Sevgili Melih Bayram Dede, fakiri anonslayıp şerefyab kılarken, Dergibi okurlarının meraklarını da -kuvvetle muhtemel- fuzuli yere gıdıkladı.

O halde gelin, yıllarca kehr ü cefasını çektiğimiz Ankara’dan dem vuralım; vuralım da, dünyada ne zulümler varmış, duyun, bilin, Şehr-i İstanbul’un da kadr ve dahi kıymetini bilin. Ankara eğer, mukimiyse IQ’sü ortalamayı tutturan hemen her şahsın, ilk fırsatta terketmeyi düşüneceği bir şehr-i zulümdür.

Bozkırın, bakir bir kasabası iken, çoğunluğu Sofra’ya yakın ve illa ki “inkılap ateşiyle kavrulanlar”ın, yöre halkını gah kandırarak, gah korkutarak ellerinden yok pahasına aldıkları arazileri resmi bina yapmak üzere devlete kakalamak şeklinde özetlenebilecek, “Cumhuriyet rantı”yla, bir anda, hem de 1920’lerin-30’ların rakamlarıyla birkaç bin tane “binlik zengini” çıkartan -o günlerde milletvekili maaşının 300-500 lira civarında olduğu unutulmasın- Ankara; yıllarca adeta bu “harami tohum”un atılışının ahlaki ve bedeni maluliyetlerini taşımış, bu maluliyeti bugünlere kadar getirmiştir. Yine bu şehirin, ülkenin kökleriyle sürekli cebelleşen bir “taife-i inkılabı” barındırdığı ve bu barındırışın memlekete çıkardığı faturanın büyüklüğü dikkate alındığında, şehirler içinde başını öne eğmek zorunda kalanların önde gideni olur Başkent.

Ankara’nın tarihteki bulanık müktesebatını bir kenara koyup, bugünlere döner ve hassaten de, bu “sentetik şehir”deki sosyal hayata bir göz atarsak, orada da pek olumlu noktalar göremeyiz. Siz hiç, adımlar ve adımlar boyu yürüyüp, bir “selamünaleyküm” diyecek insan sureti bulamamanın hasretini yaşadınız mı ? Bu; Türkiye’nin kahir ekseriyetteki şehirinde muhal bir tasavvurdur, Ankara’da ise vakay-ı adiyyeden. Metrekareye düyen “matruş çehre” ortalamasının en yüksek olduğu illerin başında gelir Ankara.

Yine, yalnızca bu şehirde, ayaklarınıza kara sular iner de, bir vakit namazını rahatlıkla kılabileceğiniz bir mescid bulamazsınız. Günde, yüzbinlerce insanın gelip geçtiği Kızılay’da; hangi noktada olursanız olun Kocatepe ya da Maltepe camilerine en iyimser tahminle bir 20 dakika yürümeyi göze almazsanız, cemaatle kılacağınız namazın sevabı, “laik takıntılar”a takılır da, berheva olup gider. Bunu; bir İstanbul, bir Bursa, bir Konya, bir Erzurum ve hatta koca bir Türkiye’nin neredeyse hemen her şehirinde -İzmir elbette hariç- yaşayan insanlara anlatmak o kadar zordur ki !

Yine bu şehirde, “ceberrut devlet”in bu özelliğini devam ettirmek cehdiyle, “bugün git, yarın gel” diksurunun en etkin hale gelmesi için özetle halkın devletten soğuması için adeta bilinmeyen bir yerde, “Hızlandırılmış Vatandaşı Bezdirme Kursları”na katıldığı intibaını veren ve “devlet memuru” diye tavsif edilen garip bir sosyal tabaka da vardır ki, Ankara’yı içine kapanarak, kıvrılarak, hantallığını giderek artırarak bir ucubeye çevirmede dünya durdukça anılası engin hizmetlerini sergilemekten birgün ama bir tek gün bile geri durmaz. Bunu tek istisnası, Kurban ya da Ramazan veya 29 Ekim bayramlarının tatil süresinin Bakanlar Kurulu kararıyla dokuz güne çıkartıldığı devrelerdir. Böyle günlerde memurin; Kızılay Meydanı’nda düşük ücret için yediği jopları tekzip edercesine, maaile sayfiye kentlerinin yolunu tutar, hem de pekçoğu özel otomobiliyle.

İşte böyle dostlar, Ankara bu, anlatmakla bitmez, anlatmakla anlaşılmaz, yaşamak lazımdır. Tabii, Ankara’daki yaşamaya da yaşamak denirse. Bütün bu mülahazalar çerçevesinde, Yahya Kemal Beyatlı’nın, “Ankara’nın nesini seversiniz ?” sorusuna, “İstanbul’a dönüşünü” cevabını da yedekleyip bir hülasa çıkartırsanız, siz de bu şehirin Ankara değil, “Enkara” olduğuna rahatlıkla hükmedebilirsiniz.