Öykü Mahzeni

Üç Vakitçi Hoca’nın Çıtır’la İmtihanı

Paylaş

Çıtır, Adana’nın Seyhan ilçesi Midhatpaşa Mahallesi’nde yaşıyordu. Annesi Pufidik, onu geçen yaz kardeşleriyle birlikte bakkal Zehra’ya emanet bırakmıştı. Zehra, süpermarketlere direnen küçük bir dükkânın işletmecisiydi. Babadan kalma iki katlı müstakil ama berbat bir evde kocasıyla birlikte yaşıyordu. Evin alt katındaki dükkânla ev arasında geçiyordu yaşamı. Çocukları olmamıştı. Kocası Şehir Hastanesi’nde hastabakıcıydı. Zehra, çocuksuzluk özlemiyle yanıyordu Çıtır’la kardeşlerini bulduğunda. Annesi doğurmuş, bir süre bakmış, kendi başlarının çaresine bakacakları vakit geldiğinde onları terk etmişti. Alnının yarısı siyah, bedeninin geri kalanının çoğu beyaz bir tekirdi Çıtır. Kardeşlerini kendisi gibi kedi canlısı komşularına evlatlık verdi, onu kendisi aldı. Her şeyi yemiyordu. Alabildiğine yaramazdı. Anne gibi görüyordu Zehra’yı. Büyüdükçe çiftlik kedisi olduğu konusunda daha ısrarcı davranmağa başladı. Kocası başlangıçta istememişti. Zamanla o kadar alıştı ve sevdi ki, gün boyu birkaç kez telefon edip Çıtır’ı soruyordu. Akşamları Zehra’yla değil onunla ilgileniyordu. Gizlice süt veriyor, doymak bilmediğinden Zehra kanepede yorgunluktan uyuklamaya başladığında haşlayıp dolaba kaldırdığı tavuktan bir miktar yediriyor, keyifle seyrediyordu. Ona kuzum, yavrum, tatlım, canım kızım diyordu.
Çıtır bir yıl sonra şubat başlarında kızışmağa başladı.
Kısırlaştıralım hayır yapmayalım tartışmaları lehine sonuçlandı, uygun bir baba buldu hamile kaldı. Karnı kısa sürede büyüdü. Tavırları değişti. O saf, serseri genç gitmiş, ciddî ve ağırbaşlı bir anne adayı gelmişti.
Sokağın da sevgilisiydi Çıtır.
Pek çok dostu, sevgilisi, gözdesi vardı.
Adını zaten kısa sürede öğrenmiş, “Çıtıır” deyince hemen bakışlarını çevirir olmuştu.
Zehra bu günlerde bir rüya gördü.
İki yanı taş duvarla çevreli bir dehlizin sonuna değin yürüdü. Karşısına bir hücre çıktı. Tutukevi olmalıydı. Demir parmaklığın gerisinde saçı sakalı karışmış, yaşlıca bir adam gördü. Gözleri kedi gözü gibi parlıyordu, delici bakıyordu. Korktu.
“korkma kızım” dedi adam.
Zehra’nın kalbi küt küt atıyordu.
Adam, parmaklığa yaklaştı, elleriyle tuttu, iyice yaklaşarak, gizemli bir sesle,
“evladım benim adım İsmail Rüşdü. Gülek’liyim. Bana, bizim olaralarda Üç Vakitçi Hoca da derler. Sabah ve yatsı namazlarını camide kıldırmadığım, sadece üç vakti eda ettirdiğim için bu lakabı taktılar. Kolaylık olsun diye öyle yapıyordum oysa. Ne buyuruluyor? Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız. Bu emre uydum. Mısır’da okudum ben. Mekke ve Medine’de uzun süre yaşadım. Sonra Adana’ya döndüm. Bezirhâne Câmiine imam oldum. Sadece üç vakit değil mesele. Sünnetleri de kılmayın diyordum. Gerek yok. Sünnet Peygamberimiz için kılınıyor. Oysa O da bir kul. Kul için namaz kılınmaz. Derken şikâyetler olmuş, Ali Nusret adında bir esnaf beni Vali’ye bizzat şikâyet etmiş. Tutuklandım. Hapse girdim. Burada da mahkûmlara üç vakit namaz kıldırmağa başladım. Herkes çok memnundu. Düşüncelerim çok rağbet görüyordu. Buradakileri etkilediğim için çıkarmayı bile düşünmüşler. Sonra, orada az kişiyi zehirliyor, çıkarsa çok insanı etkiler diye düşünüp vaz geçmişler. Boş durmadım. Hapiste Kuran’ı tercüme ettim. Şiirsel olarak üstelik. Nazmen çevirdim. Bilmiyorum Ziya Paşa’yı bilir misin kızım? Belki adını duymuşsundur. Paşa ama aynı zamanda şair. Bu, Adana’ya vali olarak atanmıştı. İlk iş olarak beni görmek istemiş. İkindi üzeriydi. Görevli hücreme gelerek Vali’nin geldiğini, beni görmek istediğini söyledi. Abdest alıyordum. Hiç tavrımı bozmadım. Hatta gömleğimin kollarını bile indirmeden, yüzüm gözüm ıslak odaya girdim. Vâli’ye selam vermeden, izin de beklemeden sandalyeye oturdum. Ziya Paşa buna rağmen nazikçe,
“hoca efendi, selam yok mu?” dedi.
Başındaki fesi kastederek,
“kâfir mi Müslüman mı olduğun belli değil ki selam vereyim” dedim.
Güldü. Fesini çıkardı.
“Şimdi selam verebilirsin” dedi.
Neyse uzatmayayım, onlarca soru sordu. Düşüncelerimi merak ediyordu. Hepsini cevapladım.
Akıbet, bana nasihat etti :
“hoca” dedi, “seni serbest bırakacağım. Ama bana söz vereceksin, köyüne gidip yerleşecek, evinde yaşayacaksın. Sana geçineceğin kadar akçe verilecek. Bundan böyle etliye sütlüye karışmayacak, düşüncelerini halka aktarmayacaksın, anlaştık mı?”
Düşündüm taşındım… Şimdiye değin fikirlerimde ısrar ettim, etmekle kalmayıp insanlara anlattım, benimsemeleri için telkinde bulundum. Elime ne geçti? Hürriyetimden oldum. Hücrelere atıldım. Paşa beni sevmişti. Makul bir yol öneriyordu. Zaten yaşım da kemale ermişti. Bundan böyle ne hücreye tahammül edebilirdim ne de itilip kakılmaya.
“Peki” dedim.
Beni çıkardılar. Bir at kiraladılar, onunla Gülek’e, köyüme gittim. Söz verdiğim gibi tek başıma, evimde, kimselere karışmadan yaşamaya başladım. Düzenli olarak altı mecidiye harçlık veriyorlardı. Köylük yerde fazlasıyla yetiyordu.
Tabi kitaplarımı yazmaktan, okumaktan, fikirlerimi kendi kendime geliştirmekten geri durmadım.
Ama bir iş yaptım ki sorma gitsin.
Oturduğum evin bahçesiyle köyün mezarlığı bitişikti.
Arada bir duvar veya çit yoktu.
Ondan istifadeyle, mezarlığı kendi bahçeme katıp, etrafını çitle çevirdim.
Tabi köylüler şaşırdı hatta kızdılar. Birkaçı geldi, bunu neden yaptığımı sordular.
“Merak etmeyin, mezarlık size epeyi bir zaman gerekmeyecek, çünkü ölmeyeceksiniz” dedim.
Deli sandılar beni. Tuhaf tuhaf baktılar. Korkarak gittiler.
Ama dediğim gibi oldu. Tamı tamına yirmiiki sene köyde kimse ölmedi. Mezarlığa ihtiyaçları olmadı. Yirmiiki sene sonra ben öldüm.
Ölmeden bir hafta önce, ak saçlı ak sakallı bir dede düşüme girdi. Bana,
“evladım, sana bir emanet vereceğiz, adı Çıtır olacak, sakın şefkatini esirgeme” dedi.
Sonra onu gösterdi. Amanın siyah beyaz bir tekir. Ben de aradım taradım, Adana’da senden uygununu bulamadım yavrum. Onu sana emanet ediyorum. Ben yakında gidiciyim. Asıl o sana emanet. Gözün gibi bak e mi?

Zehra bu rüyadan birkaç gün sonra Çıtır’la tanışmıştı.
Rüyasını kimseye anlatmamış, sır olarak saklamıştı.
Böylece Çıtır, kendisine İsmail Rüşdü efendiye edilen emanetin emaneti olarak bırakılmıştı.
Onu aziz bir yadigâr olarak gönlünde dinlendirecekti.

Bir cumartesi öğlesiydi. Doğum yaklaşmıştı.
Nemli, boğucu bir Adana sıcağıyla ortalık yanıyordu.
Çıtır, dükkânın önündeki bir kamyonetin altına girmiş, gölgede şekerleme yapıyordu.
Tam bu sırada, üç delikanlı, birinin elinde bağı bulunan pitbul cinsi köpekle, serseri serseri Defne caddesinden Çıtır’ın bulunduğu sokağa daldı.
Sağa sola sataşarak, ukalalık yaparak, sakız çiğneyip çekirdek çitleterek yürüyor, yanlarından geçenlerin korkulu bakışlarının artması için pitbulu onlara doğru yaklaştırıyor, eğleniyorlardı.
Zehra, evdeki bir odayı bozulmayan mallar için depo gibi kullanıyordu.
Gençler dükkâna yaklaştığında depodaydı.
Gençlerden güneş gözlüklü olanı, kamyonetin altında köpekten fena halde korkmuş, sırtını kamburlaştırmış, tıslamaya başlamış olan Çıtır’ı fark etti.
Pitbulun ipini tutana seslendi,
“getirsene onu.”
“Noldu lan?”
Kediyi işaret etti.
O da eğildi, korkuyla gerilmiş olan Çıtır’a baktı.
İşaret etti.
Sağa sola bakındılar.
Kimsenin dikkatini çekmemişti.
Gözlüklü olan eğildi, Çıtır’ın kuyruğundan tutarak çekti, pitbulun önüne attı.
Zavallı kediyi havada kapan köpek, birkaç saniye içinde onu parçaladı.
Gençler eğleniyordu.
Bağırtıyı duyan Zehra şimşek gibi fırlayıp çıktı depodan, geldiğinde çok geçti.
Bağırtıya gelenlerden biri cep telefonuyla kayıt yapıyordu.
Çıtır’ı kuyruğundan tutan,
“çek çek, âlem yakışıklı görsün!” diye bağırdı.
Zehra, kanlar içinde cansız yatan Çıtır’ı görünce çılgına döndü.
Gençlere saldırdı.
“Siz insan mısınız ya! Mutlu musunuz şimdi Allah belanızı versin…”
Saydırıyordu.
Gençler sırıtıyordu.
Etraftakilerden biri,
“hiç mi vicdanınız yok, üzülmediniz mi şimdi, bakın…” deyince, gözlüklü olanı,
“ben seni vursam bile üzülmem, kediye mi üzülecem?” dedi.

O gece Zehra rüyasında yine İsmail Rüşdü efendiyi gördü :
“Evladım senin suçun yok. Sakın kendini telef etme. Çıtır gömlek değiştirdi. Şimdi burada, ama yakında yeni giysisiyle gelecek. Tekrar görüşeceğiz” dedi.