yıpratıcı bir rüzgar diyemezdiniz buna. Serin, hoşgörülü, hatta neredeyse insana huzur veren bir rüzgar…
Göğü kucaklarcasına yükselen sarp ve heybetli Sümbül Dağı’nın yamacında yürüyorduk. Yoğun sis; doruğuna, besili bir yabanıl hayvanın rahatlığıyla -bir daha hiç kalkmamacasına- oturmuş ve yamaçlara doğru süzülen sarp kayalıklara da serpilmişti. Öyle ki, onun gökyüzünden ayrıldığı noktayı hemen hiçbir zaman göremezdiniz.
Biraz aşağılarda yer yer olabildiğine seyrekleşmiş meşe ormanları göze çarpıyordu. Fakat yeşil örtü, eğimin dikleştiği bizim bulunduğumuz yerde sıklaşıyor, daha sonra doruğa uzanan yamaçlarda yine seyrekleşiyor ve giderek yukarılarda yerini -şimdi karla örtülü- soluk kül rengi kayalıklara bırakıyordu. Alçaklardaki ormanları dağ köylüleri buduyordu. Köylüler, pek çetin geçen kış aylarında yeterince ısınmak için yakacaklarını ormanlardan temin ediyor olmalıydılar. Önceleri güneşin cömert ışınlarını bile perdeleyip derinlerine sızdırmayacak kadar gür olan ormanların seyrekleşmesinin nedeni de bu olsa gerekti. Fakat ağaçların budanmasına kimsenin itirazı yoktu. Başlangıçta buna bir anlam verememiştim. Çünkü olağan dışı bir şeydi.
Oysa sonradan öğrendim ki, ormanların seyrekleşmesi -en azından biz askerler için- hoşnutsuzluk yaratmayan, daha doğrusu istenen bir durumdu. Çünkü gür ormanlar; hakim olduğunuz yamaçlarda bile görüşü olabildiğine düşürüyordu.
İnsan savaşta göremediği her şeyden korkar ve onu düşman edinir. Bu, zararsız bir böcek dahi olsa…

Hava henüz kararmamıştı ama, günbatımına kısa bir süre vardı. Büyük sarı küre, batıdaki dağ silsilesinin ardına neredeyse bütünüyle gizlenmiş ve şimdi -daha çok- kızıl bir küreye dönüşmüştü. Görüş alanının önünde -yapay bir set gibi- dikilen ağaçların izin verdiği ölçüde ona baktım. Gün batmak üzereydi ve biz hala geceyi geçireceğimiz güvenli bir yer aramakla meşguldük. Endişeleniyordum.
Ama neyse ki, bize komuta eden Erdener uzman gibi emrimde bir manga yoktu. Yalnızca kendimden sorumluydum. Bu, her zaman daha iyidir. Çünkü -özellikle de savaşta- başkalarından sorumlu olmak betimlenmesi zor bir rahatsızlık verir insana.
Kağıt üzerinde dik üçgen oluşturacak biçimde -sıraya dizilmiş noktalar gibi- yürüyorduk. Çevreyi daha rahat kolaçan etmemizi kolaylaştırıyordu bu.
Üçgenin dik kenarının başında Erdener uzman vardı. Onun ardı sıra er Emin yürüyordu. Dik kenarın son noktası bendim. Hemen yanımda Erdinç vardı. Karşımda, hipotenüsün başında er Malik’i görüyordum. Onun ardında da Musavvat, Mendan, Mete ve İsa…
Tanrım! Ne Pythagorasçı bir uyumdu bu. Adlarının baş harfi ‘M’ olan dört kişi. Dört tastamam adalet demektir. ‘E’ olan üç kişi. Üç sağlık demektir. Sonra ‘İ’ olan iki kişi. Yani İsa ve ben…
Pythagoras’ın, sayıların gizemli uyumundan esinlenen metafizik kozmoloji öğretisine bir de Herakleitos’un diyalektik monizmini ekleyince üçgenin yorumu daha da eğlendirici bir hal alıyordu.
Karşıtlık (ki onun olması için de iki şey gerekir) birliktir ve bütün şeylerin babasıdır. Tek ve çift, sıcak ve soğuk; bir ve aynı şeydir. Sonra yine Pythagoras’a göre; bütün diğer zıtlıklar, en (tek) ile plethos’un (çift) karşıtlığından doğar. Çokluk da; saltık birden yani Tanrı’dan değil ama, rölatif birden yani yaratılmış monadlardan oluşur.
Hepsi bir tarafa tam da üçgen biçiminde yürüyorduk. Evet, üç sağlık demekti. Acaba buradan sağ salim çıkabilir miydik? Fakat küçük bir sorun vardı. Hayır! Büyük bir sorun. Biz, piyade mangası olduğumuz için dokuz kişiydik. Oysa Pythagorasçılara göre en yetkin sayı dokuz değil, on’du. Bunu kanıtlamak için on tane temel karşıtlık belirlemeye çalışmışlardı. Sağ ve sol, erkek ve dişi gibi… Gerçi zorlama bir yorumdu bu. Hem de fazlasıyla metafizik…
Üstelik dokuz da öyle yabana atılacak bir sayı değildi. Üçün karesiydi ve tıpkı dört gibi, adalet demekti. Endişelenecek bir şey yoktu. Pekala bu dağdan sapasağlam ayrılabilirdik. Ayrılacaktık da…
Sırtımdaki erzak ve malzeme çantasıyla, omzumdaki -neredeyse beş kiloluk- G-3’ün dayanılmaz ağırlığı beni adamakıllı sersemletmişti. Diğerleri gibi ben de yorulmuş ve dahası serin havada terlemeye başlamıştım. Ensemden üniformamın içine, omurga hizasınca kayan sıcak birkaç ter damlası hissettim.
Diğerlerine baktım. Sırtlarında çantaları ve omuzlarında tüfekleriyle yüksek sesle ve sık aralıklarla soluyarak yürüyorlardı. Yamacın eğimi şimdi iyice dikleşmişti. Üstelik hava da, yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Fazla zamanımız yoktu.
Biraz yukarıda, büyük kayalığın altında bir mağara gördüm. Başlangıçta kimsenin onu görmediğini sanmıştım. Meğer yanılmışım.
Er İsa, uzman çavuş Erdener’e, “Şu karşıdaki kayalığın dibinde bir mağara var komutanım” dedi dizginlenemez bir heyecanla.
“İne daha çok benziyor” diye itiraz etti Mendan.
İsa zayıf ve biraz kısa boylu biriydi. Sık, biçimli kaşları ve ince bir patlıcanı andıran burnu vardı. Henüz tam bitmemiş sakalının -yanaklarına göre daha çok- yoğunlaştığı çenesinden başlayıp şakaklarına doğru açılan ‘V’ harfine benzer yüz biçimi başka insanlarda görüldüğünden daha belirgindi. Avurtlarını içeri çekerek garip bir yüz devinimi yaptı ve yarı itirazcı, yarı uzlaşmacı ses tonuyla Mendan’a karşılık verdi. Şimdi yüzü, ‘V’ harfine daha çok benziyordu:
“Hayır, bence inden büyük. Her neyse. Bu önemli değil. Eğer boşsa barınabileceğimiz bir yer.”
Çavuş, ona yeni birşey söylemeye hazırlanan Mendan’a fırsat vermeden araya girdi:
“Sabırsız olmayın. Pekala bir düşman barınağı da olabilir.”
İsa, “Öyleyse ne yapacağız?” diye sordu iyi bir cevap alacağından umut etmeksizin.
Çavuş kısa boylu ve tıknazdı. Alay’da tıraşsız gezmezdi. Çünkü orada kural böyleydi. Şimdiyse en azından bir buçuk günlük sakalları yüzünün sert kıvrımlarını kirletmişti. Burası Alay değildi ve burada kural yoktu.
Gün ışığının son kalıntılarının aydınlattığı kaba dudaklarıyla gülümsedi ve Erdinç’e döndü:
“Mağaranın içinde kimse olup olmadığını kontrol edecek biri gerek. Erdinç bu işi en iyi sen yaparsın. Yalnız çok dikkatli olmalısın. Mecbur kalmadıkça sakın ateş etme.”
Uzun boylu, ablak suratlı Erdinç, “Peki komutanım” diyebildi umarsız bir heyecanla. Sonra neredeyse bir dağ geyiğinin çevikliğiyle kayalığın dibindeki mağaraya uzanan dik yamacı tırmanmaya başladı.
Malik cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Henüz hava; yanan sigaranın insanı açık hedef haline getireceği ve hedefin de çevreyi göremeyeceği kadar kararmamıştı. Malik; zayıf, uzun boylu ve oradakilerden daha genç biriydi. Yanağının üst kısımları henüz tüylenmemişti bile. Mete, “Kavlak, yine kutsal dumana sarıldın” diye ona çatınca canı sıkıldı ama, yersiz bir tartışmaya zemin hazırlamamak için susmayı yeğledi.
Şimdi ayakta bir taraftan etrafı gözlüyor, bir taraftan da Erdinç’i bekliyorduk. Hemen hepimiz, yorgunluğumuzu ve dahası heyecanımızı ele verircesine hala sık aralıklarla soluyorduk. Çavuş; bunun ayrımına varmış olacak ki, moral veren bir ağırbaşlılıkla sessizliği bozdu:
“Merak etmeyin. Düşman barınaklarının buralarda değil, daha yukarılarda olduğunu tahmin ediyorum. Büyük bir olasılıkla mağara boştur. Oraya yerleşince ilkin yemek yeriz. Balık ve barbunya konservesi…
Bu dağlarda yenebilecek en iyi yemeğin bu olduğunu söylememe gerek var mı?”
“Hayır, yok. Bunu hepimiz biliyoruz” diye onayladı Malik uysallıkla.
İri yarı, hafif göbekli Musavvat, “Yemekten sonra biraz çene çalarız” dedi, daha şimdiden konuşmak istediğini belli ederek.
Çavuş bana döndü:
“Herkes bildiği yeri anlatır. Sen de İstanbul’u…”
“Bildiğim ölçüde” dedim isteksizce.
Çavuş yalnızca başını salladı. O karanlıkta bile (hava artık tamamen kararmıştı) gözlerinin, neredeyse bir uyuz köpeğinki kadar fersizleştiğini ayrımsadım. Aslında konuşacak başka şeyler vardı ve Çavuş bunların konuşulması gerektiğini en az bizim kadar iyi biliyordu. Buraya sohbet etmek için gelmemiştik. Bu lanet olası dağın yamaçlarında irili ufaklı düşman barınakları vardı ve biz onları tespit edip havacılara bildirmekle yükümlüydük. Evet yalnızca hedefi bildirecek, kesinlikle saldırmayacaktık. Hedefler havadan vurulacaktı.
Fakat bir olasılık vardı ki, o da yadsınamazdı: Pusuya düşmek. Eğer pusuya düşersek çatışma çıkacaktı. Olası bir çatışma, yine düşman mevzilerinin belirlenmesine yarayacak ve onların havadan bombardımana tutulmasını kolaylaştıracaktı. Ama bu kez de; hem hava bombardımanı, (eğer bombardımandan bizim gibi onlar da sağ çıkabilirlerse) hem de düşman ateşi altında yaşama şansımız neredeyse hiç kalmayacaktı.
Böylece bir manga düpedüz intihara sürüklenmiş oluyordu. Gerçi başka bölgelerde bizimle aynı görevi üstlenen mangalar da vardı ama, bu neyi değiştirirdi? Onlar bizden çok uzaktaydılar. Yakında olsalar bile bizi korumaları pek mümkün değildi. Çünkü eğer onlar da pusuya düşerse ölümle burun buruna geleceklerdi. Ve çatışma çıkarsa kimsenin -kendi başının çaresine bakmadan- size yardım etmesini bekleyemezdiniz. Mermi vızıltıları ve bomba seslerinin birbirine karıştığı bir cehennemde kendinizden başkasını kurtarmayı düşünmek hemen imkansızdır. O an sizin için bir Armageddon’dur ve karşınızdaki ‘kötü güçlere’ karşı -manganızda dahi- ‘iyi güç’ olarak yalnızca siz bulunursunuz. Kuraldışı savaşın en önemli kuralıdır bu. Ve en az hedef tespiti için bir veya birden fazla manganın ölüme gönderilmesi kadar acımasızcadır.
Önce Erdinç’in -kendini tanıtan- sesini duydum, sonra da havanın
karanlığından daha belirgin bir karaltının yamaçtan seke seke indiğini gördüm. Bize yaklaştıkça, öncekinden daha az heyecanlı olduğunu anladım.
Evet, mağara boştu ve biz geceyi orada geçirebilirdik. Taşkınlık yapmaksızın, ama sevincimizi de gizlemeksizin mağaraya doğru yola koyulduk. Şimdi yürürken yalnızca kaba botlarımızın altında ezilen karların gıcırtısını duyabiliyorduk.
Mağarayı daha yakından görünce onun -en azından- güvenli bir sığınak olduğunun ayrımına vardım. Emin, mağaranın girişine varır varmaz çantasından gaz lambasını çıkardı ve yaktı. Karanlığa küçük, fakat güçlü demetler halinde çatallamasına dalan ışık insana güven veriyordu.
Fakat burası pek iç açıcı bir yer değildi. Önceleri gördüğüm mağaralar düzgün toprak zemini ve birbirleriyle uyumlu doğal sütunlarıyla barınmaya daha elverişliydi. Bu ise, özensiz bir seramikçinin elinden çıkmış, tabanı yer yer pütürlü büyük bir kabı andırıyordu ve siz -eğer başka seçeneğiniz varsa- bu kabı kullanmak istemezdiniz.
Oysa bizim başka bir seçeneğimiz yoktu. Mağaranın köşede kalan kısımlarına rastgele serpilmiş irili ufaklı kayalar bir tarafa, zemini uyumsuzca örten girintili çıkıntılı taşların uyurken sırtımıza ya da göğsümüze batacağını bilsek de geceyi burada geçirmek zorundaydık.
Mağaraya girer girmez çantalarımızı açtık ve battaniyelerimizi çıkarıp yere serdik. Yemek zamanıydı. Konservelerden başka garnitür bakımından da zengin sayılırdık. İri, etli domatesler, taze ve kuru soğanlar, mayonez ve -biraz küflenmiş de olsa- domates sosu…
Hemen malzemeleri çıkardık. Açlıktan kazınan midelerimizi avutana kadar da konuşmadık. Az sonra Mendan, çantasından yetmişlik bir rakı şişesi aldı ve kapağını özenle açtı.
“Fazla içmemeliyiz” dedi Çavuş alçak bir sesle.
Mendan, “Zaten kişi başına -rakısı bol- birer kadeh düşer. Bir kadehle sarhoş olan hiç içmesin” dedi hazırcevap bir tonda. “Ama yine de alkolün birazını yakabiliriz.”
Çavuş bu öneriyi onayladı. Mendan cebinden çakmağını çıkardı ve yaktıktan sonra -hafifçe eğdiği- rakı şişesinin ağzında usul usul gezdirdi. Yüzeydeki alkol küçük kıvılcımlar halinde alev aldı ve neredeyse yarım dakika yandıktan sonra yavaş yavaş söndü. Mendan, herkesin bardağını doldurdu.
İsa, ona dönerek “Bu işlerde pek beceriklisin” dedi beğenisini gizlemeksizin. Musavvat konuyu değiştirdi:
“Yarın ne zaman yola çıkacağız?”
Çavuş bu sorunun kendisine sorulduğunu anlamıştı. Bir süre sustu ve derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya başladı. Ses tonu içindeki sıkıntıyı ele veriyordu:
“Gün ışır ışımaz toplanır ve yola koyuluruz. Bundan sonra daha temkinli davranmalıyız. Birkaç mil ötede düşman barınakları olabilir. Olmama ihtimali de var. Ama biz yine de dikkatli olmalıyız. Çünkü birkaç mil ilerideki mesafe bile, onların olası bir tehlikeden önce dağın diğer tarafına geçmelerine ve sınırdan öteye çekilmelerine yeter bir mesafe. Önceden telsizle, merkezle temas kuracağım ve hazırlıklı olmalarını isteyeceğim. En kötüsü pusuya düşüp düşmeyeceğimizi bilmemek. Dolayısıyla sabit bir planımız yok. Doğrusu, biraz olasılıklara göre hareket edeceğiz. Ancak onlar bizi pusuya düşürmeden önce barınaklarını görebilirsek plan dahilinde davranabiliriz.” “Nasıl bir plan?” diye sordum.
“Barınağa fazla yaklaşmayacağız. Dürbünle tespit edebileceğimiz bir mesafe yeterli. Muhtemelen barınak çevresinde nöbetçileri olacaktır. Uzakta bulanacağız, ama yine de herkes ikişerli gruplar halinde kendine siper edinecek. Bir kişi açıkta kalıyor. Ben yalnız olacağım. Benden başka Mendan ve Erdinç’te de dürbün olacak. İkisi, barınağı en iyi denetleyen ve ona en yakın olan siperi seçecekler. Eğer benim göremediklerimi görürlerse daha önceden anlaştığımız işaretlerle bana durumu bildirecekler. Bir itirazınız var mı?”
Soru cevapsız kaldı. Çavuş devam etti:
“Susmak onaylamaktır. İtiraz etmediğinizi kabul ediyorum. Şunu unutmayın; biz kesinlikle saldırmayacağız. Ben bu arada telsizle hedefin koordinatlarını merkeze bildireceğim. Düşman, bizim frekansımıza girip konuşmalarımızı dinleyebilir ve büyük bir ihtimalle de öyle olacaktır. Havacıların gelmesi fazla vakit almaz. Operasyonu telsizden haber alsalar bile bu süre içinde kaçabileceklerini sanmıyorum. Dikkat edin mecbur kalmadıkça -hele de havacılar gelmeden- silah kullanmak yok. Aklı başında askerlere uzun menzilde el bombası kullanmamalarını söylememe gerek var mı? Biliyorsunuz bu, hiçbir işe yaramadığı gibi hepimizi tehlikeye düşürür. Biz onların menziline girmeyeceğiz. Eğer hava bombardımanından kaçarken onlar bizim menzilimize girerlerse G-3’leri kullanabilirsiniz.”
“Havacıların bombardımanı altında biz de ölürüz” diye araya girdi Emin.
“Bu çok yersiz bir kaygı. Hedef tamamen belirlenecek ve bombardıman yalnızca o hedefe yönelik olacak. Biz bombardımandan etkilenmeyecek kadar uzakta olacağız. Bu konuda hiçbir endişeye gerek yok. Anlıyor musunuz?”
Hepimiz Çavuş’un söylediklerini gözlerimizle onayladık. Plan iyiydi. Anlatımına göre; tereyağından kıl çekercesine bu işi başaracaktık. Ama plana göre hareket edecek kadar ilerleyebilirsek mümkündü bu. Ya pusuya düşersek… Evet pusuya düşersek plan neydi, ya da daha doğrusu o zaman hangi planı belirleyecektik? Bunu ona sordum:
“Tut ki pusuya düştük. O zaman neye göre ve nasıl hareket edeceğiz?”
“Olası bir çatışma sırasında öncelikle herkes kendini koruyabileceği siperler bulacak. Şansınızı ve temkinli davranmanıza yarayacak cesaretinizi de siper edinmenizi tavsiye ederim. Ben çatışma başlar başlamaz merkezi haberdar edeceğim. Bütünüyle plansız davranmayacağız. Makinelileri, Mendan ve Erdinç kullanacak. Diğerleri de kısa menzilde olduğumuz için ilkin el bombası, sonra tüfeklerden yararlanacaklar. Ondan sonrası büyük oranda size kalmış. O an için size en uygun gelen kararları verebilir ve buna göre hareket edebilirsiniz. Tabii eğer bu kararlar, benim o anki komutlarımla çelişmiyorsa… Sakın kararsız kalmayın. Çünkü en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir.”
Aniden sustu. Yorulmuş olmalıydı. Rakısını yudumladı ve yeniden konuşmaya başladı. Gaz lambasının güçlü ışığı, huzursuzca devinen etli dudaklarını aydınlatıyordu:
“Kafanızı kurcalayan bir şey varsa bunu şimdiden söyleyin. Ama endişelenmeye gerek yok. Her şey konuştuğumuz gibi olacak.”
Onun deyimiyle susarak onayladık. Bu adamı önemsiyordum. Keskin bir zekası ve daha çok da -hatasını kısa sürede kavrayıp onun olumsuz sonuçlarını gidermeye çabalayan- diri bir bilinci vardı. Savaşta herkes yanlış yapabilir ve bu önemlidir. Ama bundan daha önemlisi, yanlışta ısrar ederek onu yeni bir yanlışla beslememektir.
Şimdi herkes tepkisizleşmişti. Artık kimse görevi, daha doğrusu onun planını konuşmak istemiyordu. Yazgısının sonunun (ölüm veya yalnızca yazgının bir bölümünün sonu olarak kabul edebilirsiniz bunu) geldiğini bilen, ya da en azından tahmin eden öznelerin -eğer tepkisizlik de bir tepki olarak kabul edilirse- olağan bir tepkisiydi bu.
İsa bardağındaki son rakı kalıntısını yudumladıktan ve iri bir domates parçasını ağzına atıp -tıpkı geviş getiren bakımsız, sıska inekler gibi- ağzında ezdikten sonra mağaranın bir köşesine çekildi. Hemen sonra ben de kalktım ve gidip usulca onun yanına oturdum. Her zamankinden daha endişeli olduğunu anlamıştım. Yanılmamışım:
“Sence pusuya düşecek miyiz?”
Bir merakı gidermekten çok, olumsuz bir karşılıkla moral bulmaya yarayacak olan bu sorunun cevabını -tıpkı onun gibi- ben de bilmiyordum. Ama ona moral vermek için kahince bir üslupla, “Sanmıyorum” dedim. “Bence bunun için endişelenmemelisin. İnsan için iyi veya kötü sonuçlar doğurabilecek hiçbir olasılık üzerine hesap yapılmaz. En iyisi; bu hesabı o olasılıklardan herhangi biri gerçekleştikten sonra yapmaktır.”
Ona moral vereyim derken bilgiçliğin ölçüsünü kaçırmıştım ve o da bunun ayrımına varmıştı. Sıkıntısını gizlemeksizin derin bir nefes aldıktan sonra, “Hiçbirimiz çocuk değiliz. Her gerçek, başlangıçta yalnızca bir olasılıktır. Büyük de olsa, küçük de olsa pusuya düşme olasılığımız var ve bizi ölüme götürecek bu olasılığı önceden hesaba katmamız gerek” dedi ağırbaşlılıkla.
Bense onun kaygılarını gidermek adına bilgiçliğimi büsbütün ölçüsüzleştirmekten sakınmıyordum:
“Eğer ölümden korkuyorsan -ki eğer sezgilerim doğruysa korkuyorsun- buna hiç gerek yok. Antikçağ Yunan felsefesinin büyük düşünürlerinden Epikuros, ölüm korkusunun yersizliğini bundan yaklaşık 2 bin 300 yıl önce ortaya koydu. O, ölümden korkanlara şöyle diyordu: ‘Ölümden neden korkuyorsunuz? Siz varken ölüm yoktur, ölüm varken de siz olmayacaksınız. Hiçbir zaman onunla karşılaşmayacaksınız ki… Ne yapsanız birleşemeyeceğiniz bir şeyden korkmak budalalık değil de nedir?’ Epikuros aslında iyi bir hedonisttir, ama bu sözleri daha çok materyalist bir yaklaşımın ürünüdür. Ya da her ikisinin bireşiminin… Bence iki koşulda da söylediklerini doğruya yakın kabul etmek gerekiyor.”
“Ölüm korkusu hedonist, ya da materyalist bir yaklaşımla giderilecek bir korku değildir. Daha doğrusu ussal hiçbir yaklaşım onu bertaraf edemez. O bütünüyle gizemlidir ve biz insanlar gizemli olan her şeyden korkarız. Eğer bilmediğimiz şeylerden korkmasaydık bildiklerimizin değerini anlamazdık. Hoş! Bildiklerimizin değerini tam olarak anladığımız da ileri sürülemez.”
İsa’nın bu söyledikleri de en az Epikuros’unki kadar doğruya yakındı. Ama ne İsa’ya yanlış konuşmadığını sezdirecek kadar sakınımsız, ne de onun keskin zekasına çabucak yenilecek kadar güçsüzdüm. Onun tezlerini başka sözlerle çürütmeye çalıştım:
“Önemli olan ölüm korkusu değil, öncelikle ölümdür. Ölüm, ölüm korkusunun nedenidir. Neden (her sonuç başka bir şeyin nedeni olsa da, kendi nedeninin nedeni olamayacağına göre) her zaman sonuçtan önce gelir ve ondan daha önemlidir. Nedeni -yani ölümü- ortadan kaldıramıyorsan sonuçtan kaygı duymaman gerekir. Üstelik ölüm gerçektir ve gerçek olan her şey de ussaldır. Tıpkı ussal olan her şeyin gerçek olması gibi…”
İsa, “Senin bu Aristotelesçi ve Hegelci söylevlerin bendeki ölüm korkusunu gideremez” dedi ağırbaşlılığını kaybetmeksizin.
“Ama en azından bendekini giderir” karşılığını verdim.
İsa -bana katılmasa da- başkaca bir şey söylememeyi tercih etmiş olacak ki, son söylediklerime itiraz etmedi. Şimdi her ikimiz de suskunlaşmıştık. Diğerleriyse, mağaranın orta yerinde -pergelsiz ve acemi geometricilerin çizdiği biçimsiz bir çemberi andıran şekilde- oturmuş yüksek sesle konuşuyorlardı. Öyle anlaşılıyordu ki, keyifli ve bir o kadar da derin bir sohbete dalmışlardı.
Konuştuklarına kulak kabartmadım. Kendimce başka uğraşlarım vardı. Mesela bir gün sonrasını düşünmek gibi…

İsa gibi ölümden korkmuyorum değil mi? Evet korkmuyorum ve bundan eminim. Ama eğer yarın; düşman barınağı tespit eder, ya da pusuya düşersek neler olur merak ediyorum. Bu yalnızca bir merak, daha fazlası değil. Bir yazgım var. Evet, herkes gibi benim de bir yazgım olmalı. Ama onun beni nereye götürdüğünü şimdilik bilmiyorum.
Ah! Şu bilinmeyen şeyler. Doğrusu onlardan nefret ederim. Evrendeki uzamlar, kutsal gizlerle örülü ve ben bu gizlerin çoğunu bilmiyorum. Peki ya zaman, ona ne demeli? O -daha doğrusu onun getirecekleri- her şeyden daha bilinmez. Evet, yazgımın gizleri zamana sığınmışlar ve benden uzak durmayı başarabiliyorlar. Acaba onlar doğru mu? Hadi içtenlikle yanıt ver, doğru mu?
Zamansal anlamda henüz bilinmeyen şeyler gerçek değildir. Bu durumda ussal oldukları da söylenemez. Ussal olmayan şeyler de, doğru olarak kabul edilemez. Üstelik bilmediğim şeylerin doğru olduğuna nasıl inanabilirim? Hatta -sırf bilmediğim için- peşin hükümlü bir yargıç gibi onları yanlış bile kabul edebilirim. Fakat -en azından benim için- her şey doğru olmalı. Evet, doğru olmalı. Doğru olmayan şeyleri yaşayacaksam, yaşamanın bir anlamı kalmaz. Acaba öyle mi? Hayır -eğer varsa- pekala bunun tersi de geçerli olabilir.
Doğru ya da anlamlı olanı belirleyen sen değilsin. Daha da ileri gidersek anlamlı olanın ne olduğunu bile bilmiyorsun. Evet, sen onun ne olduğunu bile bilemeyecek kadar zavallısın, bunu kabul et. Hatta hiçbir şey bilmeyen bir aptalsın. Aptallar; davranışlarda değil, ama mantık yürütmelerde yanılırlar. Sen mantıksız davranışlarda bulunduğun zaman bile yanılmıyorsun. Mantık yürüttüğün zamanlarda ise yanılıyor ve dahası bunu fark edemiyorsun.
Fakat şu lanet olası gizler… Ah! onları bir çözsem. Bu, hiç olmazsa onlardan nefret etmememi sağlar. Gizleri açımlamak için yazgımın sonunu anlamaya çalışmalıyım. Son, her zaman şimdiden daha önemlidir. Nasıl ki neden, kendi sonucundan daha önemliyse… Ama buna göre de; nedeni sonda değil, şimdide aramak ve dahası onu değiştirmek gerekiyor. Oysa şimdide -benim görebildiğim kadarıyla- bir neden yok. Hayır mutlaka vardır, ama ben onu göremiyorum.
Tanrım! Saçmaya düşmek üzereyim. Hatta korkarım düştüm bile.
Tamam, şimdi sakin ol. Tek yapman gereken bunların hepsini unutmak ve sakin olmak, anlıyor musun?

Çavuş’un bana yönelik olduğunu ayrımsadığım sözleriyle düşüncelerimden sıyrıldım. Ama ne dediğini anlamamıştım. Bunu göstermek istercesine şaşkın şaşkın yüzüne baktım. O ise, benim şaşkınlığımın ve dahası dalgınlığımın bilincindeydi:
“Sana tam üç kez seslendim. Ancak üçüncüsünde duyabildin. Ne düşünüyordun?”
“Şey! Kendimce önemli olan soruların yanıtını arıyordum.”
“Peki bulabildin mi?”
“Pek sayılmaz.”
“Boşver, üzülme. Aramak bulmakla eşdeğer olmasa bile, ona uzanan -yalnızca iki taşlı- yolun ilk ve en önemli taşıdır. Zaten ikincisi de bulmaktır. Bazen ikinci taşa ulaşamayız. Ama bu, bize birşey kaybettirmez. Hatta yeniden arama hırsı vererek birşeyler kazandırır.”
“Doğru” diye onayladım uysallıkla.
Çavuş asıl konuya girdi:
“Herkes bildiği yeri anlattı. Şimdi sıra sende. Bize İstanbul’dan bahset. Akşam üzeri öyle anlaşmıştık.”
“Haklısın. Ama nereden başlayacağımı bilemiyorum.”
“Saraylardan başlayabilirsin mesela.”
“Olabilir. Yalnız saraylardan sadece Dolmabahçe’yi biliyorum.”
“İyi ya, biz onu da bilmiyoruz. Durma, anlat.”
“Pekala. Dolmabahçe’de birçok şey simetriktir. Bunu Selamlığa açılan ilk salondan içeri girer girmez anlayabilirsiniz.”
“Selamlık diye bir bölüm mü var?” diyerek sözümü kesti Mete.
“Evet. Haremlik de var. Ama haremlik, selamlığa göre çok daha gösterişsiz. Nerede kalmıştık. Tamam hatırladım. Kapıdan girer girmez ortadaki bir noktaya eşit uzaklıkta karşı karşıya iki ayna görürsünüz. Bir buçuk metreden uzun, zarif aynalardır bunlar. Üstelik yıllar onları yıpratmamıştır. Aynı simetriyi; renkleri gümüşiye çalan parlak, ince uzun sütunlarda ve başka birçok şeyde de görebilirsiniz.
Bahsettiğim salon -sarayın gerçekten saray olduğu dönemde- konukların karşılandığı yerdir. Olabildiğine geniştir ve tavanı da pek yüksektir. Tavanda büyük ve gösterişli bir avize göze çarpar. Ama asıl büyük avize içerdeki salonlardan birindedir. Bu avizenin, Doğu ülkelerinden birinin kralının hediyesi olduğunu biliyorum. Bize sarayı gezdiren kılavuz böyle söylemişti. Ama hangi ülke olduğunu şimdi anımsamıyorum. Neyse, girişteki salondan başka, içerde büyük bir salon daha vardır. Burası sarayın en göz alıcı mekanıdır. Toplantı ve şenlikler burada yapılırmış. Saray kadınları (ama Rönesans Avrupası’ndaki fahişe kortizonlar anlamında söylemiyorum) haremlik bölümünde bulunan koridorlardaki küçük cam bölmelerden buradaki toplantı veya şenlikleri izliyorlarmış.
Tahmin edilebileceği gibi sarayın genelinde koridorlar azımsanmayacak kadar çoktur. Bu koridorlarda, tavanların duvarlarla birleştiği köşelerde yer yer altın şeritler ve süslemeler göze çarpar. Hatta bunları bazı duvarlarda bile görebilirsiniz.”
“İyi de, eli uzun ziyaretçiler bunlara dokunmuyor mu?” diye araya girdi -şu anda kim olduğunu hatırlayamadığım- birisi.
“Hayır. Buna cesaret edemezler. Kameralar var. Üstelik saray iyi korunuyor. Her neyse. Bir de sarayda yaşayanların kaldıkları cafcaflı odalar vardır. Yatak odalarıdır bunlar. Odalardaki yataklardan kimilerinin -iki metreyi geçecek kadar- uzun, kimilerininse kısa olduğunun ayrımına varırsınız. Sanıyorum bazı sultanlar -iki metreden uzun yataklarda yatacak kadar- uzun boyluydu.”
“Vay canına, ilginç!” diye hayretini belirtti yanımda oturan İsa.
Ona ciddi bir üslupla karşılık verdim:
“Bunda şaşılacak bir şey yok. Onlar büyük bir rahatlık içinde yaşıyor ve iyi besleniyorlardı. Üstelik senin gibi sıkıntıları da yoktu.”
“Benim de öyle büyük sıkıntılarım olmadı.”
Bu kez sinsi sinsi gülerek konuşmaya başlamıştım:
“Ama yine de kısa boylu sayılırsın. O zaman, çok kitap okuduğun için boyun pek uzamadı.”
“Bütünüyle ilgisiz şeyleri birbirine bağlayıp tutarsız mantıklar yürütmede üstüne yok. Davranışlarında değil, ama mantık yürütmelerinde yanılıyorsun. Bazen daha da ileri gidiyor; tümevarım -ve ondan çok da tümdengelimlerini- başkalarıyla alay etmek için kullanıyorsun.”
İsa’nın tepkisine şaşırmamıştım. Evet, üzerine fazla gitmiştim ve o da bu tepkiyi göstermekte haklıydı. Bundan daha önemlisi, bana ilişkin düşünceleri bütünüyle doğruydu. Evet davranışlarımda değil, ama mantık yürütmelerimde yanılıyordum ve bu, (Eco’nun -birkaç ay önce Türkçe yayınlanan- son romanı Foucault Sarkacı’ndaki renkli kişilik Belbo’ya göre) bir aptallık göstergesiydi. İsa, neredeyse beni benden iyi tanıyordu. Aslında onun ince zekasına hayrandım. Ve doğrusu ona, öykünmeyle karışık bir dostluk sevgisiyle de bağlıydım. Şimdi onun gönlünü almalıydım:
“Biraz ileri gittiğim için özür dilerim. Ben de kısa boylu sayılırım ve bunun kitap okumakla hiçbir ilgisi olmadığını biliyorum. Söylediklerimi yalnızca haddini aşan, düzeysiz bir şaka olarak kabul et.”
“Önemli değil. İyi niyetinin bilincindeyim.”
“Saray bu kadar mı?” diye araya girdi Çavuş.
“Bu kadarını hatırlıyorum. Haa, bir de şu var.”
“Nedir?” diye sordular hep bir ağızdan.
“Saray’ın kapısında nöbet tutan askerlerle ilgili bir anı. Bir keresinde Saray’ın önündeki caddeden Dolmabahçe’ye yakın bir semt olan Beşiktaş’a doğru yürüyordum. Ağustos ayının ortalarıydı ve hava çok sıcaktı. Sıcaktan -tüm insanlar gibi- sarayın kapısında nöbet tutan askerler de etkileniyorlardı.
Fakat onların nöbeti bizimkine pek benzemez. Sıcak da olsa, soğuk da olsa ayakta saatlerce hiç kımıldamadan, adeta bir put gibi beklemek zorundadırlar. Çünkü güvenlik için nöbet tutan askerlerden çok ziyaretçilerin göz zevkine hitap eden birer vitrin süsüdürler.
Neyse, işte o sıcak günde, bir askerin nöbetçi arkadaşının botunun içine su döktüğünü gördüm. Nöbetçi askerin ayakları sıcaktan pişmiş olmalıydı. Fakat suyun soğukluğunu hissettikten sonra bile -görevi gereği- hiç kımıldamadı. Yalnızca yüzünde hedonist bir tebessümün belirdiğini anımsıyorum.”
Çavuş sunturlu bir kahkaha attıktan sonra, “İlginç. Başka şeylerden bahset. Mesela ne bileyim, camilerden…” dedi heyecanlı heyecanlı.
“Doğrusu camileri de pek bilmem. Ama bazılarının yapısına ilişkin gizemci tespitlerim var.”
“Ne gibi?” diye sordu Erdinç.
“Mesela Ayasofya Müzesi ile Sultanahmet Camii neredeyse simetriktir. Simetrinin söz konusu olması için öncelikle iki şey gerekir. Pythagorasçılar, ‘2’ sayısını ‘görüş’ kavramıyla ilişkilendirirler. Bunun nedeni sanıyorum ‘2’ sayısının ikilemli yanıdır. Biz de bunu böylece kabul edelim.
Şimdi, Ayasofya İ.S. IV. yüzyılda Bizanslılar tarafından inşa edilmiştir ve aslında bir kilisedir. Hatta adının bir öğesi, Hıristiyan inancındaki teslisin ikinci unsuru olan oğulun (İsa) bir özelliğinden, yani -Antikçağ Yunan dilinde bilgi ya da bilgelik anlamına gelen- Sophia kelimesinden esinlenmektedir.
Burası 1453’te -Osmanlılar İstanbul’u ele geçirdikten sonra- camiye çevrilmiştir ve 1934’e kadar da öyle kalmıştır. Daha sonra müzeye dönüştürülmüştür. Özetle bu yapı aslında Bizanslılarındır. Sultanahmet Camii ise, Osmanlılar tarafından onun karşısına inşa edilmiştir.
Buradan hareketle; Ayasofya ve Sultanahmet’in bakışımı, karşıt iki medeniyetin siyasal tercih ve görüşlerindeki (görüş iki sayısına karşılıktır) uzlaşmazlığı duyurur diyebiliriz. Hatta sırf bunu açığa çıkarmak için birinin karşısına diğeri inşa edilmiştir görüşünü de ileri sürebilirsiniz. İşte bu, siyasal bir uyumsuzluğu gösterdiği gibi, tinsel ve gizemli bir uyumu da gösterir.”
İsa, “Mantıksız değil. Devam et.” diyerek sözlerimi böldü.
“Eğer ararsanız başka yerlerde de bu tinsel uyumu bulabilirsiniz. Mesela Fatih Camii iki, Süleymaniye dört, Sultanahmet ise altı minarelidir. Boğaz’a değil, ama Marmara Denizi’ne yaklaştıkça minare sayısı -ilk iki caminin minare sayılarının toplamı ölçüsünde- artar. Dört adalet demektir ve ikinin anlamından daha değerlidir. Ve bu iki sayının toplamı Fatih ve Süleymaniye’den daha değerli bir eser olan Sultanahmet’in minare sayısına karşılık gelir.”
“Peki ‘6’ sayısının anlamı ne? Bu mantığa göre; ‘6’nın, ‘2’ ve ‘4’ten daha değerleri olması gerekir.” diye yine sözümü kesti İsa.
Doğrusu bu sorunun -en azından İsa tarafından- sorulacağını tahmin ediyordum. Yerinde bir soruydu ve ben buna yanıt veremezdim. Ama yine de durumu kurtarmaya çalıştım:
“Pythagorasçıların, ‘6’ sayısına hangi anlamı yüklediklerini bilmiyorum. Okuduğum kitaplarda buna ilişkin bir bilgiye rastlamadım. Ama mutlaka bir anlamı vardır.”
“Tut ki vardır ve bu anlam, ‘2’ ve ‘4’ün anlamından daha değerlidir. Burada bir tutarsızlık olmadığını varsayalım. Fakat -daha yetkin bir eser dediğin- Sultanahmet’in minare sayısını bulmak için bu iki sayıyı topladın. Peki neden çarpmadın? Bunu da yapabilirdin.”
“Doğru. Ama İstanbul’da -hele de Marmara Denizi’ne yakın- sekiz minareli bir cami yoktur. Bu işime gelmezdi.”
“O zaman her şeyi görmek istediğin gibi görüyorsun. Bu durumda tinsel ve gizemli uyumun bir anlamı -hatta uyum falan- kalmıyor.”
“İyi ya işte. Gizemcilik görmek istediğini görmek; görmek istemediğini de görmemektir.”
İsa bu son söylediğime karşılık vermedi. Zaten ince zekasıyla benim gizemli ve saçma görüşlerimi yeterince çürütmüştü. Doğrusu ben de konuşmaktan yorulmuştum. Tıpkı diğerlerinin beni dinlemekten yoruldukları gibi…
Artık uyuma vakti gelmişti. Çavuş da bunun ayrımına varmış olacak ki, “Uyusak iyi olur” dedi.
Çavuş’un söylediklerini bir komut olarak kabul etmesek de, uyuma gereksiniminin verdiği ağırlıkla dediğini yaptık. Şimdi herkes -giysilerini değiştirmeksizin- yere serdiği battaniyesinin yarısını üzerine çekmiş uyumaya çalışıyordu.
Bir süre sonra hafif, düzenli hırıltılar biçiminde duyulan ve giderek gürültülü, düzensiz horlamalara dönüşen sesler işittim. Birkaç kişi horluyordu ve ben bundan hoşlanmazdım. Bu hoşnutsuzluğumu -şimdiye kadar kimse bana horladığımı söylemediği için- büyük bir özgüvenle horlayanlara da sabahları hissettirirdim.
Sesleri duymamaya çalıştım. Neden sonra da işitmez oldum. Sabaha kadar geçen süreyi de hiçbir zaman anımsayamadım.

Günün ilk ışıklarıyla uyandım. Benden önce Çavuş, İsa ve Erdinç de uyanmış, ama uykunun verdiği mahmurluktan olsa gerek henüz yataklarından çıkmamışlardı. Üzerimdeki battaniyeyi özensizce yana ittim ve süratle doğruldum. Çavuş bana baktı ve uykuyla yeni vedalaşmış bir boğazın kaba ve tok tınısıyla sordu:
“Saat kaç?”
“Yediyi geçiyor.”
“Hemen kalkıp yola koyulmalıyız.”
Çavuş bunu kısık bir sesle söylemişti. Hızla doğrulduktan sonra yerde yatan askerlere döndü ve sesini yükseltti, hatta neredeyse bağırdı:
“Bölük, kalk. Gitme vakti geldi.”
Uyuyanlar büyük bir süratle gözlerini açtılar ve hiç nazlanmadan ayaklandılar. Herkes malzemelerini toplamaya başladı. Battaniyeler, yiyecek ve içecekler, el bombası torbaları, tüfekler, şarjörler, mermi kutuları, üç dürbün ve iki makineli tüfek ile şerit ve kundakları…
Yola çıktık. Yine dik üçgen biçiminde yürüyorduk. Fakat bu kez yanımda Erdinç değil, İsa vardı.
Henüz sabah saatleriydi ama, güneş daha şimdiden neredeyse bütün sıcaklığını hissettirmeye başlamıştı. Büyük sarı kürenin cömert ışınları tepemize -yer yer delinmiş, eski bir- çadır gibi gerilen ağaçların arasından sızıyor; ardımıza, önümüze, üzerimize düşüyordu. Dünkü serin hava gitmiş ve dahası karlar da büyük oranda erimişti. Şimdi -birgün önce karların gizlediği- toprağın nemli ağırlığını ayaklarınızın altında hissedebilirdiniz. Ama yine de, çıplak gözün göremeyeceği küçük kar kristalleri büyük bir olasılıkla birbirlerine sarılmış, kendileriyle savaşan güneş ışınlarına direniyorlardı.
Böylece ağaçların seyrekleştiği ve giderek yeşil örtünün tamamen yittiği yere geldik. Uzaklarda yer yer karla örtülü, daha yukarılarda ise bu kez sisle örtülü kayalıklar vardı. Çavuş dürbününü çıkarıp görebileceğimiz tüm alanı kolaçan ettikten sonra, “Barınak, ya da düşman görünmüyor” dedi boğuk bir sesle.
Sonra sustu. Bunu fırsat bilip sordum:
“Şimdi ne yapacağız?”
“Doğrusu zor bir karar ama, korkarım daha ilerlememiz gerekiyor.”
“Nereye kadar?” diye sordu İsa.
Çavuş, “Düşmanı bulana kadar” dedi, daha şimdiden bunun kabul edildiğini varsayarcasına.
Bu cevap İsa’yı rahatlatmamış, tersine daha da kaygılandırmıştı:
“İşte, gördüğümüz gibi düşman falan yok. Neden ilerlememiz gerekiyor, onu anlamıyorum.”
“Düşman yoksa ilerlememizde de bir sakınca yok. Devam edeceğiz.”
İsa karşılık vermeye hazırlanıyordu ki, Çavuş araya girdi ve ona bağırdı:
“Burada emirleri ben veririm anlıyor musun? Ve sen de bunların hiçbirine itiraz edemezsin.” Sonra birden yumuşadı:
“Yalnızca bizden isteneni yapacağız, daha fazlasını değil. Şimdi gidelim.”
Devam ettik. Oysa bunun; belki macera arayan benim için değil, ama manga için yanlış bir karar olduğunu -olasılıkla ömrümün sonlarına yaklaştığım- şu günlerde daha iyi anlıyorum.
Şimdi, bizi kısmen gizleyen yeşil örtü de yoktu. Böylece dik üçgen biçiminde yürüyen bir askeri birliği kilometrelerce uzaktan seçebilirdiniz. Tabii düşman da seçebilirdi. Doğrusu o an -yalnızca kendimi değil, hepimizi- başkalarının zoruyla, bir topluluğun önünde çırılçıplak soyunmuş erden rahip çömezlerine benzetmiştim. Rahip çömezleri, böyle bir durumda erdenliklerini yitirebilirlerdi. Biz de, görüşe açık bir yamaçta böylesine yürüdüğümüz için canımızdan olabilirdik.
Bu benzetmeden yanımda yürüyen İsa’ya da bahsettim. Kahkahalarla güldü ve fikrini sorduğumu varsayarak bana karşılık verdi:
“Eğer bahsettiğin topluluk yalnızca dişilerden oluşuyorsa rahip çömezlerini bizden daha şanslı kabul etmek gerek.”
“Olabilir” dedim gülerek.
İsa birden ciddileşti:
“Bu benzetişimden şu sonucunu çıkarıyorum: Kendini burada savunmasız hissediyorsun. Hatta bir adım daha atarsak ölümden korkuyorsun.”
En az onunki kadar ciddi bir üslupla bunu yadsıdım:
“Hayır. Yalnızca eğleniyorum. Eğer yazgımda burada ölmek varsa, bunu şimdiden kabul ediyorum.”
Yürürken ansızın, betimlenemeyecek kadar hızlı ve düzenli aralıklarla; çok yakınlardan gelen makineli tüfek ve bomba sesleri işittim. Seslerin ayrımına henüz varmıştım ki, karşımda hipotenüsün başındaki Malik’le onun hemen ardındaki Musavvat’ın acının habercisi bir çığlığın ardından yere yığıldıklarını gördüm. Mermilerle yaralanmışlardı. Bombalarsa biraz öne düşmüştü. Ama yine de patlamaların sesi hala kulaklarımda çınlıyordu.
Lanet olsun, pusuya düşmüştük. Çavuş bağırarak birşeyler söylemeye başladı. Olasılıkla; “Pusuya düştük, yere yatın ve kendinizi siper bulun” diyordu, ya da buna benzer şeyler…
Bense bunların hiçbirini duymuyordum. Kendimi çoktan yere atmıştım. Başkalarının ne yaptığının bilincinde değildim. Doğrusu bu, şimdilik beni ilgilendirmiyordu. Yalnızca büyük bir hızla yere yüzükoyun uzanırken yanımdaki İsa’yı da sırtından ittiğimi anımsıyorum.
Tanrım! şimdi ne yapacaktım? El bombalarının değil, fakat makinelilerin sesini hala işitiyordum. Şimdi bir de bunlara muhtemelen 7.62×39 mm. çapında Kaleşnikof tüfeklerinki de eklenmişti. Bunu seslerden ayrımsayamazdım, ama düşmanın çoğunlukla bu çaptaki tüfeklerden kullandığını iyi biliyordum.
Mermiler; üzerimden, yanımdan, yakınımdan vınlayarak geçip gidiyordu.
Bense kendime hala bir siper edinememiştim. Neyse ki yamacın pek eğimi yoktu. Çünkü dik bir yamaçta aşağıda savaşmak, istisnasız her zaman daha kötüdür. Bu durumda siz düşmanı göremeyebilirsiniz. Ama onun, daha doğrusu onların sizi görme olasılığı -en azından sizinkinden- daha fazladır.
Birden karşımda -hiç durmamacasına- şiddetle sarsılan bir gövde gördüm. Yerin yüzeyinde azımsanmayacak büyüklükte tümsek oluşturan -parçalara ayrılmamış- iri bir gövdeydi bu. Ve anladığım kadarıyla Musavvat’ın gövdesi…
Her kime ait olursa olsun bu gövde, benim için güvenli bir siper olmasa da en azından beni gizleyebilirdi. Eğer düşman bu gövdenin ardına saklandığımın farkına varırsa hiç şansım yoktu. Çünkü Kaleşnikof mermisi; iri, pek gövde falan dinlemez, eğer hızını almışsa arka arkaya beş altı insanın vücudunu deler geçerdi.
Ama yine de; karşımdaki şu canlı gövde en azından kendimi gizlememi sağlayacak bir siper olabilirdi. Evet, henüz canlı bir gövdeyi siper edinmenin insanlık dışı olduğu kuşku götürmese de olabilirdi. Bu gövde; çok değil, kısa bir süre öncesine kadar birlikte yemek yediğim, aynı mağarada uyuduğum bir insana ait olsa da olabilirdi. Ve -bütün yaşayanlar gibi hala lanet okumayı bilen- Musavvat, gövdesini siper edindiğim için bana lanet okusa da olabilirdi.
Gövdenin ardına hangi hızla sokulduğumu anımsamıyorum. Ama ona paralel, onun hemen yanında, hatta -arada üniformalar olmak kaydıyla- vücudumun o sarsılan gövdeyle temas ettiğini duyumsayarak nasıl boylu boyunca uzandığımı iyi hatırladığımı ileri sürebilirim.
Bu arada silah sesleri de çeşitlenmişti. Şimdi G-3’lerin sesini de duyabiliyordum. Hatta karşıda, düşman siperlerinin yakınında patlayan bombalarınkini de… Anlaşılan bizim mangadakiler de -en azından birkaçı- kendine siper edinmiş ve saldırıya karşılık vermeye başlamıştı.
Gövdenin ardında etrafı kolaçan ettim. İşte şurada, en fazla on metre ileride büyük bir kaya parçası vardı. Ne olursa olsun oraya ulaşmalıydım. Önce vücudumu, iri bir piton yılanının hantallığıyla sürünerek devindirdim. Sonra olanca gücümle Musavvat’ın -bu kez titremeye başlayan- gövdesini kendime doğru çektim. Sanıyorum, en etkileyici savaş filmlerinde bile göremezdiniz bu sahneyi.
Musavvat; karnından, omzundan ve kasığından yaralanmıştı. Ama şakaklarından da kan geliyordu. Galiba vurulduktan sonra yere düşerken başını bir taşa çarpmıştı. Ben zorlukla gövdesini sürüklerken garip, boğuk sesler çıkarıyordu. Belki çektiği acının ayrımına varılması için dillendirmeye çalıştığı bir duygunun anlaşılmaz anlatımıydı bu sesler. Belki de ona acı çektirdiğim için bana yönelttiği şiddetli tepkinin umarsız ifadesi…
Başını hafifçe yana doğru çevirdi ve bana baktı. Yüzü olabildiğine solgundu. Daha şimdiden ölü gibiydi. Soluyuşuna kulak kesildim. Düzenli ve sık aralıklarla nefes alıyordu. Ama yine de ona -ağır yaralı birine değil- artık ölü birine acıdığınız ölçüde acıyabilirdiniz.
İçinde bulunduğum cehennemi unutmuştum. Şimdi yalnızca ölmek üzere olan şu acınası insan vardı. Ağlamaya başladım. Lanet olsun; hıçkıramıyordum, başka herhangi bir ses de çıkmıyordu boğazımdan. Yalnızca gözümden yaş geliyordu.
Kendimi çabuk toparladım. Evet, vücudunu siper olarak kullandığım böyle bir insan vardı. Ama ben de, vardım. Daha doğrusu önce ben…
Üstelik siper edineceğim kayaya çok yaklaşmıştım. Biraz daha gayret etmeliydim. Böylece sürüne sürüne ilerlerken üzerimizde birkaç merminin vızıltısını işittim. Düşmanlardan biri -bu iri gövdeyi siper edinerek- kaya parçasına doğru ilerlediğimin ayrımına varmış olmalıydı. Musavvat’ın yüzüne tekrar baktım. Şimdi yüzü büsbütün durağanlaşmış ve yüzüyle birlikte tüm vücudu da ölüm dinginliğine bürünmüştü.
Hala üzerimizden geçen mermilerin sesini duyabiliyordum. Sürünmeye devam ettim. Musavvat, hem benden iri, hem de uzun boyluydu. Bu iki özellik, yaşarken onun işine ne kadar yaramıştı bilmiyordum ama, şimdi ölüyken iyi bir siper olarak benim işime çok yarıyordu.
Böylece kaya parçasına vardım. Burası güvenli bir siperdi. Ama mangadakilerden hiçbiri buraya sığınmayı düşünememiş, ya da düşünse bile bunu başaramamıştı. Sürüklediğim ölü bedeni kayanın ardına gizledim. Hiç olmazsa bundan sonra bomba veya mermilere hedef olmamalıydı. Ardından sırtımdaki çantayı da bir kenara bıraktım.
Diğerlerine baktım. İlk mermilerle vurulan Malik yerde hiç devinmeden öylece yatıyordu. Erdinç sağımda, az ötemdeki kayayı siper edinmiş makineli tüfekle düşman siperlerini düzenli aralıklarla tarıyordu. Mendan da biraz yukarıda, çaprazımda -az sonra aynı şeyi yapabilmek için- makinelinin kundağını yere sabitlemeye çalışıyordu.
Fakat kahretsin, makineli siperleri korumasızdı. İki, üç dakikada ne kadar güvenli bir makineli siperi edinebilirsiniz ki? İyi kullanılacak iki el bombası bu siperleri rahatlıkla düşürebilirdi.
Çavuş’a baktım. O da sağımda büyük bir kayanın ardına bazen neredeyse sinip telsizle konuşuyor, fırsat bulabildikçe de doğrularak tetik çekiyordu.
Buradan seçebildiğim kadarıyla İsa, benim gerimde kalan küçük bir kayanın ardında ateş ediyor, sonra eğilip tekrar kalkıyor ve yine ateş ediyor, ediyor, ediyordu. Emin ve Mete de onun diğer tarafındaki kayanın arkasında aynı şeyi yapıyorlardı.
Düşman siperlerine bakmaya çalıştım. Yamacın biraz yukarısında biri sağımda, diğeri solumda -mermilerin yoğunlukla geldiği- iki makineli siperi vardı.
Kağıt üzerinde onlarla beni üç ayrı nokta olarak kabul etseniz ve bu noktaları çizgilerle birleştirseniz; alt bitim noktası benim siperim, üst bitim noktaları da iki makinelinin bulunduğu siperler olacak bir ‘T’ harfi elde ederdiniz diyebilirim. Hatta bir de ‘V’ harfi…
Fakat doğal siper değildi bunlar. İki küçük kaya insan müdahalesiyle yan yana getirilmiş, önüne de bir başka küçük kaya konmuştu. Makinelilerin namluları, bu öndeki kayaların üzerinden adeta mermi kusuyorlardı. Kundaklar ile tüfeği kullanan kişiler de kayaların arkasındaydı.
O heyecanla, ilkin el bombası kullanmayı düşünmeden tüfeğimi, solumdaki makineli siperinden tarafa doğrulttum ve tetiği çektim. Mermi düşmanın gizlendiği kayanın yan tarafına çarpıp sekti. Sonra düzensiz aralıklarla -şu anda sayısını hatırlayamadığım kadar- ateş ettim. Mermiler yine hedefe isabet etmedi. Birden bombalar aklıma geldi. Çantamdan el bombası torbasını çıkardım ve torbadan elime ilk gelen bombayı aldım. Pimini çektikten sonra da, az önce ateş ettiğim sipere doğru fırlattım. Bomba yapay siperin hemen önüne düştü. Dumana rağmen makineliyle birlikte onu kullananın da havaya uçtuğunu gördüm. Hemen Çavuş’tan tarafa döndüm ve buruk bir sevinçle bağırdım:
“Çavuş soldaki makineli siperi düştü. El bombasıyla düşürdüm onu.”
“Gördüm. İyi iş başardın. O, sana yakındı. Şimdi bizim sağdakini düşürmemiz gerek.”
Sonra İsa’ya döndüm. Konuşmak, hatta gevezelik etmek istiyordum:
“İsa söylesene, eğer bir Hıristiyan olsaydın böyle bir cehennemden kurtulmak için nasıl dua ederdin?”
İsa bağırarak, bana karşılık verdi:
“Kutsal bakire! Yalvarırım beni rahmine al. Çünkü eminim orası buradan daha güvenlidir.”
Doğrusu özgün ve komik bir cevaptı bu. Ama yalnızca ben güldüm. Herhalde diğerleri; ne cevabın özgünlüğünü değerlendirecek, ne de komikliğine gülecek kadar iyi hissetmiyorlardı kendilerini.
Biraz yukarıda, çaprazımda makineliyle düşman mevzilerini tarayan Mendan bir ara durdu ve Erdener uzmana bağırdı:
“Çavuş, uçaklar ne zaman gelecek?”
Sonra yine ateş etmeye başlayacaktı ki, düşman siperlerinin birinden fırlatılan el bombası onun bulunduğu sipere isabet etti. Mendan’ın gövdesi -gizlendiği kayanın önüne- buradan görebildiğim bir yere düştü. Gözlerimi kısıp daha dikkatli bakınca kendine göre sağ kolunun vücudundan ayrıldığını fark ettim. Omzu kan içinde kalmıştı. Ama gövdesinin hala kıpırdadığını seçebiliyordum.
Çavuş neden sonra -Mendan herhalde can çekişirken- onun sorusuna yanıt verdi:
“Az önce konuştum. Havalanmış olmalılar. Helikopterler de gelecek. Biliyorum yaralandın. Ama lütfen biraz dişini sık.” Sonra bize döndü:
“Siz de çocuklar… Hadi, fazla şansları yok. Düşmanlardan birkaçını öldürdük zaten. Ama bir makinelileri var. Onu düşürmeliyiz. Makinelinin bulunduğu kayanın çaprazındaki diğer siperde iki adam saydım. Düşen makineli siperinin yanındaki kayanın ardında üç kişi var. Bir de sağda, çaprazımızda bir siper
daha gördüm. Bu siperde kaç kişi olduğunu ayrımsayamadım ama, orada da üç kişi olduğunu varsayarsak toplam en fazla dokuz, on kişiler.”
Son cümle biraz uzundu ve bunu bağırarak söylediği için Çavuş’un boğazı ağrımış olmalıydı.
Dönüp az önce kolu gövdesinden ayrılmış olan Mendan’a baktım. Düşmanın rahatlıkla denetleyebildiği alanda vücudunu düzenli aralıklarla istençsizce sarsarak yatıyor ve Uzman Çavuş Erdener’e adeta yalvarıyordu:
“Çavuş, ne olur beni kurtarın. Çekip alın buradan. Kahretsin, ölmek istemiyorum Çavuş.”
Çavuş ise gerginliğini gizlemeksizin ona bakıyordu. Bakışlarından Mendan’ın kendisine söylediklerinden memnun olmadığı sonucunu çıkardım. Hatta, yerde neredeyse can çekişen askere -kendi içinden- şu karşılığı bile veriyor olabilirdi:
“Çavuş mu, ne çavuşu? Çavuş falan yok artık. O, dakikalar önce öyleydi. Evet ben bir çavuştum ve bu manganın komutanıydım. Ama artık değilim, anlıyor musun? Üzerimdeki üniformaya rağmen değilim. Ben şu anda yalnızca bir erim. Hem de erden bir er. Yani Erdener. Lanet olsun, ben hala bir erdenim (bakir) ve milli olmadan ölmek istemiyorum. Şimdi sus tamam mı? Beni ilk hedef haline getirmemek için sus. Erden olarak ölmemem için sus. Eğer kendimizi kurtarabilirsek sana da yardım edebiliriz. Ama kendimizi kurtarmadan önce mümkün değil bu. Anlıyor musun?”
Oysa gerçekte şöyle diyordu:
“Tamam asker, sus. Şimdi oradan alamayız seni. Ama birazdan helikopterler gelince seni kurtaracağız. Biraz daha sabret. Hadi…”
Bunu aslında umutsuz bir ses tonuyla söylediğini buradan bile ayrımsayabiliyordum.
Aniden yine düşman mevzilerinin olduğu yerden fırlatılan bir el bombasının yakınlarda bir yerlere düştüğünü fark ettim. Kime ait olduğunu ilkin anlayamadığım acı çığlıkları işittim. Süratle başımı çevirdim. Bomba Emin’le Mete’nin siper edindiği kayanın hemen ardına düşmüştü. İkisini de göremiyordum. Çavuş, yaşayıp yaşamadıklarını öğrenmek için onlara seslendi:
“Askerler. Bir şeyiniz yok ya!”
Çavuş söylediklerine karşılık bulamadı. Tekrar seslendi:
“Yalnızca yakınınıza düşen bombanın sesini duydunuz. Şimdi yaşadığınız şoktan ötürü konuşamıyorsunuz değil mi? Hadi cevap verin. Oradasınız ve yaşıyorsunuz.”
Çavuş beklediği cevabı yine alamayınca sinirlendi ve şapkasını çıkarıp yere attı. Bu kez olanca gücüyle bağırıyordu:
“Lanet olsun. Konuşun benimle. Yaşayanlar konuşur. Siz de yaşıyorsunuz. Öyleyse konuşun.”
Faydası yoktu, ikisi de ölmüştü. Savaş ise devam ediyordu. Tekrar ateş etmeye başladık.
Ansızın İsa’nın, gizlendiği kayanın ardından çıkıp bana doğru koştuğunu gördüm. Yakınındaki Emin ve Mete’nin başına gelenlerden sonra kendi siperini artık güvensiz buluyor olmalıydı. Ona, “Ne yapıyorsun? Geri dön” diye bağırdım. Dinlemedi. Bana karşılık da vermedi. Yalnızca koşuyordu. Düşman ateşiyse yoğunlaşmıştı. Tanrım! Üzerinden, yanından, önünden geçen mermileri neredeyse görebiliyordum. Ama o hala duraksamadan koşuyor, koşuyordu.
Bana çok yaklaşmıştı. Doğrusu umutlanmıştım. Hatta yara almadan buraya ulaşacağını bile düşünmeye başlamıştım. Ama yanılmışım. Onu hedefleyen mermilerden biri -bana çok yaklaştığı sırada- yandan, göğsünün biraz üzerine isabet etti. İsa yere düştü.
O günden beri; durup üzerinde ne denli sık, ne denli uzun, ne denli derin düşünürsem düşüneyim bir türlü anlam veremediğim bir dürtüyle siperimden fırladım ve onun yaralı vücudunu hızla sürüklemeye başladım. Şimdiyse mermilerin vızıltısı duyulabiliyordu.
Böylece gizlendiğim kayanın ardına vardık. Sırtını kayaya yasladım. Yapabileceğim başka birşey de yoktu. Sonra ona baktım. Sağ elini, göğsünün yukarısındaki mermi yarasına bastırmış, o da bana bakıyordu. Umarsızca solumasından ve -benden çok- işini bilen bir fotoğraf sanatçısının gerçek anlamda betimleyebileceği yüz ifadesinden onun şu anda ne kadar acı çektiğini anlayabilirdiniz.
Fazla bakamadım. Onun bu haline dayanamazdım. Düşman ateşi durmamıştı, ben de durmamalıydım. Belki İsa’nın yaralandığını görmenin verdiği kızgınlık kökenli bir cesaretle tüfeğimi omzuma yaslayıp sağdaki düşman siperlerinden birine nişan aldım. Evet, orada Erdinç’ten tarafa ateş eden şu karıncayiyen suratlı herifin yüzünü bile seçebiliyordum.
Elimde 7.62 mm’lik bir G-3 vardı. Güçlü bir silah, acımasız bir silah ve hatta psikopat bir silah… Savaşta avantajları, dezavantajlarından fazla olduğu halde sevmezdim bu silahı. Ona karşı savaşmak peşinen işime gelmezdi. Çünkü mermisi, insan vücuduna -girdiği gibi- çıkmazdı. Girdiği yeri adeta parçalardı. Gövdenin bütün pekliği bile onu durdurmaya yetmezdi. Girmekle yetinmez çıktığı yere kadar spiral biçiminde dönerek ilerler, ilerlerdi. Tıpkı materyalist diyalektiğin öngördüğü evrim ilkesine göre, olumsuzlanan bir nesnenin sarmal düzlemde ilerleyişi gibi… Ve çıktığı yerde, girdiği yerin en az iki katı büyüklüğünde bir başka oyuk açardı. En sağlam vücut bile direnemezdi ona. Cansız yere yığılırdı.
Doğrusu bu silahla savaşmak da işime gelmezdi. Hantallığı bir tarafa; kimsenin ensesinde, sırtında, belinde, kıçında, baldırlarında böyle bir oyuk açmak istemezdim. Bu cehennemde bile insanlığını yitirmeyen ve içinde -hala, biraz olsun- merhamet kalıntısı taşıyan hiç kimse istemezdi bunu.
Derin bir nefes aldım ve tetiği -onu okşarcasına- çektim. Omzumda, her zamankinden daha şiddetli bir sarsılma hissettim. Tüfeğimden çıkan mermi betimlenemeyecek bir hızla ilerledi ve hedefimin göğsüne girdi. Çıkışını bilmiyorum. Yalnızca vurduğum adamın bağırdığını duydum. İşte o an tuhaf bir duyguya kapıldım. Öldürdüğüm adama acımak, hatta neredeyse onu sevmek, ya da en azından ondan nefret etmemek… Evet, tuhaf bir duyguydu bu. Doğrusu bu duyguyu kendimce hiçbir zaman açıklayamadım. Hala da açıklayamıyorum.
Tüfeğin şarjörünü değiştirdim. İsa, az önce olanları görmemişti. Daha da ileri gidersek artık her şeyden bihaberdi. Şimdi yalnızca kendi vardı. Acı çeken kendi… Dönüp ona baktım. Kana belenen sağ elini yarasından çekmiş, yerdeki bir taş parçasını neredeyse bütün gücüyle sıkıyordu. Sinirleri gerilmişti ve onları yatıştırmak için bana soru sormaya, hatta garip şeyler söylemeye başlamıştı:
“Ölmeyeceğiz değil mi? Bu kahrolası yerde kimse bizim cesedimizi bile bulamaz.”
Ona cevap vermek için yutkundum. O an; sanki, az önce öldürdüğüm adamın kanını yutmuşum gibi geldi bana:
“Hayır İsa, ölmeyeceğiz.”
İsa beni dinlemiyordu. Şimdi -en azından konuşmalarında- kendinden başka biri daha vardı:
“Meleğim… Şu anda ne yapıyor acaba? Umarım iyidir. Evet iyi olabilir, ama lanet olsun, olmayabilir de… Mesela ne bileyim, herhangi bir caddede karşıdan karşıya geçerken ona araba çarpmış olabilir. Hadi ağır yaralanmışsa… Ambulans zamanında gelse bari… Onu ameliyata alacak veya tedavi edecek doktor kadın olabilir. Evet, bu bir olasılık. Aman tanrım! Peki; ya, doktorun adet günleriyse ve doktor bunun etkisiyle bugünlerde olabildiğine huysuzlaşmışsa… O zaman ne olur biliyor musun? Meleğim -iyi tedavi edilmediği için- ölebilir.”
“İsa, kes şu saçmalığı! Nereden çıkarıyorsun bütün bunları? Kadın doktor, adet falan yok, anlıyor musun? Zaten böyle bir kaza hiç olmadı. Bunu en az benim kadar iyi biliyorsun. Meleğin eminim iyidir. Evet, kalıbımı basarım iyidir. Hiç olmazsa senden daha iyi… Sus tamam mı? Şimdi, karşımızda bize hiç durmamacasına ateş eden şu orospu çocuklarıyla savaşmalıyız. Saçma kurgular üreterek veya bunları yadsıyarak birbirimizle değil…”
İsa hala saçmalıyordu:
“Her gerçek başlangıçta yalnızca bir olasılıktır. Olasılıkları bir kenara atarsak muhtemel gerçekleri de yadsımış oluruz.”
“Gerçek ne İsa? Söyler misin bana, gerçek ne? İsa’yı çarmıha gerdiren Romalı Vali Pontius Pilatus; ona, ‘Gerçek nedir?’ diye sormuştu. Ben de sana soruyorum; gerçek ne? Hiç yorulma cevabı ben vereyim. Gerçek -en azından şu an için- şimdi yaşadıklarımız anlıyor musun? Zihninin ürettiği -hiçbiri gerçekleşmemiş- o saçma olasılıklar değil… Şimdi lütfen sus. Ağır yaralısın. Enerjini konuşarak harcama. Yaşayabilmek için sus.”
İsa sustu. Şimdi onun yorgun sesini değil, yalnızca sık aralıklarla ve umarsızca soluyuşunu işitebiliyordum.
Aniden bir merminin, çok yakınıma, gizlendiğim kayanın yan tarafına çarparak takip edilemeyecek bir hızla sektiğini duyumsadım. Hışımla doğruldum ve ben de birkaç el ateş ettim.
Sonra İsa’nın sesini duydum. Dudakları kımıldıyor, belli belirsiz birşeyler sayıklıyordu. Ona doğru eğildim. Umarsız bir ses tonuyla kulağıma fısıldadı:
“Lütfen; meleğime, onu sevdiğimi söyle.”
Söylediklerini gözlerimle onayladım. Başı göğsüme düştü. O, bundan sonra yalnızca bir ölüydü. Ölmeden önce gözlerinden yaşlar gelmişti. Eğilip gözlerini ve onlarla birlikte gözyaşlarını öptüm. Sonra dudaklarına baktım. Şimdi, durağanlaşmış ve huzursuzluğunu gideren ölü bir genç adamın erincini ele verircesine dinginliğe bürünmüştü.

Bu kez hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Tanrım! İsa ölmüştü. Bakire Meryem’in karnındaki dölüt İsa, Tanrı’nın oğlu İsa, Golgotha’da çarmıha gerilen İsa değildi bu. Bakire olmayan bir annenin karnındaki cenin; Tanrı’nın değil, babasının oğlu ve işte burada, bu lanet olası yerde vücuduna saplanan mermi yüzünden can veren İsa’ydı şimdi gördüğüm.
Böylece kendimden geçmiştim ve artık burada değildim. Evet; sanki şu anda olmak istediğim yerde, olmak istediğim kişiyle birlikteydim.

Bu cehennem ruhumu karartıyor biliyor musun? Korkuyorum. Ama ölümden değil, sensizlikten. Benden çok uzaklardasın. Gerçek olan bu. Katışıksız gerçek… Gerçek olan şeyler, olması gereken şeylerdir. Tıpkı olması gereken şeylerin gerçek olması gibi… Evet, benim için uzaklardasın ve ben bunun böyle olması gerektiğini anlayabiliyorum. Hem de onu istemediğim ve ondan korktuğum halde…
Gerçek ve zorunlu olan şimdi yaşadıklarım, anlıyor musun? İşte burada, hemen yanı başımda artık nefes almayan ve uzamda devinmeden yer kaplayan kana belenmiş bedenler; muhtemelen az öncesine kadar düzenli ve sık aralıklarla soluyan kolu gövdesinden ayrılmış insanlar; başımın ve omuzlarımın üzerinde hala vızıldayan mermiler; yine az öncesine kadar birbiri ardına patlayan bombalar ve şimdilik nefes alan ve uzamda devinerek yer kaplayan ben…
Şimdi öylesine umarsızım ki, bir bilsen. Çünkü benim için uzaklardasın. Önceleri zamansal ve uzamsal olarak -seni betimleyebileceğim kadar- yakınımdaydın. Ama şimdi; başka bir zamanda, başka bir uzamdayım ve sen
-geçmiştekinin tam tersine- benden çok uzaklardasın. Artık seni betimleyemeyeceğim kadar uzaklarda…
İnan; sen ve sana ait olanlar, buradaki her şeyden daha güzel. Evet, ben sana aitim ve ben bile buradaki her şeyden daha güzelim.
Neden susuyorsun? Konuş benimle. Bizi göz göre -acıyla örülü- mutluluğun kucağına iten o ateşi kimin yaktığını söyle. Birbirimize olan tutkumuzu nerede bulmuştuk ve onu oraya kim bırakmıştı? Gerçeği söyleme. Yalnızca geçmişi anımsa. Anımsamak en büyük mutluluktur. Ben seni, hemen her zaman anımsıyorum. Sen de beni anımsa. Ama sakın bana gerçeği söyleme. Çünkü onu zaten biliyorum. Gerçek olan bu cehennem, dahası sensizlik ve eğer burada ölürsem sonsuza dek sensizlik…
Oysa ben, şimdi seninle aynı olmak isterdim. Diyalektik karşıtın olmak. Yani seninle bir olmak ve sen olmak. Çünkü bir, her zaman daha iyidir.
Tanrı birdir.
Burada o kadar çok şey var ki… Ama ben onlardan hiçbiri değilim. Hatta kendim bile… Evet, sensiz bir hiçim; ya da kendimden başka birçok şeyim.
Oysa ben şimdi kendim olmak ve bir olmak isterdim. Çünkü bir, her zaman daha iyidir.
Tanrı birdir.
Ben şimdi; şu zavallı insan bozuntularıyla değil, kendimle savaşıyorum. Oysa seninle savaşmak ve böylece seninle var olmak isterdim. Şu anda, istediğimin tam tersine, bilfiil var olmak için kendiyle çarpışan, en sonra yine de gizilgüç olarak kalan bir özneyim ben. Gizilgüç olmak, ya da bilfiil hiç olmaktansa gerçek ve -bir- varlık olmayı yeğlerdim. Çünkü bir, her zaman daha iyidir.
Tanrı birdir.
Ve başlangıçta Tanrı vardı ve Tanrı kendi katındaydı ve Tanrı birdi.

Şu anda mermi ile bomba sesleri işitilmez olmuştu. Ama kan ve barut kokusunun daha da arttığını duyumsuyordum. Erdinç’e baktım. Vurulmuştu. Yerde, siper edindiği kayanın yan tarafında cansız yatıyordu. Sonra Çavuş’a döndüm. O da kolundan ve bacağından yaralanmıştı. Gizlendiği kayanın dibine neredeyse tamamen sinmiş bekliyordu. Mendan’a baktım. Yine aynı yerde yatıyordu. Ama artık vücudu -istençsizce bile olsa- sarsılmıyordu.
Ben de siper edindiğim kayanın altına iyice gizlendim. Zaten İsa öldüğünden beri ateş etmiyordum. Etrafta derin bir sessizlik vardı.
Ansızın karşılardan, düşman mevzilerinden tok bir ses yükseldi ve derin sessizliği yırtıp geçti:
“Faşistler! Yaşayanlar silahlarını mı kaybetti? Hadi ateş edin.”
Tanrım! İşte buna dayanamazdım. Ben başka her şey olabilirdim ama, asla bir faşist değildim. Hatta anti-faşisttim. Ama ne olursa olsun susmalı, varlığımı onlara hissettirmemeliydim. Çavuş da bu tarafa bile bakmıyor, yalnızca susuyordu. Aynı ses, az sonra yine yükseldi:
“Buradan birkaç ölü sayabiliyorum. Göremediklerim de vardır. Ama yine de daha fazla olmalısınız. Hadi! Durmayın ateş edin.”
Sonra makinelinin sesini işittim. Mermiler; ya hiçbir engelle karşılaşmaksızın boşlukta ilerliyor; ya da kayalara, yere çarpıp sekiyor ve vınlayarak yine ilerliyorlardı.
Yutkundum. Bu kez, sanki kendi kanımı yutmuşum gibi geldi bana. Bu cehennemden nasıl çıkacaktım? Lanet olası uçaklar gelmemişti, helikopterler de… Acaba korkuyor muydum? Hayır, korkmuyordum. Ya da daha doğrusu korktuğumu hala yadsıyordum.
Mermi sesleri aniden kesildi. Şimdi etrafta az öncekinden daha belirgin bir sessizlik vardı. Kayalığın dibinde yere uzanıp -tıpkı anne karnındaki bir cenin gibi- iki büklüm oldum ve sol kulağımı yere dayadım. Böylece irili ufaklı taşları çiğneyerek bu tarafa doğru ilerleyen düşmanın ayak seslerini duyumsayabiliyordum. Bir de ölümün imgesini…

Tanrım! Bu oda, ne kadar da sıcak. Ama ben yine de üşüyorum. Bütün heyecanımı yitirdim. Oysa kalbim çarpıyor.
Biliyorum öyküm bitmedi. Fakat parmaklarım titriyor, yazamıyorum. Doğrusu artık öykümü de anımsamıyorum. Hatta yaşantımın bana öğrettiği üç şeyden son ikisini bile…
Artık yalnızca birşeyi anımsıyorum. Betimleyemediğim sevgimi…
Ölüm uzaklarda değil; işte burada, kalbimde. Betimleyemediğim sevgimin hemen yanıbaşında…
Ah! Şu aşkın gizleri… Acaba neredeler şimdi? Beklenilmeyeni beklemek, sonunu bilmeden beklemek, bulamayınca yine beklemek, hep beklemek dünyanın en zor işi. Zaten sen aşkın gizlerini bulamadın ki… Hiçbir zaman da bulamayacaksın. Hadi! Bırak, unut aşkın gizlerini. Onlar için çok geç şimdi.

Tanrım! Aşk ve onun gizleri benim için çok uzaklarda. Ölümse hala burada, kalbimde. Artık yazgımın sonunu biliyorum. Şimdi onu yaşamak istiyorum.
Ve tıpkı yaşamakla tarihimi yaşadığım gibi,
Ölmekle ölümümü yaşıyorum.

…………………

Herkesin bir tarihi vardır
Ölülerin sevemeyeceği bir tarih
Gerçeğin bilgisi sakınımlıdır
Ölüler için büsbütün sakınımlı
Herkesin bir yazgısı vardır
Ölülerin değiştiremeyeceği bir yazgı
Ve herkesin bir ölümü vardır
Ölülerin betimleyemeyeceği bir ölüm…

%d blogcu bunu beğendi: