Sevmekten aynalar yapıyorum, simleri dökülüyor aynaların, eskiciler pazarlık yapıyor geçmişim üzerinden aynalara bakarak, sevmek sözcüğü de bütün halleriyle eskiyor; sen eskimiyorsun. İçimdeki aynaları çıldırtarak, çatlatarak geliyorsun. Bir gülümseyişin ay’ı ve aynaları yalancı çıkarmaya yetiyor.

Sende kendimi görüyorum.

Her dem taze bir gönül taşıyorsun. Her an, nerde, hangi yaylada, hangi dağ başlarında, hangi ıssız vadilerde olursan ol, tazelenen bir yüzle karşıma çıkıyorsun. Dilinle onarıyorsun zamanın alıp götürdüğü yanlarımı; her kelimede bir yüzyıl ömrüm uzuyor.

Seninle yenileniyorum.

Kendimi karşıma çıkarıyorum sana kavuşmak için. O vakit anlıyorum ayrılık diye bir şey olmadığını. Mevlana’nın dediği gibi, ayrılığın bile bir başka “güzel” oluyor.

Dünyanın bütün ırmakları bir yatakta ikiz akıyor içimin denizlerine. Deniz de ırmak da sensin; deniz de ırmak da benim. Çatal güller çıkıyor göğsümün keşfedemediğim sol yanından. Sol yanım senin için yanıyor, seninle yanıyor, sonra seninle sakinleşiyor.

Bir heykel yontuyorum sancılardan, sızılardan, varlığımı parçalayan fırtınalardan; kendimi yontuyorum, senin ruhunu üflüyorum sonra, kendimi diriltmek için.

Öptüğüm parmak uçların yüreğimi hiçbir sözcüğün uçurmadığı kadar uçuruyor. Sesini, sesinle kanatlanan, kanatlanırken ipeksi örtülere sarınan sözcükleri öpüyorum.

Çarpıldığım bir ayet gibi sarsıyorsun geçmiş inançlarımı. Söz olmakla kalmıyorsun, sözlerin en güzeli oluyorsun. “En güzel”in sözleri oluyorsun…

Yeryüzünü birlikte bir masal bahçesine çeviriyoruz, bunu sen söylüyorsun, yeryüzü böyle bir bahçeyi tanımıyor. Kimsenin haberi olmadan çekildiğimiz o bahçede kimsenin titremediği şarkılara katılıyoruz. Asma bahçelerini yapan büyücü mimarlar en çok bizi kıskanıyor.

Birbirimize karıştıkça kendimiz oluyoruz, kendimiz oldukça birleşiyor yüreğimiz.

Binlerce pencereden bakıyorum dünyaya, baktığım her pencere senin penceren oluyor. Hayata ve gözlerime rengini sen veriyorsun. En koyu gecenin karanlığından, en hırçın rüzgarın uğultusundan gözlerine sığınıyorum.

Seninle aynı anda dolaşıyorum cennetin ve cehennemin katlarını, araf’ta, ara yerde bekliyorum.

Sen olduğun için ben, ben oluyorum; Mehmet Aycı sıradan bir isim olmaktan çıkıyor, biricik oluyor. …

Sen olduğun için yazdım bu yazıyı; sen olmasaydın böyle bir yazı olmayacaktı demem fazlalık olur; sen fazlalıkları sevmezsin; demiyorum; her nazarda kalbimi okuyan sen,- ve bu yazıyı okuma bahtiyarlığına erişen aziz okur, bil ki güzel bir yazı okudun, seni tebrik ederim.- birlisin ki, yazının güzelliği benim ustalığımdan, içli oluşumdan kaynaklanmıyor; bağışladığın nimetlerden bir sofra kuruyorum, harfler, sözcükler, cümleler, kalem, kağıt… yeryüzüne bir güzel yazı getirdik diye büyüklenmesinler; o sonsuz güzelliğe, Tanrı’ya şükretsinler.

Yazı, sen olduğun yazılır…

%d blogcu bunu beğendi: