Günlük

Zarif Günler

Paylaş

“Herkesin sadece Cahit Zarifoğlu için
söyleyecek birkaç güzel kelimesi vardır. “
Gökhan Özcan

Aralık – 1982
Mavera dergisinde  “anlatsana bir serçe daha” dediğin şiirini yayınlamışsın. Babam da “Rica ediyorum. Gitme” şiiriyle arzı endam ediyor aynı derginin sonraki sayılarında. O günlerde doğmuşum. Sana bir mektup gönderiyor babam. Oğluma senin ismini verdim, diye yazıyor ve ekliyor: Afganlılara atfen de “Efgan” ismini koydum. Afgan kardeşlerimizin Rusya ile başının belada olduğu günler. Seninle ilk bağımız böylece kurulmuş oluyor. Yıllar sonra, “bende bir hatıran var / her şeyden az, hiçbir şeyden çok” diye başladığım bir şiiri “adını teselli gibi taşıyorum döşümde” diye devam ettiriyorum. Şiirin adını sana atfen “Yalnızardıç” koyuyorum.

Haziran – 1987
Babam, vefat haberini televizyondan öğrendiğinde biz, akşam sofrasında beş kişilik bir aileyiz. Ben beş yaşındayım. Babam sofrada öylece kalakalmış. Senin için doyasıya ağlamak istemiş. Biz yanında olduğumuz için tutmuş kendini. Senden sonra yazdığı bir yazıdan okuyorum bunları. Aynı yazıda seninle tanıştığı ve aynı sofraya oturduğunuz günleri anlatıyor. Aralıksız çaylar ve sigaralar. Bir ara babam kitaplığında neden bu kadar az kitap olduğunu soruyor. Verdiğin cevap babamın da dediği gibi irkiltici: “Yakında bu kitaplar da olmayacak Yaşar’cığım, kala kala bir ilmihal kalacak bu kitaplıkta!”

Mavera dergisi ilk kez sensiz çıkıyor. Haziran 1987 sayısında Rasim Özdenören, İsmail Kıllıoğlu, Avni Doğan, Mustafa Aydoğan, Necip Tosun, Sedat Umran gibi güzel isimler var. Sen yoksun. Babam bu sefer, “Müslümanların Edebiyatında Kaynak Sorunu” başlıklı bir yazı yollamış. Müslümanların edebiyatı öksüz kalıyor sen gidince.

Ağustos-1991
Babamın “Şiir Haritası” isimli deneme kitabından sonra ilk şiir kitabı Kardelen dergisi yayınlarından çıkıyor. Ahir Zaman Şiirleri. Babamın şair olduğunu o günlerde daha net kavrıyorum. Keşke sen de görmüş olsaydın o kitabı. Ne sevinirdin. Mavera dergisi de artık kapanmış. Buna çok üzülürdün.

Temmuz-1992
Dedemin müstakil, bahçeli bir evi vardı. Üstüne bir ev yaptırmıştık. Adıyaman’ın kavurucu yaz ayları. Sabahları balkonda, ikindi vakitleriyse damda durmadan kitap okuyorum. Babam “Çile” isimli kalınca bir kitap veriyor bana. Hava çok sıcak ve okudukça susuzluğum artıyor. On bir yaşımdayım. Gül kokuları geliyor kaburga kırıklarımdan. Senin şiirlerini okuyacak kadar donanım sahibi değilim henüz ama Serçekuş, Katıraslan, Küçük Şehzade gibi kitaplarınla o günlerde tanışıyorum. Motorlu Kuş ise en favori kitabım. Karneler iyi gelince, babam ilk bisikletimizi alıyor. Bisikletli bir kuş oluyorum.

Mayıs-1995
Kitap kokusu ve daktilo sesleriyle büyüyorum. Babam akşamları daktilosunda, sürekli bir şeyler yazıyor. Çok özeniyorum. Evde yokken gizlice daktiloyu ben kullanıyorum. İlk şiir denemelerim. Kabuğunu yeni kırmış bir serçe gibiyim. Okulun dergisinde bir şiirim çıkıyor. Serlevhası, “Bizi Bekliyorlar.” Amcam bolca gırgır geçiyor ilk şiirimle. O da şair. Daktilonun bulunduğu dolapta bir kartpostal buluyorum. Fotoğraftaki sensin. Önünde bir daktilo ve sol elinin işaret parmağı elmacık kemiklerinde. Sakallarına hiç ak düşmemiş. Kartpostalı gönderense, Arif Ay.

Aynı dolabın içinde Mustafa Kutlu’dan, Mustafa Özçelik’ten, Şakir Kurtulmuş’tan, Mehmet Ocaktan’dan Mesut Doğan‘dan, Mustafa Çelik‘ten ve daha birçok şair ve yazardan gelen mektuplar var.

1996-1999
Adıyaman’a veda ediyoruz. Babamın tayini Kilis’e çıkıyor. Lisedeyim. Senin, Korku ve Yakarış kitabını okul ceketimin cebinde taşıyorum. Beyaz Camlar şiiri beni benden alıyor. Seni gittikçe daha “iri” anlamaya başlıyorum. Uzun süre ondan başka kitap okumuyorum. Babam ikinci şiir kitabını yayınlamak üzere. Şiir dosyasının bir okumasını da bana yaptırıyor. Amatör olarak ilk redaksiyon işim. Kitap, 97 senesinde “Yangında İlk Kurtarılacak Şiirler” ismiyle Beyan Yayınlarından çıkıyor. Senin de kitapların aynı yayınevinden çıkmıştı. Babamla omuz omuzasın kitaplığımızda.

1999-2000
Üniversite okumak için Kahramanmaraş’a geliyorum. Senin suyunu içtiğin, yollarından geçtiğin şehirdeyim. Burada ağaçlar ve kuşlar seni Maraşlılardan daha iyi tanıyor. Namı diğer Kara Liseyi görmeye gidiyorum. Okulun bir üst caddesine senin adını vermişler. Sanki okumaya değil de senin izini sürmeye gelmişim bu şehre. Okuyucular cemaatine ait bir evde kalıyorum. Sabah akşam risale okuyoruz. Evde kaldığım sürece külliyatı yarılıyorum neredeyse. Binlerce sayfa. Okumadaki azmimden dolayı Asa-yı Musa‘yı hediye ediyorlar bana. Gizliden senin şiirlerini de okuyorum, binlerce kez. Bunu bilmiyorlar. Gizlememin sebebi yasak olması değil, başka birinin keşfetmesinden korkuyorum. O günlerde favori kitabım, Menziller.

2001-2002
Okulun ikinci yılı tekrar Maraş’a geliyorum. Yanımda bu kez “Yaşamak” var. Kaldığım cemaat evinden ayrılıp, devlet yurduna çıkıyorum. Bir satranç ustası gibisin, “Ne çok acı var” diye açılıyor kitap. Günlükten de, şiirden de öte bir metin. Her satırında hüzün ve yalnızlık var. Tarihler bir ileri gidiyor, bir geri sarıyor. Klasiği kıran tavrın, kronolojiyi de reddediyor. Ranzamda kitabı okurken, içinden bir not kâğıdı düşüyor. Babama şöyle yazmışsın: “Sevgili kardeşim. Epeydir yazmadın. Umarım iyisin. Şiirlerin yanında eleştiri, inceleme tipi yazılarını da bekliyorum. Gözlerinden öperim. Cahit Zarifoğlu.” 

Avrupa’yı otostopla gezmen herkesi hayrete düşürmüş durumda. Nedense bir Müslümandan beklenmeyen bir hareket bu. Seni okuyan herkes keşke diyor, keşke senin kadar özgür ve cesur olsaydık. Yaşamak’ta en sevdiğim bölümlerden biri de, Abid Efendi’yi anlattığın yer oluyor benim için.

Yurtta Sivaslı bir çocuk var: Adem Akkaya. Kitap sevdalısı. Sana hayranlığımı öğrenince beni biriyle tanıştırmak istiyor. O da Zarifoğlu’nu çok sever diyor. Üst kattaki odalardan birine giriyoruz. Hüseyin, diyor Adem bizi tanıştırarak. Kendimi tanıtıyorum. Yüzü tebessümler deposu bir adam. Uzun süre sohbet ediyoruz. Plastik sürahide ilkel şartlarda demlenmiş ve porselen demlikte lezzetini asla bulamayacağım çaydan içiyoruz. Senden söz ediyoruz çokça. Hakkını veriyoruz çay içmelerimizin. Hüseyin, Sedat Umran’ın “Aşk Şiirleri Antolojisi” kitabından “Başaklarda” şiirini okuyor. Senin en çok bu şiirini sevdiğini söylüyor. Dostluğumuz gittikçe ilerliyor. Ona, senin Yazı Yayıncılığın bastığı “İşaret Çocukları” kitabını hediye ediyorum. Hüseyin de senin keşfedilmenden korkuyor. Sanki seni herkes tanırsa, büyü bozulacakmış gibi hissediyoruz. Enis Batur senin için “keşfedilmemiş bir ada” tabirini kullanmıştı. Biz de o adanın yağmalanmasından korkuyoruz o sıralar.

2002-2007
İnternette gezinirken zarif.cjb.net ismiyle bir siteye rastlıyorum. Senin hakkında hemen hemen her şey var orada. Şiirlerin, fotoğrafların, hakkında yazılanlar… Sitenin sahibini merak ediyorum. Bir mail atıyorum. Ali Ömer Akbulut‘la da böylece tanışmış oluyorum. Senin keşfedilmeni istemeyenler, birbirini keşfetmeye başlıyor böylece. “Yalnızlığı Kendinden Uzun Adam” isminde 2 bölümlük bir deneme yazıyorum. Ali Ağabeye yolluyorum. Hemen yayınlıyor sitesinde. Sonrasında aynı metnin 3.bölümünü yazıyorum. Sana ithaf ettiğim “Yalnızardıç” şiirimi de ilk orada neşrediyorum. Ali ağabeyi Dörtyol’a giderek ziyaret ediyorum. Beşikgöl’de seni konuşuyoruz.

Okul bittiği halde sık sık Maraş’a gidiyorum. Hüseyin’le de mektuplaşıyoruz sürekli. Senden bahsetmeden yazdığımız bir mektup hatırlamıyorum. Bir keresinde Hüseyin de gelmiş İzmit’ten. Habersiz karşılaşıyoruz. Gönderemediği mektubunu, cebinden çıkarıp elden veriyor. Mektuplaşmanın can çekiştiği yıllar.

Hüseyin Doğan, Fatih Pehlivan ve Mehmet Kala ile birlikte İbrahim Demirci’nin oğlu ve şair Alişan Demirci’yi görmeye gidiyoruz. Alişan o sıralar Cafer Keklikçi ile aynı evde yaşıyor. Ya da oraya sıklıkla geliyor. Cafer’i görmek nasip olmuyor. Okuntu dergisini çıkarıyorlar uzun zamandır. Senin için bir özel sayı hazırlığındalar. Alişan’a senin çıkardığın Açı Dergisinin taranmış bir kopyasını veriyorum o sayı için. Sadece ön kapağını kullanıyorlar. O derginin 4 sayfasını da tarayıp Ali Ağabey’e gönderiyorum. Sonrasında bir edebiyat dergisi tıpkıbasım yaparak Açı dergisini ek olarak dağıtıyor. O sıralar ben, Hüseyin Doğan, Hasan Yılmaz, Ali Ömer Akbulut Vivo dergisinde yazıyoruz. Vivo dergisi de senin için bir özel sayı çıkarıyor. Seni anlatıyoruz orada da.

Ali ağabeyin teşvikleriyle, senin “Okuyucularla” yazılarını kitaplaştırma projesi gündeme geliyor. Mehmet Fidan’la üstleniyoruz bu görevi. Derginin tüm sayılarına erişemediğimiz için proje akamete uğruyor. Çok sonraları projeyi Mustafa Özçelik hakkıyla tamamlıyor ve Beyan tarafından yayınlanıyor.

Ali Ömer Akbulut’un gayretleriyle gokekin.com’u önce bir blog sayfası olarak kuruyoruz. Sonra Yunus Nadir Eraslan ve İsmail Karakurt da katılıyor aramızda. Senin vesilenle bir dostluk halkası kuruyoruz. Seni okuyanlar, seni sevenler, görmese bile seninle tanış olduğunu hisseden insanlar olarak bir araya geliyoruz. Seni konuşuyoruz, seni anlamaya çalışıyoruz. Şairliğini, dava adamlığını.

2007 ve sonrası
Sosyal medyanın yaygınlaşması sonrasında, seni büyük kitleler “keşfediyorlar” artık. Sana ait olan, olmayan sözler, şiirler hızla yayılıyor. Hele ki “Yedi Güzel Adam” dizisinden sonra, her yerde “romantik bir şair” olarak bilinmeye başlıyorsun. Sanki Afganistan’a hiç üzülmemiş, Hama’ya hiç ağlamamışsın ve sadece “romantik şiirler” yazmışsın gibi bir hal var etrafta.

Bütün bunları “anlatsana bir serçe daha” dediğin için anlatıyorum. Senin için söyleyecek birkaç güzel kelimem olduğu için… Sahi, anlatabiliyor muyum?

Şimdi uzaktan seyrediyoruz seni. İslam haritasında bir şair, dava adamı bir Müslüman olarak tekrar “keşfedilmeni” bekliyoruz.