Mavi Kalem

Uğrak

Paylaş

Kocasını hatırlarım.
Atla giderdi cumaya. Çocukları yoktu. İki evliydi.
H. Nine öldüğünde sandığını açmışlar.
Basmalar yazmalar yanında şeker, kahve ve sabun da çıkmıştı sandığından.
Tarak, kına…
1900 doğumluydu.
On yedi yaşında sudan gelirken atının terkisine attığı gibi kaçırmış onu O. Dede.
Gönlü de varmış.
Yine de üç gün üç gece düğün yapmışlar.
Tuğ dikmişler.
Ciride çıkmışlar.
Başka bir dünyada yaşıyordu H. Nine.
Cumhuriyetten haberi yoktu.
Gazi Paşa’yı padişah olarak görürdü.
Fes giyer, ellerine kına yakardı.
Akıbetime dua ederdi uğradığımda.
Niye uğrarsam, mesafeliydi çocukluğa oysa.
Yüklüğün yanında asılı bir boş kafes vardı.
O zamanlar bir yavru sincap yakalamıştım.
İstedim.
Vermedi.
Bana kekliğini anlattı.
Kafese baktı.
Kekliği yaşıyordu. Gözlerinde.
Gözüm kafeste, keklik yok.
Kapıdan kocası girdi.
Ben yokmuşum gibi davrandı.
Çoluğa çocuğa yüz vermezdi.
Dünkü gelin gibi karşıladı onu H. Nine.
Cebime şeker sıkıştırdı.
Çıktım. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.
Çiğdem kazdım.
O gün bir keklik sürüne denk geldim “Keklik Kaşı”nda.
Kaçışan, uçuşan kekliklerin ardından koştum.
Sonra sırtımı kayaya verip çakımla sopamı yonttum.
Parmağı kestim.
Güneşi karşıma alıp uyudum.
Büyüdüm.
Terkime attım seni.
O dağ senin, bu dağ benim, rüzgârla yarışarak bilinmez bir diyara geldim.
Uyandığımda geceydi, aramaya çıkmışlardı.
40 yıl sonra dün o rüyayı tekrar gördüm.
De.
Aklıma geldi. Yazayım dedim.